Ben şunu söylemek istiyorum en sevdiğim romcom izleyeli 2 yıl olmuştur belkide ama müthiş hesabımda favori kısmında dursun diye gönderi koyucam çok seviyorum en çokkkk sevdiğim romcomummm🩷🩷🩷💕💕💕💕🩷🩷🥳💕💕🥳🎀🎀🎀🎀🎀🍒🍒🍒🍒🍒🍒🍓🍓🍓🍓🍓🍓🪩🪩🪩🪩🪩🪩🪩🪩
İki yaralı ruhun, birbirlerinin içinde yıllardır kaybolmuş insanı bulması. Bir suçlunun masumlaşmasını ya da bir mağdurun suçluya hayran olmasını anlatmıyor. İnsan ruhunun, bazen en beklenmedik yerde nefes alabildiğini anlatıyor. Çocuk istismarlarının büyük çoğunluğu yabancılar tarafından değil, çocuğun tanıdığı kişiler tarafından…devamıİki yaralı ruhun, birbirlerinin içinde yıllardır kaybolmuş insanı bulması. Bir suçlunun masumlaşmasını ya da bir mağdurun suçluya hayran olmasını anlatmıyor. İnsan ruhunun, bazen en beklenmedik yerde nefes alabildiğini anlatıyor.
Çocuk istismarlarının büyük çoğunluğu yabancılar tarafından değil, çocuğun tanıdığı kişiler tarafından gerçekleştiriliyor. Utanması gereken kişi kendisi olmadığı halde utanç duyan yine kendisi oluyor. Mahabir'in hayatına girmesiyle birlikte ilk kez biri onun söyleyemediklerini duyuyor.
Mahabir ise filmin en trajik karakteri. Çocukluğu babasının şiddetiyle şekilleniyor. Toprak sahiplerinin annesini cinsel olarak sömürmesine tanıklık ediyor. Şiddet onun için normalleşmiş bir hayat biçimi oluyor. Toplum ona hiçbir zaman merhamet göstermediği için o da hayata merhametsiz yaklaşmayı öğreniyor.
“Acının zengini ya da fakiri yoktur." Mahabir ile Veera'nın yolları burada kesişiyor. Toplumsal sınıfları tamamen farklı olsa da ikisini ortaklaştıran şey travmaları oluyor.
Yıllardır film hakkında yapılan en büyük yanlış yorumlardan biri, Veera'nın Mahabir'e bağlanmasını sadece Stockholm Sendromu olarak açıklamaktır. Stockholm Sendromu, rehin alınan kişinin hayatta kalabilmek için faille duygusal bağ geliştirmesi olarak tanımlanır. Veera'nın Mahabir'e bağlanmasının temel nedeni kaçırılması değildir. İlk kez biri tarafından gerçekten görülmesidir. Aynı şekilde Mahabir de Veera sayesinde ilk kez kendisini sadece bir suçlu olarak görmemeye başlıyor. Psikoloji açısından bakıldığında burada travma bağı, ortak acılar üzerinden gelişen güven ilişkisi, güvenli bağlanma ihtiyacı ve karşılıklı iyileştirici deneyim çok daha belirgin.
Final sahnesi ise filmin bütün duygusal yükünü tek bir ana sığdırıyor. Veera'nın Mahabir'in ardından ismini haykırarak ağlaması sadece sevdiği adamı kaybetmesinin acısı değildir. Aynı zamanda kendisini ilk kez gerçekten anlayan, sustuğu çığlıkları duyan ve yeniden yaşamayı öğreten tek insanı kaybetmesidir.
Filmin adı olan “Highway” bile başlı başına metafor. Otoyollar hiçbir yere ait değildir. Sürekli hareket halindedir. Veera da artık hiçbir yere ait değildir. Eski evine dönemiyor. Yeni bir yere de ait değildir. Bu yüzden söylediği "Beni aldığın yere geri dönmek istemiyorum, götüreceğin yere de gitmek istemiyorum. Ama bu yol hiç bitmesin." cümlesi aslında travma sonrası kimlik krizini anlatıyor. Eski benliği ölmüştür. Yeni benliği ise henüz doğmamıştır. Yol tam da bu geçiş alanıdır.
Yol burada terapidir. Kaçış ve arınmadır. Kimlik arayışıdır. Hareket ettikçe Veera'nın ruhu da hareket etmeye başlıyor. Yol uzadıkça bastırdığı anılar yüzeye çıkıyor. Yol devam ettikçe korkuları azalıyor. Durdukları her şehir aslında Veera'nın ruhunun başka bir katmanını temsil ediyor.
Imtiaz Ali'nin sinemasında yolculuk hiçbir zaman coğrafi değildir. Jab We Met, Rockstar, Tamasha ve Highway'de karakterler şehir değiştirmez, kimlik değiştirirler. Fiziksel hareket, ruhsal dönüşümün metaforudur. Bu yüzden filmde Himalayalar, nehirler, yollar yalnızca güzel manzaralar değildir. Veera'nın içindeki zincirlerin yavaş yavaş çözülmesini temsil ederler.
Imtiaz Ali sinemasında mekanlar konuşur, yollar düşünür, sessizlik sözcüklerden daha yüksek ses çıkarır. Karakterlerini yargılamaz, anlamaya çalışır. Seyirciyi de aynı şefkatli bakış açısına davet eder.
Alia Bhatt henüz 19 yaşındayken kariyerinin en cesur ve olgun performanslarından birini ortaya koyuyor. Veera'nın çocukça neşesini, kırılganlığını, korkusunu, öfkesini ve sonunda kazandığı özgüveni öyle doğal geçiriyor ki karakter hiçbir an yapay hissettirmiyor. Bugün bile Bollywood'da genç yaşta verilmiş en etkileyici performanslardan biri olarak anılmasının sebebi bu.
Randeep Hooda ise tam anlamıyla devleşiyor. Mahabir karakterini klasik sert adam kalıbına sıkıştırmıyor. Bakışlarıyla, uzun sessizlikleriyle, öfkesini bastırış biçimiyle, konuşmaktan çok susarak oynadığı sahnelerle karakteri yaşayan bir insana dönüştürüyor. Bu nedenle film ilerledikçe Mahabir'i izlemiyor, onunla yaşamaya başlıyoruz.
Tamamen göçmen karşıtı propaganda amacıyla çekilmiş ırkçılık nedir dense cevabı olabilecek bir film. Ha bu arada başrolün yaptıklarına sonsuz respect :)
Bir şiir kitabını "bitirdim" diyebileceğimizi sanmıyorum. Aksine, şiir kitabı biten değil; her dönüşte yeniden okunan, her okumada başka bir anlam kazanan ve okuruyla yaşamayı sürdüren bir varlıktır.
Değer görmek denen şey enfes bişey. Birinin senin için şarkı söylemesi veya sen mutlu ol diye bir şeyler yapması çok değerli. Tabi şöyle bir söz var sayın dinleyen: "Şiddetle başlayan hazlar şiddetle son bulurlar Ölümleri olur zaferleri Öpüşürken yok olan…devamıDeğer görmek denen şey enfes bişey.
Birinin senin için şarkı söylemesi veya sen mutlu ol diye bir şeyler yapması çok değerli.
Tabi şöyle bir söz var sayın dinleyen:
"Şiddetle başlayan hazlar şiddetle son bulurlar
Ölümleri olur zaferleri
Öpüşürken yok olan ateşle barut gibi "
İki kere bastan izledim ve cok etkilendim. Filmi izlerken soluk renklerin yogunlugunu gordukce klasik Tim Burton kasvetini hissedebiliyorsunuz. Kurbanların kafalarının kesilerek öldürüldüğü bir cinayeti çözmek üzere New York'tan Sleepy Hollow kasabasına gonderilen bir dedektifi anlatiyor. Korku filmlerini çok fazla sevmesem…devamıİki kere bastan izledim ve cok etkilendim. Filmi izlerken soluk renklerin yogunlugunu gordukce klasik Tim Burton kasvetini hissedebiliyorsunuz. Kurbanların kafalarının kesilerek öldürüldüğü bir cinayeti çözmek üzere New York'tan Sleepy Hollow kasabasına gonderilen bir dedektifi anlatiyor. Korku filmlerini çok fazla sevmesem ve korksam da bunda cok korktugum soylenemez. Türü fantastik ve macera denebilir hatta. Sadece vahsilik orani bir tik fazlaydi bence. Onun disinda inanilmaz ilginc ve farkli bir konusu var ve bilmecelerle dolu. Johnny Depp’in oyunculugu her zamanki gibi mukemmel. Sırf onun icin bile izlenir :)
Okuduğum en mükemmel kitaplardan biriydi!! Bayılarak okudum. Çok akıcı bir anlatımı var bu arada, hiç sıkılmadan rahatça okuyabilirsiniz. Bazı karakterlere bi tık söveceksiniz ama olsun😅😁
Bu yazarın Simyacı ve Veronika Ölmek İstiyor kitaplarını okuduktan sonra yazım şeklini ve anlam arayışını çok beğenmiştim. Bu yüzden de diğer kitaplarımı da okumak istedim daha sonra bir arkadaşım aynı yazarın Zahir ve Aldatmak kitaplarını okumamı önerdiğinde hemen Zahir kitabını…devamıBu yazarın Simyacı ve Veronika Ölmek İstiyor kitaplarını okuduktan sonra yazım şeklini ve anlam arayışını çok beğenmiştim. Bu yüzden de diğer kitaplarımı da okumak istedim daha sonra bir arkadaşım aynı yazarın Zahir ve Aldatmak kitaplarını okumamı önerdiğinde hemen Zahir kitabını aldım. İyi ki de almışım.
Zahir; günümüzde yapay olan hayatlarda sevginin, aslında göstermelik gibi bir ritüel gibi yaşandığı bu dönemde en çok ihtiyacımız olan şeyin olduğunu bize gösteriyor. Kitabı okurken fark ediyoruz ki; biz ne konuşuyoruz otururken sohbet ederken neyin derinliğini iniyoruz ki. Ertelemekten başka konuşmaları ertelemekten başka biz ne yapıyoruz. Sevgi emektir demiyorum sevgi zaten emektir ama sevgi anlamaktır, birbirini dinlemektir, konuşmaktır, gözlere bakmaktır, o sessizlikte bile konuşmaktır.
Dünya öyle bir yere döndü ki mutluluğumuzun ne olduğu bile bize öğretiliyor. Belki de mutluluğun öğretilen bir şey değildi yaşanılan bir şey olduğunu, herkesin mutluluğunu başka bir yerde bulabileceğini, herkesin her şeyden aynı şekilde mutlu olmayacağını anlamamız gerekiyor.
Bu kitaptan çok önce bir ileti paylaşmıştım hala duruyor mu bilmiyorum belki silmişimdir “ Kimse kimseyi dinlemiyor konuşmuyoruz dinlenmiyoruz.. herkes anlatma derdinde ama kimse dinlemiyor” demiştim. Belki de Zahir’i bu yüzden çok beğendim kendi düşüncelerime çok uyduğu için, uymak da zorunda değil gerçi, bir kitabı sevmek onun hislerini hissetmekten geçiyor bence.
✨8,6/10
Şeker Portakalı'nı bitirdiğimde, Zezé'nin hayatında yeniden bir umut filizlendiğini düşünmüştüm. Sanki yaşadığı onca acının ardından güneş yeniden doğacaktı. Fakat Güneşi Uyandıralım'ı okuyunca bunun yalnızca bir umut hissi olduğunu anladım. Çünkü bazı kayıplar sona ermez; insanın içinde yaşamaya devam eder. Zezé…devamıŞeker Portakalı'nı bitirdiğimde, Zezé'nin hayatında yeniden bir umut filizlendiğini düşünmüştüm. Sanki yaşadığı onca acının ardından güneş yeniden doğacaktı. Fakat Güneşi Uyandıralım'ı okuyunca bunun yalnızca bir umut hissi olduğunu anladım. Çünkü bazı kayıplar sona ermez; insanın içinde yaşamaya devam eder. Zezé büyür, ama acısı onunla birlikte büyür. Bu yüzden bana göre Şeker Portakalı'nın sonu mutlu değil; sadece okuru bir anlığına umutla baş başa bırakan, derin bir buruklukla biten bir son.
Filmin başı sıkıcıydı sonlara doğru gene idare ederdi. Ama bana göre aşırı mükemmel değildi. Robert’ı sevdiğim için sonuna kadar izleyebildim yoksa zor gibiydi.