Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır; mâzursun. Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin; mâzursun. Ben sensiz bin gece kan yuttum. Sen bir gece sensiz kalmadın; mâzursun. Ahmed Gazâlî
Hayvan Çiftliği’ni okuduğumda değişmeyen tek bir şey gözüme çarptı...Kim olursa olsun, birinin eline sınırsız yetki verdiğinizde yapacağı ilk iş, o yetkiyi kendi konforu için kullanmak oluyor. İster insan olsun ister kitapta olduğu gibi bir domuz; güç denetlenmediği sürece yozlaşmaya mahkûm.…devamıHayvan Çiftliği’ni okuduğumda değişmeyen tek bir şey gözüme çarptı...Kim olursa olsun, birinin eline sınırsız yetki verdiğinizde yapacağı ilk iş, o yetkiyi kendi konforu için kullanmak oluyor. İster insan olsun ister kitapta olduğu gibi bir domuz; güç denetlenmediği sürece yozlaşmaya mahkûm.
Kitabın başında hayvanlar, o çok hayalini kurdukları özgürlük ve eşitlik için ayaklandıklarında her şey ne kadar umut doluydu, değil mi? Ama o meşhur 7 kuralın, yöneticilerin işine gelmediği noktada nasıl sinsice esnetildiğini izlemek aslında en büyük hayal kırıklığı. “Yatakta yatamaz” kuralının bir gece yarısı “çarşaflı yatakta yatamaz”a dönüşmesi, sadece basit bir kelime oyunu değil; açık bir ikiyüzlülük ve asıl yozlaşmanın başladığı yerdi bana göre
İçimi en çok acıtan ise her zaman Boxer oldu. O saf, tertemiz niyetli ve çalışkan dev... “Napolyon her zaman haklıdır” derken aslında ne kadar büyük bir trajediye imza attığını fark etmiyor bile. Boxer, bugün de etrafımızda gördüğümüz, sorgulamayı unutup lidere körü körüne bağlanan o kitlelerin en acı özeti gibi.
Ne yazık ki bu düzende en çok emek veren değil, sistemi en iyi manipüle eden kazanıyor. Burda aklıma Squealer geliyor Çünkü Napolyon’un gücü varsa, o gücü kitlelere "mantıklı" gösteren Squealer her zaman vardır.
Sonunda duvarda kalan o tek cümle her şeyi anlatmaya yetiyor:
“Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir.”
Aslında eşitlik söylemiyle yola çıkıp kendi aristokrasisini kuranların dünyasında, eğer sesimizi yükseltmezsek sadece efendilerin adı değişir. Jones yerine Napolyon gelir, maruz kaldığımız baskı ise hep aynı kalır .
Herkesin okuması gereken bir kitap bana göre.📖
Anladım ki sevdiğim insanlara kırılınca, zaman bile her şeyi iyileştirmiyor. Ne zaman kırıldığım o an aklıma gelse boğazım düğümleniyor; edilen özür bile bazen o hissin üstünü örtemiyor. Sürekli aynı noktaya dönüp duruyorum ve bu durum beni yavaş yavaş tüketiyor. İstesem…devamıAnladım ki sevdiğim insanlara kırılınca, zaman bile her şeyi iyileştirmiyor. Ne zaman kırıldığım o an aklıma gelse boğazım düğümleniyor; edilen özür bile bazen o hissin üstünü örtemiyor. Sürekli aynı noktaya dönüp duruyorum ve bu durum beni yavaş yavaş tüketiyor. İstesem de üzerinden atlayamıyorum.
Hani buzda kayarken pistte küçücük bir pürüz olur ya… Düşmemek için dikkat edersin ama yine gidip tam orada düşersin. Ben de tam olarak öyle hissediyorum.
Ne yapacağımı, bunu nasıl atlatacağımı gerçekten bilmiyorum. Galiba en çok da bu bilinmezlik, içimdeki her şeyden yavaş yavaş soğumama neden oluyor.
"Esaretin bedeli" gerçekten “Waaow” dedirten filmlerden biri. Başta sadece haksız yere hapse giren Andy’nin hikâyesi gibi görünse de aslında film; umut, sabır, özgürlük ve insanın içindeki direnci anlatıyor. Andy’nin maruz kaldığı adaletsizlik insanı sinirlendiriyor yer yer öfkelendim hatta...Ama onu özel…devamı"Esaretin bedeli" gerçekten “Waaow” dedirten filmlerden biri. Başta sadece haksız yere hapse giren Andy’nin hikâyesi gibi görünse de aslında film; umut, sabır, özgürlük ve insanın içindeki direnci anlatıyor. Andy’nin maruz kaldığı adaletsizlik insanı sinirlendiriyor yer yer öfkelendim hatta...Ama onu özel yapan şey, bütün o kötü şartlara rağmen umudunu kaybetmemesi. Hapishanenin insanı çürüten düzenine rağmen zekâsını, sakinliğini ve inancını koruması filmi bu kadar etkileyici yapan ana nokta bence.
Film boyunca müdürün ikiyüzlülüğü ve kendi çıkarı için her şeyi yapabilmesi gerçekten “pes” dedirtiyor. Dışarıdan dindar ve düzenli görünen birinin içeride ne kadar yozlaşmış olabileceğini çok sert göstermişler. Zaten filmin en vurucu taraflarından biri de bu: Güç sahibi insanların bazen kendi çıkarları uğruna sınır tanımaması. Ama sonunda yapılan kötülüklerin karşılıksız kalmaması bana büyük bir “oh olsun” hissi verdi.
Geçen bu diyalog da filmin ruhunu çok iyi özetliyor bana göre
“Dünyada taştan olmayan ve kimsenin sizden alamayacağı bazı şeyler vardır.”
“Ne hakkında?”
“Umut.”
“Umut tehlikelidir. İnsanı deli edebilir.”
Başta gerçekten hapishane şartlarında umut etmek delilik gibi geliyor. Çünkü oradaki insanlar sisteme boyun eğmiş durumda. Ama filmin sonunda görüyoruz ki Andy’yi hayatta tutan şey tam olarak umut olmuş. Finalin bu kadar etkileyici olmasının sebebi de bu zaten: Film en başından beri verdiği mesajı çok güçlü şekilde tamamlıyor. Umut bazen insanın elindeki tek şey olabilir ama doğru kişide aynı zamanda kurtuluşun da anahtarı oluyor.
Ayrıca Andy ile Red’in dostluğu da filme ayrı bir sıcaklık katıyor. Sadece kaçış hikâyesi değil; insanın yeniden yaşamayı öğrenmesi, özgürlüğün değerini anlaması ve hayata yeniden inanması üzerine çok güçlü bir anlatı. O yüzden film bittikten sonra insanda hem bir hüzün hem de garip bir huzur bırakıyor.