Kendi dertlerimi anlatıp da insanları sıkmak istemiyorum ama birine bunları anlatmazsam patlayacağım ve çevreme zarar vermekten korkuyorum bu yüzden yazıyorum okumamak serbest. Bugün 4 yıllık arkadaşımın benden haftalardır hoşlandığı çocuğu sakladığını, diğer arkadaşımızın bildiğini ama bana söylemediklerini öğrendim, birde kız…devamıKendi dertlerimi anlatıp da insanları sıkmak istemiyorum ama birine bunları anlatmazsam patlayacağım ve çevreme zarar vermekten korkuyorum bu yüzden yazıyorum okumamak serbest.
Bugün 4 yıllık arkadaşımın benden haftalardır hoşlandığı çocuğu sakladığını, diğer arkadaşımızın bildiğini ama bana söylemediklerini öğrendim, birde kız öyle harika yalan söyledi ki ister istemez güvenim çok kırıldı. Birde küçük sınıflardan bir kız arkamdan durduk yere or.. demiş. Yani kız anormal zaten çok takmadım ama gene de ben de insanım yani üzülmeye, sinirlenmeye hakkım vardır diye düşünüyorum haksız mıyım? Günlerdir yüzüme bir mutluluk maskesi takmaktan o kadar yoruldum ki anlatamam, sınıfta sürekli şakalar yapıyorum her şakaya acayip gülüyorum diye insanlar bana anormalmişim gibi bakıyor. Ben de sorgulamaya başladım harbi özürlü müyüm ben niye her halta gülüyorum diye, sonra cevabını bir paragraf sorusunda buldum. Diyor ki; "Toplum içinde genellikle neşeli ve yardımsever bir imaj çizen bazı kişiler, aslında iç dünyalarında yoğun bir tükenmişlik ve karamsarlık hissi taşıyabilirler. Bu bireyler çevrelerine olumlu hatta cana yakın mesajlar verirken kendi içsel sıkıntılarını gizleyerek normallerini sürdürmeye çalışırlar. Bu durum; dışarıdan bakınca sosyal uyum ve sıcak ilişkiler sergilemelerine rağmen zamanla kişide enerji kaybı, risk almaktan kaçınma ve yaşamdan kopma eğilimi yaratır. Bu kişiler sıklıkla öfke, huzursuzluk veya umutsuzluk gibi duyguları belli etmemek için esprili yada aşırı yardımsever davranışlara başvururlar. Böylece hem kendi çaresizlikleri hem de olumsuz duygular gündelik hayatın akışına karışmadan saklanmış olur." Okurken bu metinde resmen kendimi gördüm, mutluluk maskesi takmaktan o kadar yoruldum ki anlatamam. Bugün ağlarken bile zor duruyordum ağlamamak için ve hâlâ gülümsemek için kendimi zorluyordum, bazen insan olduğum unutuluyor. Birde şey çok kötü ben sevgili yapmadıkça unutulan biri oluyorum böyle kimse ne hâlimi ne hatırımı soruyor, ben sorunca da müsait değilim yazıp geçiyorlar. Yani abi kimsenin önceliği olmamak çok koyuyor ve bu üzüntüler yüzünden istemsizce sevdiklerimi üzmek hatta onları kaybetmek beni mahvediyor. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan cidden olursa lütfen beni anlamaya çalışın, ben kendimi konuşarak ifade edemiyorum, bunda çok zorlanıyorum ve beni anlayacak biri bir gün karşıma çıksın diye çok dua ediyorum. İyi geceler
Yaşamak güzel şey doğrusu Üstelik hava da güzelse Hele gücün kuvvetin yerindeyse Hele tertemizse gönlün Elin ekmek tutmuşsa bir de Hele kar gibiyse alnın Yani kendinden korkmuyorsanKimseden korkmuyorsan dünyadaDostuna güveniyorsan İyi günler bekliyorsan heleİyi günlere inanıyorsan Üstelik hava da güzelse…devamıYaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Hele tertemizse gönlün
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsanKimseden korkmuyorsan
dünyadaDostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan
heleİyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şeyÇok güzel şey doğrusu.
izlediğim en TUHAF VE RAHATSIZ EDİCİ filmdi. korku-gerlim tarzında sanıyordum ama sadece rahatsız edici ve iğrençti. uzun uzun yorum yapmıycam başrol kadının oyunculuğu dışında beğendiğim bir şey yok filmde. bana hitap etmedi. ama bu kadın bu yılki bütün ödülleri hak…devamıizlediğim en TUHAF VE RAHATSIZ EDİCİ filmdi. korku-gerlim tarzında sanıyordum ama sadece rahatsız edici ve iğrençti. uzun uzun yorum yapmıycam başrol kadının oyunculuğu dışında beğendiğim bir şey yok filmde. bana hitap etmedi. ama bu kadın bu yılki bütün ödülleri hak ediyor. hamnetteki kadına benziyor bir de
Acaba taassubun kökleri ve kaynakları nelerdir? Şimdi kısaca bunu görelim:1- Önce taassubun bir deyimle insanın metafizik yahut ontolojik yapısıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Yaradılışı, varlık yapısı bakımından insan sonlu, sınırlı bir varlık. Görüş, duyuş ve düşünüş açısı ne kadar geniş olursa…devamıAcaba taassubun kökleri ve kaynakları nelerdir? Şimdi kısaca bunu görelim:1- Önce taassubun bir deyimle insanın metafizik yahut ontolojik yapısıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Yaradılışı, varlık yapısı bakımından insan sonlu, sınırlı bir varlık. Görüş, duyuş ve düşünüş açısı ne kadar geniş olursa olsun sonludur. Bu açıyı belirleyen amiller arasında insanın beden ve ruh yapısını, mizaç ve karakterini, aldığı eğitimi, içinde yetiştiği tarihi, coğrafi, sosyal çevreyi, konuştuğu dili, beslendiği kültür geleneğini saymak mümkün. Bütün bunlar ona belli bir düşünme formu, sınırlı bir dünya görüşü, kendine göre bir hayat anlayışı kazandırır. İnsan zamanla kişiliğinin sınırlarını çok daha genişletebilir, ama çevre dünyasıyla kendi varlık yapısının kadrosunu büsbütün kırıp atamaz: Görüş açısı, düşünce ufku ne de olsa sınırlı kalır. İşte insanı taassuba götüren amillerin başında bu ontolojik sınırlılık gelir.Başka bir deyimle, taassup dar görüşlülüğe, dar duyuşluluğa dayanır. Ancak taassubun doğrudan doğruya sebebi dar görüşlü olmak değil (çünkü öyle olmamak elde değildir), bu dar görüşlülüğün farkında olmamak, bundan ötürü kendi görüşünü, duyuşunu, düşünüşünü hakikatin mutlak ifadesi sanmaktır. İşte bu noktada insanın egocentrisme denilen kökel bir öz-çizgisine dokunmuş oluyoruz. Kabaca egocentrisme insanın kendisini her şeyin merkezi sanmasıdır; onun için insan her şeyi kendi açısından görür, her şeyi kendi görüşüne göre değerlendirir.Bu bakımdan insan kendi dışına çıkamayan, kendi kendinden kurtulamayan bir varlıktır. Duygularında, düşüncelerinde, hatta zevklerinde kendi biricikliğine, kendi yanılmazlığına güvenmesi de bundandır. Bundan ötürü aslında sonlu, sınırlı, göreli (relatif) olan duygu ve düşüncelerini genelleştirmek, mutlaklaştırmak yönsemesini gösterir. Taassup bu yönsemenin (temayülün) katılaşmış şekli diye de tarif edilebilir. Aslında hepimiz gerek günlük hayatımızda, gerekse genel hayat anlayışımızda az çok dar görüşlüyüzdür. Tabii egocentrisme'imiz yanında, yaşama kaygı ve tempomuzun hiçbir fikri sonuna kadar düşünmemize, hiçbir inancı sonuna kadar derinleştirmemize imkân bırakmaması busınırlılığımızı büsbütün artırır. Onun için çoğusu başkaları üzerindeki düşünce ve hükümlerimiz son derece üstünkörü ve tek-yanlı, olduğu gibi estetik duygularımız, ahlaki, dini, siyasi görüş ve inançlarımız derme-çatma, bir çok zevklerimiz, değer yargılarımız, fikirlerimiz kulaktan dolma, gelenek ve görenekten kapmadır. Durum böyle olduğu halde gene de kendi düşünce ve kanılarımıza mutlak bir değer tanımaktan, yeri gelince bu derme çatma düşünceleri, bu çoğu yarım, çoğu çürük fikir ve kanıları kutsal birer hakikatmiş gibi savunmaktan geri duramayız. Belliki bir ölçüde bunu tabii görmek gerek, ama "Benim dediğim doğrudur, benim inandığım hakikattir" diye tutturduğumuz gün taassubun ağına düşmüşüz demektir. Şu halde taassuba insanın egocentrique varlık yapısına dayanan, insanlığın kendi sınırlılığını görmemesinden kuvvet alan, kendini beğenmişliğiyle büsbütün katılaşan bir fikir ve inanç tekelciliği diyebiliriz.2- Taassubun ikinci kaynağını "hakikat"in özünde aramak gerekir. Özleri bakımından hakikatleri kabaca iki kısma ayırabiliriz: 1. Teorik hakikatler, 2. Pratik hakikatler. Bu iki grup hakikat arasında sadece bir kesinlik, genellik, geçerlik farkı değil, bir öz farkı vardır. Teorik hakikatler olanı olduğu gibi dile getiren hakikatlerdir; bütün bilimsel hakikatler bu türdendir. Bunlar büyük ölçüde objektif ve evrenseldirler; üstelik ya akılla ispat, ya da denemeyle tahkik edilebilirler; mutlak bir kesinlik kazandıkları, yahut bir kanunla ifade edilebildikleri an herkes için geçerlik kazanmış olurlar.Taassubun başlangıçta bir fikir ve inanç tekelciliği olduğunu söylemiştik. Taassubun daha çok sübjektif bir temele dayanan pratik hakikatler alanında kendini göstermesinden daha tabii bir şey olamaz. Ancak sübjektiflik bakımından başta dinin geleceği de besbellidir, çünkü din inanç dediğimiz büsbütün sübjektif bir duygu unsuruna dayanır. İnanç ne elle tutulur, ne akli ne de objektif hiçbir temeli olmayan sübjektif bir akittir. Ancak aklın ve deneyimin ulaşamadığı şeylerde inançtan bahsedilebilir. Gözle görülen, elle tutulan, akılla ispat, deneyle tahkik edilebilen şeylerde inanca lüzum kalmaz. Hele dinlerin asıl temelini aklı ve deneyimi aşan, insan ve tabiat üstü gizli bir kuvvete inanma teşkil ettiğine göre, dini inanç inançların belki en salt, en katıksız formudur. İnanç akli bir akit de değildir; sevgi, güven, saygı gibi bir duygu aktidir. Aklımızla değil, kalbimizle inanırız, onun için özellikle dini inanç akıl işi değil, kalp işi, vicdan işidir.
Salt inanca dayanmak bakımından taassuba en elverişli alanın din alanı olacağı meydandadır. Ama genel olarak taassubun doğup gelişmesine yol açan şey, bir bireyin, bir toplumun kendi kişisel yaşantılarının eseri olan bir inancı yahut inançlar hevengini herkes için geçerli olan zaruri, evrensel, değişmez, mutlak bir hakikat yahut hakikatler sistemi diye görmesidir. Taassubun ikinci kökünü pratik hakikatlerin bu subjektif özünde aramak gerekir demiştik. Gerçi her yaşantının, her subjektif duygunun, kanının, görüşün, inancın taassuba yol açması şart değildir, ama inancın özünde kendi dışına taşmak, başkalarının da kendini kabul ettirmek yönsemesi olduğu söylenebilir. İnancın objektif bir dayanağı olmadığı için, o bu eksikliğin kendini paylaşanların çokluğuyla gidermeye çalışır. Başka bir deyimle, inancın niceliğe (kemiyet) karşı büyük bir zaafı vardır, çünkü bir inanç ne kadar çok kimse tarafından paylaşılırsa o derece objektif geçerlik kazanır, daha doğrusu kazandığı sanılır. Pratik hakikatlerin hakikat ayracı (miyar) sayıdır. Onun için her ahlaki, siyasi, dini öğreti tabii olarak kendine taraftar toplamaya çalışır, ne kadar fazla taraftar bulursa o kadar kuvvetli olacağına inanır. Bunu tabii görmek lazımdır, ancak taassup doğrudan doğruya bundan değil, bir inanç sisteminin biriciklik iddiasına kalkmasından doğar. Taassup belli bir pratik hakikatler sistemine inanmak değil, kendi inancını mutlaka başkalarına da kabul ettirmeye çalışmak, etmeyenleri etmeye zorlamak, daha olmazsa gözdağı vermek, cezalandırmaktır. Bunu en iyi siyasi öğretilerle din sistemlerinin kuruluşunda görmek mümkündür. Önce bir önder çıkar, yeni bir öğreti getirir. Başta insanları bu öğretinin iyiliğine, doğruluğuna iknaya çalışır, onları aynı öğretiyi paylaşmaya çağırır. Bu öğretinin telkin çağıdır. Öğreti taraftar bulup da zamanla kuvvetlenmeye başladı mı, daha da cüretli, daha da saldırgan bir hal alır; hele bir kurum haline gelip politik gücü de ele geçirdi mi, taassup mekanizması kurulmuş demektir. Bunu totaliter denilen rejimlerle birçok dinlerin gelişmesinde sayısız örneklerle göstermek mümkündür. Burada bir Katolik kilisesinin Batı Ortaçağındaki durumunu hatırlamak bile bize yeter bir fikir verebilir.Görüldüğü gibi, hangi alanda olursa olsun taassup bir fikir, bir görüş, bir duyuş, bir inanç tekelciliğidir; bu bakımdan bireyin duyma ve düşünme hürriyetini inkâr eden, her türlü kafa ve vicdan hürriyetini baltalayan negatif bir kuvvettir. Bunu özellikle din alanında görüyoruz, çünkü din genel olarak yalnız pratik hakikatler alanında değil, üstelik teori alanındada hakikatin biricik habercisi olduğu iddiasındadır. Gerçekten de dinler pratik bazı öğüt ve buyrukların yanı başında insanlığa; dünyayla, tabiatla, insanla, kısacası varlığın bütünüyle ilgili teorik bazı hakikatler de sunarlar. Üstelik her din sistemi değişmez ve ebedi olduğuna inandığı, eğer varsa, kutsal yazılar da bu sistemi kuşaktan kuşağa aktardığı için, yeni yeni dünya görüşlerine tahammül edemez, onları bütün gücüyle yıkmadan kaldırmaya çalışır. Dini taassubun negatif etkilerini özellikle teori alanında görüyoruz. Bilindiği gibi, din, çoğulcu düşünce hürriyetinin eseri olan bilimsel gelişmeyi baltalamaya çalışmıştır. Din geleneğiyle bilimsel düşünüş arasındaki savaşın uzun ve kanlı tarihçesini bilmeyen yok gibidir.Din bugün Batı medeniyetinin köksaldığı bütün memleketlerde bir taassup aleti olmaktan çıkmışsa, bunu laiklik ilkesine borçluyuz. Gerçi bu memleketlerde de dinin, tolerans ruhuna iyice benimsediği söylenemez, ama elinde siyasi güç olmadıkça bu toleransızlığını söktüremez, asıl mühim olan da bu zaten. Laik ve rejim insanlara mutlak bir düşünme ve inanma hürriyeti tanımaktadır. İnsan düşünce ve inançlarını toplum düzenini sarsma yahut yıkma yolunda kullanmadıkça, istediği fikri benimsemekte, istediğine inanmakta tamamen hürdür. Laiklik ilkesiyle yalnız akıl değil, aynı zamanda vicdan da kölelik zincirlerini kırıp atmış oluyor. Bu bakımdan laikliğin din hayatının da serbestçe gelişip serpilmesine imkân verdiği inkâr edilemez bir hakikattir. Bunu bir türlü anlamak istemeyen mutaassıp ve yobazlar, vicdan hürriyetiyle birlikte herhalde dinin değil, siyasi gücün elden gittiğine, eskisi gibi kafa ve vicdanlara tasarruf edemediklerine hayıflanmaktadırlar. Bu bakımdan laiklik kimin gerçek dindar, kimin dindar kılığına bürünmüş sahtekâr olduğunu da ortaya çıkarmıştır. İçlerinde dine karşı gerçek bir çağrılım (vocation) duymayanlar, inançlarını kendi iç zenginlikleriyle beslemeyenler, düşünme ve inanma hürriyetiyle birlikte otoritelerinin çöküvereceğini, sahteliklerinin meydana çıkacağını fark ederek telaşa düşmüşlerdir. Bunların birçoklarında hâlâ "Ah bir fırsatını bulsak da şu yerebatası hürriyeti ellerinden geri alsak" der gibi sinsi bir bekleme hali vardır. Yalnız bunların unuttukları bir nokta vardır ki o da şudur: İnsanlığa mal olmuş biç bir manevi değer geri alınamaz. Düşünme ve inanma hürriyeti ise insanlığın bağlandığı değerlerin belki en kutsalıdır. Bu hürriyet binyıllar süren uzun ve çetin savaşlar sonunda kazanılmıştır. Bu savaşa oldukça geç katılan bir milletin çocukları olmak dolayısıyla onun insanlığa mal etmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış olanları şükranla anmak bizim için bir insanlık borcudur Bu arada bu hürriyeti sürükleyen mal etmekte en fazla emeği geçmiş olan Atatürk'e karşı Şükran borcumuz sonsuzdur.