“Doğum günü, insanın yalnızca dünyaya geldiği günü değil, geçen zamanın farkına vardığı günü de temsil eder.” Filmde çocukluğun hızla geçişi ve insanın hayatındaki değişimler düşünüldüğünde, her doğum günü bir bakıma zamanın insanda bıraktığı izleri hatırlatır. Çevremdeki insanların doğum günlerinde küçük…devamı“Doğum günü, insanın yalnızca dünyaya geldiği günü değil, geçen zamanın farkına vardığı günü de temsil eder.” Filmde çocukluğun hızla geçişi ve insanın hayatındaki değişimler düşünüldüğünde, her doğum günü bir bakıma zamanın insanda bıraktığı izleri hatırlatır.
Çevremdeki insanların doğum günlerinde küçük ritüeller yapmayı severim bu uzun yıllardır iyi gelen bir film izlemek veya bir kitap okuyup okutmak olur genelde.. bugün ben bu filmi tek başıma izledim ikimiz adına:)
Bugün kutlamak istedim çifte bayram olur düşüncesiyle…Nice güzel,sağlıklı,şanslı yaşlara. İyi ki..:)
Yapılan sınavların tamamı (yks, kpss, ales, yds, lgs, vs. vs....) bizim zihinlerimizi belli ideolojilerin kölesi yapmak için kullanılan işlevli aletlerdir. Sorularda ve vermemiz istenen cevaplarda aslında bize belli düşünceler dayatılıyor. Küresel sistemin, iç ve dış otoritelerin uysal bir ferdi olmaya…devamıYapılan sınavların tamamı (yks, kpss, ales, yds, lgs, vs. vs....) bizim zihinlerimizi belli ideolojilerin kölesi yapmak için kullanılan işlevli aletlerdir. Sorularda ve vermemiz istenen cevaplarda aslında bize belli düşünceler dayatılıyor. Küresel sistemin, iç ve dış otoritelerin uysal bir ferdi olmaya elverişli hale getiriliyoruz. Lgs'den tutun da ales'e kadar paragraflarda vs. işlenen konuların neden aynı olduğunu sanıyorsunuz?
Kimseye nasıl sistematik ve eleştirel düşünüleceği veya doğru bilgiye nasıl ulaşılacağı öğretilmiyor. Onun yerine tâ çocuk yaştan itibaren belli düşünce kalıpları sistematik olarak genç dimağlara yerleştiriliyor.
Eğitim sistemi dediğimiz şey bir fabrikadan ibaret.
Ey insanlar, uyanın, agâh olun! Oyuna gelmeyin!
Genç bir İrlandalı olan Redmond Barry, kuzenine âşıktır ve onu eşi yapmak üzere olan bir İngiliz subayını düelloya davet edecektir. Bu film çekimleri 1975 yılında tamamlanmıştır. Filmdeki kostümler 18. yüzyılın ambiansına uygun olarak titizlikle hazırlanmıştır ve bu da ön hazırlıklarla…devamıGenç bir İrlandalı olan Redmond Barry, kuzenine âşıktır ve onu eşi yapmak üzere olan bir İngiliz subayını düelloya davet edecektir. Bu film çekimleri 1975 yılında tamamlanmıştır. Filmdeki kostümler 18. yüzyılın ambiansına uygun olarak titizlikle hazırlanmıştır ve bu da ön hazırlıklarla birlikte filmin çekiminin üç seneye yakın bir zaman diliminde tamamlanmasını sağlamıştır. Aynı zamanda filmin yönetmeni Stanley Kubrick filmin çekimleri için NASA'dan özel lensler temin etmiştir. Film çekildiği esnada yönetmen Stanley Kubrick IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) tarafından da tehdit edilmiştir. Nitekim İngiltere'nin tarihini içeren birçok film yönetmeninin IRA gibi örgütler tarafından tehdit edilmesi oldukça olasıydı. Filmde hiç anakronik yanlışlıklar göze çarpmıyor. Redmond Barry karakterini Yedi Yıl Savaşları'nda bir asker olarak görürken İngiliz ordusundan Prusya ordusuna kadar savrulan o hikâyesini gözlemliyoruz. Prusya ordusunda görülen ağır disiplin hâlini de çok güzel anlatmışlar. Bu da gerçekten çok doğru bir bilgidir. Türk ordusunun modern yapısı da Prusya askeri ekolüne uygundur. Üç saatlik uzun bir film de olsa kesinlikle izlemeye değer. İyi seyirler dilerim.
Spoiler içeriyor
Sonuna kadar okumaya devam edeceğim fakat aşırı sıkılıyorum. Ana karakterden nefret ettim daha ilk sayfalarda. Bu nefretim katlanarak artıyor. Büyük yalan sıkıp yalana inandığı için millete kötülük yapmaktan zevk alan onun bunun evladının iftira atan insanlar için fikirlerini okuyorum şu…devamıSonuna kadar okumaya devam edeceğim fakat aşırı sıkılıyorum. Ana karakterden nefret ettim daha ilk sayfalarda. Bu nefretim katlanarak artıyor.
Büyük yalan sıkıp yalana inandığı için millete kötülük yapmaktan zevk alan onun bunun evladının iftira atan insanlar için fikirlerini okuyorum şu anda.
Anlaşılması zor bir kitap değil. Eski kelimeler çokça var ama paragrafın genelinden ne ifade ettiğini çıkarabiliyorsun. Zannımca ana karakter yüzünden okuması zorlaşıyor.
Spoiler içeriyor
"Beni geminin iskelesine getiriyorsun ve önüme milyonlarca ama milyonlarca tuşu olan bir piyanoyu itiyorsun.. bu piyanonun tuşları sınırsız.. Eğer sınırsız sayıda tuşu varsa o zaman o piyanoda çalabileceğin hiçbir müzik yoktur.."🎹 🎶 "Nasıl yapıyorsunuz, yalnızca birisini nasıl seçiyorsunuz? Bir tek…devamı"Beni geminin iskelesine getiriyorsun ve önüme milyonlarca ama milyonlarca tuşu olan bir piyanoyu itiyorsun.. bu piyanonun tuşları sınırsız.. Eğer sınırsız sayıda tuşu varsa o zaman o piyanoda çalabileceğin hiçbir müzik yoktur.."🎹 🎶
"Nasıl yapıyorsunuz, yalnızca birisini nasıl seçiyorsunuz? Bir tek kadın, bir tek ev...Kendinin diyebileceğin bir toprak parçası...Ve seyredebileceğin bir tek manzara..Ölmek için bir tek yol..Bütün bu dünya nerede biteceğini bilmeden üstüne yükleniyor..Nerede sona ereceğini bile bilmiyorsun. Yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı?"
"Asıl sorun dünyanın onun için hiç var olmamış olmasıydı.."
*Bin Dokuz Yüz, henüz bebekken bir gemide bulunan ve hayatı boyunca karaya hiç ayak basmadan gemide yaşayan olağanüstü yetenekli bir piyanistin hikâyesi.. 1900, hiçbir müzik eğitimi almadan piyano çalmayı öğrenir ve insanları derinden etkileyen müzikler yaratır. Ancak onu asıl farklı kılan, müzikteki dehasının yanında dünyaya bakışıdır..
1900, karaya inmeyi düşündüğünde kendisini büyük bir ikilemin içinde bulur. Bir piyanonun 88 tuşu vardır ama o bu sınırlı tuşlarla sınırsız müzikler yaratabilir. Karadaki hayat ise onun gözünde Tanrı’nın sonsuz tuşlara sahip piyanosudur. Sayısız cadde, insan ve ihtimal arasında nereden başlayacağını bilemez.. Gemide yaşamayı bildiğini, oranın kendisine ait bir dünya olduğunu söyler.. Bu nedenle karaya inmekten vazgeçmesini yalnızca korkaklık olarak değerlendiremiyorum. Yirmi yedi yıl boyunca tanıdığı tek dünyadan ayrılmak ve hiç bilmediği bir hayata başlamak onun için tabii ki de kolay olmayacaktır..
Gemiden karaya uzanan merdivenin ortasında durduğu sahneyi özellikle çok etkileyici buldum. Bana göre bu merdiven, iki dünya arasındaki geçişin sembolüydü.. Birkaç basamak daha inse karaya ayak basacak, hayatında ilk kez geminin dışındaki dünyaya adım atacaktı.. basit gibi görünebilir ama Bin Dokuz Yüz o adımı atamadı..
Filmin beni en çok sarsan tarafı ise geminin patlatılacağını bilmesine rağmen 1900’ün oradan ayrılmayı reddetmesiydi. Kendisini bildiği dünyada güvende hissediyor; hiç tanımadığı bir hayata başlamaktansa, bütün hayatını geçirdiği gemide gerekirse ölmeyi kabul ediyor.. çünkü hiç kimse için var olmadığını ve birilerine bağlı olmadığını Köksüz olduğunu biliyor.. bu açıdan onun hikâyesini gerçekten trajik buldum..
Ölecek olmasına rağmen 1900, son anlarında bile mizahını kaybetmiyor. İki sağ eli olsaydı piyano çalarken neler yapabileceğine dair şakasıyla arkadaşı Max’i gülümsetiyor.. Ölüme giderken bile kendine özgü neşesini koruması, finali benim için daha da sarsıcı hâle getirdi..
Kitabını da okumuştum ama açıkçası film beni çok daha fazla etkiledi. Kitap oldukça kısa olmasına rağmen film, müzikleriyle, görüntüleriyle ve oyunculuklarıyla hikâyeyi çok daha derin hissettirdi. Özellikle merdiven sahnesi ve dinamitlerle geminin patlatılması uzun süre aklımda kalacak.. gerçekten çok etkileyiciydi..
Dünya yıkıldı üzerime nefessiz kaldım Ölecegimi bile bile direndim olabildiğince Aynı yerinde saymak ve bazen gerilemek Eksiyi sıfır yapmaya çalışırken hiç olmak Özlem duyduğum gülümseme Ve umut gafleti