Jim Jarmusch’un Father Mother Sister Brother filmi ilk bakışta birbirinden bağımsız üç aile hikâyesi anlatıyormuş gibi görünse de izledikçe bunların aslında aynı fikrin farklı parçaları olduğunu fark ediyorsunuz. Ben filmi izlerken en çok bunun dikkatimi çektiğini söyleyebilirim. Jarmusch, büyük olaylar…devamıJim Jarmusch’un Father Mother Sister Brother filmi ilk bakışta birbirinden bağımsız üç aile hikâyesi anlatıyormuş gibi görünse de izledikçe bunların aslında aynı fikrin farklı parçaları olduğunu fark ediyorsunuz. Ben filmi izlerken en çok bunun dikkatimi çektiğini söyleyebilirim. Jarmusch, büyük olaylar ya da beklenmedik sürprizler yerine günlük hayatın içindeki küçük anlara odaklanıyor. Film boyunca yüksek sesli tartışmalar ya da dramatik kırılmalar görmek yerine karakterlerin aralarındaki sessizlikleri ve kuramadıkları cümleleri izliyoruz. Bence filmi etkileyici yapan da tam olarak bu; anlattıklarından çok anlatmadıklarıyla akılda kalıyor.
Jarmusch’un önceki filmlerinde yalnız gezginler, kaybolmuş ruhlar, yabancılar ya da toplumun kıyısında yaşayan karakterler ön plandaydı. Father Mother Sister Brother ise onun filmografisinde farklı bir yerde duruyor. Bu kez kaçamadığımız tek ilişkiye, aileye bakıyor. Arkadaşlarımızı, yaşadığımız şehri ya da hayatımızı değiştirebiliriz; fakat anne ve babamızı seçemeyiz. Film de tam olarak bu değiştirilemeyen bağın ağırlığını anlatıyor.
Üç bölümden oluşan yapı, aslında insan hayatının kronolojik bir özeti gibi ilerliyor. İlk bölümde baba figürü üzerinden çocuk ile ebeveyn arasındaki görünmez mesafe incelenirken, ikinci bölümde anne figürü aynı sorgulamaya farklı bir açıdan yaklaşıyor. Son bölümde ise anne ve baba artık yoktur; geriye yalnızca kardeşler ve ortak hafıza kalmıştır. Böylece film, ebeveynlerle yaşanan hesaplaşmadan onların yokluğuna ve sonunda geride kalan anılara uzanan bir yaşam döngüsü kuruyor.
Filmin merkezindeki en güçlü fikir ise şu: Hiçbirimiz anne ve babamızı gerçekten tanımıyoruz. Onları yalnızca “anne” ya da “baba” kimlikleriyle biliyoruz. Oysa onlar biz doğmadan önce de yaşayan, seven, hata yapan, korkan ve hayal kuran insanlardı. Çocukları olarak onların yalnızca küçük bir bölümüne tanıklık ediyoruz. Film boyunca karakterler, ebeveynlerinin geçmişine dair küçük izlerle karşılaşıyor; eski fotoğraflar, mektuplar, eşyalar ve yarım kalmış hikâyeler aracılığıyla aslında hiç tanımadıkları insanları anlamaya çalışıyorlar. Ancak Jarmusch bu gizemi çözmeye çalışmıyor. Bazı soruların cevapsız kalacağını kabul ediyor.
Üçüncü bölüm bu nedenle filmin duygusal zirvesini oluşturuyor. Kardeşlerin ölmüş ebeveynlerinin eşyalarını toplaması, yalnızca bir evi boşaltmak değil; aynı zamanda parçalanmış bir kimliği yeniden kurmaya çalışmak anlamına geliyor. Fotoğraflar, eski notlar ve gündelik eşyalar, “İnsan öldüğünde geriye gerçekten ne kalır?” sorusunun sembollerine dönüşüyor. Cevap ise hiçbir zaman kesinleşmiyor. Belki eşyalar, belki anılar, belki de onları hatırlayan insanlar…
Jarmusch’un sinemasında küçük ayrıntılar her zaman büyük anlamlar taşır ve bu film de bunun en güçlü örneklerinden biri. Tekrarlanan saatler yalnızca zamanı değil, kuşaklar arasında aktarılan yaşamı temsil eder. Sürekli yapılan yolculuklar, fiziksel hareketten çok eve ve geçmişe dönüşün metaforudur. Kahve ya da çay hazırlanan uzun sahnelerde insanlar aslında hiçbir zaman asıl konuşmaları yapamazlar. Hava durumundan, sudan ya da yolculuktan bahsederler; çünkü aile içinde en zor şey gerçek duyguları dile getirmektir. Jarmusch, gündelik hayatın sıradan ayrıntılarını kullanarak bastırılmış duyguların görünmezliğini anlatır.
Filmin farklı ülkelerde geçmesi de tesadüf değildir. Amerika, İrlanda ve Fransa birbirinden tamamen farklı kültürlere sahip olsa da aile ilişkilerindeki kırılganlık değişmez. Dil değişir, şehir değişir, alışkanlıklar değişir; fakat ebeveynlerle çocuklar arasındaki mesafe her yerde aynıdır. Yönetmen böylece aileyi belirli bir kültürün değil, insan olmanın evrensel deneyimlerinden biri olarak ele alır.
Belki de filmin en cesur tercihi, büyük dramatik patlamalardan bilinçli olarak kaçınmasıdır. Hollywood anlatısında bu hikâyeler büyük sırlarla, bağırışlarla ve gözyaşlarıyla ilerleyebilirdi. Jarmusch ise gerçek hayata daha yakın bir yol seçiyor. Çünkü çoğu ailede insanlar yıllarca aynı sofraya oturur, aynı çayı içer, aynı soruları sorar; ama en önemli cümleler hiçbir zaman kurulmaz. Film de tam olarak bu sessizliğin içinde anlam kazanıyor.
Filmin adı da bu yaklaşımı destekliyor: Father Mother Sister Brother. Hiçbir karakterin adı başlıkta yer almıyor; yalnızca aile içindeki rolleri var. Çünkü çoğu zaman birbirimizi birey olarak değil, üstlendiğimiz roller üzerinden görüyoruz. Bir insan önce “baba”, sonra “anne”, sonra “kardeş” oluyor; o rollerin arkasındaki gerçek kişiyi ise çoğu zaman fark etmiyoruz. Film, bu görünmez insanların izini sürüyor.
Bana göre Father Mother Sister Brother, Jim Jarmusch’un en olgun ve en kişisel filmlerinden biri. Paterson’ın dinginliğini, Coffee and Cigarettes’ın doğal diyaloglarını, Night on Earth’ün parçalı anlatısını ve Broken Flowers’ın geçmişle yüzleşme temasını tek bir çatı altında buluşturuyor. Büyük cevaplar vermek yerine izleyicisini kendi ailesini düşünmeye davet ediyor.
Anne ve babamız hayattayken onları gerçekten tanımaya çalışmak için hep vaktimiz varmış gibi davranıyoruz. Oysa çoğu zaman onları anlamaya başladığımız an, bunu sormak için artık çok geç oluyor…