Tamamen meraktan, gırgırına açtığım ve 10-15 dakikaya kaparım zaten dediğim ama sonuna kadar izleyip çok beğendiğim bir film oldu. Hikayedeki canavardan dolayı çocukça bir şeyler izleyeceğinizi sanıyorsunuz fakat Godzilla’nın var olması dışında birçok şey o kadar gerçekçi geliyor ve film…devamıTamamen meraktan, gırgırına açtığım ve 10-15 dakikaya kaparım zaten dediğim ama sonuna kadar izleyip çok beğendiğim bir film oldu. Hikayedeki canavardan dolayı çocukça bir şeyler izleyeceğinizi sanıyorsunuz fakat Godzilla’nın var olması dışında birçok şey o kadar gerçekçi geliyor ve film sizi o kadar duyguya sokuyor ki... Özetle, aksiyondan çok dram yönü ağır basan, beklemediğim kadar güzel bir filmdi.
"Neden hep kısa çöpü çeken biz oluyoruz?"
●Kitap, insanın baskı, korku, şiddet ve belirsizlik altında nasıl değiştiğini anlatıyor. Ama bunu doğrudan “şu kişi şunu yaptı” şeklinde değil; parçalı anlatılar, sesler, düşünceler ve semboller aracılığıyla yapıyor. Buradaki “gece” yalnızca günün karanlık zamanı değil. Daha çok: korkunun, baskının, güvensizliğin,…devamı●Kitap, insanın baskı, korku, şiddet ve belirsizlik altında nasıl değiştiğini anlatıyor. Ama bunu doğrudan “şu kişi şunu yaptı” şeklinde değil; parçalı anlatılar, sesler, düşünceler ve semboller aracılığıyla yapıyor.
Buradaki “gece” yalnızca günün karanlık zamanı değil. Daha çok: korkunun, baskının,
güvensizliğin, insanların birbirini gözetlemesinin, özgürlüğün kaybolmasının,
neyin gerçek olduğunun belirsizleşmesinin
sembolü gibi.
Kitapta giderek karanlık ve tehditkâr bir düzen hissi oluşuyor. İnsanlar özgürce konuşamıyor, birbirlerinden kuşkulanıyor ve görünmeyen bir güç tarafından denetleniyorlar. Bu yüzden kitapta belirgin bir “kötü adam” aramak da çok doğru değil. Asıl mesele, baskı mekanizmasının kendisi.
En önemli nokta: “Görevliler”
Kitaptaki Gece'nin Görevlileri çok önemli.
Bunları yalnızca belli kişiler olarak düşünmek yerine, düzeni sağlayan, insanları denetleyen, korkuyu sürdüren bir mekanizmanın temsilcileri olarak düşünmek daha açıklayıcı.
Ve Karasu'nun asıl sorduğu sorulardan biri şu: Bir toplumda insanlar korkutulduklarında yalnızca yönetenler mi suçludur, yoksa korkuya alışıp ona uyum sağlayan insanlar da bu düzenin parçası hâline mi gelir?
Dolayısıyla kitap sadece “baskı kötü bir şeydir” demiyor. Baskının insanın zihnine nasıl yerleştiğini araştırıyor.
Kitapta anlatım parçalı çünkü Karasu özellikle okurun elinden güven duygusunu almak istiyor. Bir yerde bir anlatıcı konuşuyor, sonra başka bir ses ortaya çıkıyor; gerçek ile kurmaca, anlatıcı ile yazar, geçmiş ile şimdi birbirine karışabiliyor. Bazı şeylerin gerçekten yaşanıp yaşanmadığından bile emin olamıyorsun.
Bu aslında kitabın biçimiyle içeriğinin aynı şeyi yapması: Kitapta baskı altındaki insan nasıl yönünü ve güvenini kaybediyorsa, okur da anlatının içinde yönünü kaybediyor.
Açıkçası bu kitaba dair net bir şeyler söyleyemiyorum ama neyse ki araştırdığım kadarıyla birçok kişi de benimle aynı fikirde. Anlamamakta ve anlatamamakta yalnız değilim. Hatta çok fazla kişi de kitabı yarıda bırakmış. Ben yarıda bırakmak istemedim en azından bir kere bitirmek istedim. Belki başka zaman hem yazarı hem de yazarın yaşadığı dönemi araştırıp öğrendikten sonra tekrar okurum ve o zaman bir şeyler anlayabilirim, bir şeyler görebilirim çünkü şu anda doğru düzgün bir şey anlayamadım maalesef.
Bu kitap için roman deniliyor ama bana göre tam olarak bir roman değil. Belli kişileri, belli bir olay örgüsü, belli bir mekan ya da mekanları yok. Yer yer sanki bir roman, yer yer bir şiir, yer yer ise bir iç dökme, bir günlükten kesitler gibi. Çünkü bazen yazar kendisiyle konuşuyor, bazen birilerini konuşturuyor ama onların da kim olduğu tam belli değil, bazen yazar okuyucuya konuşuyor. Bazen isi kendisi de ne olduğunu, kim olduğunu ve hatta kimin neyi konuştuğunu bilmiyor. (Açıkcası bu kadar belirsiz ve anlaşılmaz kitapları pek sevemiyorum ama bazen hepimizin kafası ve cümleleri çok karışık ve belirsiz olabiliyor)
Sonuç olarak garip ve anlaşılması zor bir kitap oldu benim için. Dört bölümden oluşuyor bir yandan her bölüm her sayfa birbirlerine bağlı, birbiriyle bağlantılı gibi ama bir yandan da birbirinden kopuk gibi. Sanki kafası çok karışık, duyguları yorgun biri oturmuş bir şeyler karalamış gibi geldi bana daha çok bu ilk okumamda. Bakalım belki bir gün ikinci okumamda daha farklı, daha anlamlı bir şeyler bulabilirim yani umarım...
Bu arada her bölümün içinde birkaç sayfada bir dipnotlar var ve o dipnotlar aslında biraz yazarın yapmaya çalıştığı şeyi anlatıyor gibi, net bir şekilde olmasa da. Neyi, nasıl anlatıyor, ne anlatmaya çalışıyor kimi anlatıyor, kim konuşuyor bunları birazcık olsun anlatıyor gibi bu dipnotlarda. Ve zaten genel olarak da bölümler halinde ayrılmış yani dört bölüme ayrılmış olmasının dışında parça parça, sürekli bir iki sayfa bir şey, sonra tekrar bir iki sayfa başka bir şey ya da aynı şey bilmiyorum...
Kitabın dördüncü bölümü yani son bölümü çoğunlukla aslında dipnotlar kısmına benziyor. Uzun bir dipnotlar kısmı gibi ve biraz daha anlaşılır gibi...
99. Sayfadaki Dipnot kısmı aslında büyük ölçüde açıklıyor yazarın düşüncesini, yapmak istediği şeyi:
☆Dipnot
"Yazar mı kararsız, kişi mi? Bu defterin başından bu yana 'ben' diyerek konuşan, bir kişi mi, en azından iki kişi mi? Kişi sayısının belirsizliği ya da alışılagelmiş bir söyleyişle, kişinin tutarsızlığı, benim işime ne ölçüde yarar? Okuyanın şaşırması gerek; okuyanın şaşması, ürkmesi gerek. Dünyayı bütünüyle elimde tutabileceğim duygusu artıyor. En değişik kişilerin ben'liğini elimde tutabileceğim duygusu..." (99.s)
Çok beğendiğim ve nadir anladığım ya da anladığımı düşündüğüm yerlerden biri 168-169. Sayfalar:
"Yanınızdaki (önünüzdeki, karşınızdaki) adamın, iriliği (boyu, posu, eni) oranında bir gömüt gerektireceğini, bu kıyımı ölçüsünde toprakaltı canlılarını besleyeceğini, anasının babasının doğumundan başlayarak gösterdikleri sevgi, ilgi, çaba ile bu gövdeyi besleyip büyütmesinin, daha sonra, bu gövdeyi taşıyanın yaşamayı beslenme, yeyip içme diye tasarladığı ölçüde, boğuşa, uğraşa, didine karnını doyurmasının
kim bilir, buna 'gönlünü doyurmasının' demek belki çok daha doğru olur
gerçekte, ölümünü özene bezene hazırlamak olduğunu düşünmüş müsünüzdür? Kendi hakkından başka belki bir belki iki kişinin rızkını yiyerek, başına büsbütün üşüşülecek, iştah kabartacak
solucanları, kurtları, böcekleri düşünüyorum elbette şu anda
bir ölü, kendisini gömütlüğe taşıyacak olanları büsbütün terletecek, yoracak, görkemli bir ölü, ağırlıklı bir ölü haline gelmek için uğraştığını düşünmüş müsünüzdür? Bilmiyorum.
Ama ben, bu dediklerimi, gördüğüm her besili insan karşısında, her gün düşünürüm. 'Biraz toplamışsın,' diyen herkesin beni tiksintiyle karışık bir kaygıya salması bundan belki de... Ölümü kurmaksızın yaşamı kurmanın olanaksızlığını duymak, özellikle duymak, hastalık belirtisi sayılsın varsın; nasıl olsa, ne yaparsak yapalım, ölüme hazırlandığımıza göre, bir yaşam dengesi tasarlayabilmek pek çılgınca bir şey olmasa gerek."
Ve 187. sayfa ile 196. sayfa ise kitaptaki "Gece ve Gecenin İşçileri" kavramlarını, ne anlama geldiklerini, yazarın bu kavramlarla ne demek istediğini açıklıyor üstü kapalı bir şekilde:
"Gecenin işçileri attıkları dayaklar, yaptıkları deneylerle, işledikleri cinayetler, ya da, şu yoldaki, bu yoldaki baskılarıyla korku, yılgı, usanç yaratmakla kalmadılar. Kurnazca davrandılar; ele geçirilecek kapıları, su başlarını gürültüsüzce, ya da pek az gürültü çıkararak, adım adım ele geçirdiler. Her baskıda, her yasakta, her adımda, kendilerine bağlılık, yakınlık duymadıkları halde o belirli konuda kendilerine karşı duramayacak birtakım kişiler, öbekler, kuruluşlar bulmağa, yaptıklarını yaparken bunları yanlarında bulundurmağa özen gösterdiler. Bir yasağın -hem de dolaysızca kendilerini etkileyecek bir yasağın- konması, açık duran bir kapının kendilerine kapatılması karşısında bile gecenin işçileri, ses çıkarmayanlardan yararlanmasını bildiler, başardılar."(187.s)
"Bakıyorum da, gecenin işçileri bayağı bayağı başarılı oldu. Önce, bizleri, hepimizi saracak bir geceye boğma gibi bir işe yönelmeleri, herkese çılgınlık, çocukluk gibi göründü. Her düşünce, içine sokulduğu kalıbın, terimlerin boyutlarını taşır. Başkalarına aşırı, ölçüsüz gelen böyle bir isteği, bir dileği, onlar kendi deyimlerini kullanarak dile getirirken, kendi çapları-na uygun bir hale soktular. İstedikleri, herkesi bastırmaktı. Bunun en gündelik yollardan da gerçekleştirilebileceğini anlama-ları, belki başlıca başarıları."(196.s)
Güzel ve gerçek bir söz:
"Karışık (ya da karmaşık) olmayan bir çağ yaşanmış mıdır hiç? Sanmıyorum."(192.s)
Ve son satırlar:
"Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?"(233.s)
Başlangıç/Bitiş:
27 Ağustos Perşembe
29 Ağustos Cumartesi-2026
Spoiler içeriyor
selam. üçüncü sezonu havada kapıp tükettim ve buradayım. şimdi bitirdim ve her biten sezondan sonra diğer sezonların gelmesini beklemek daha da can sıkıcı oluyor. 8 bölüm asla yetmiyor. her sezon için yorum yapıp yapıp arşivliyorum. o yüzden bu da muhtemelen…devamıselam. üçüncü sezonu havada kapıp tükettim ve buradayım. şimdi bitirdim ve her biten sezondan sonra diğer sezonların gelmesini beklemek daha da can sıkıcı oluyor. 8 bölüm asla yetmiyor.
her sezon için yorum yapıp yapıp arşivliyorum. o yüzden bu da muhtemelen yeni sezona kadar burada durur diye düşünüyorum.
ilk sezonu da ikinci sezonu da hatırlamak için izlemedim, o yüzden biraz flu kalabilir. bu arada mezarlık'taki şarkılar için playlist falan var mı? bu sezon bir şarkı sık sık çaldı ama birkaç tane daha vardı. hemen diğer bölüme geçmekten unutmuşum şarkıların adına bakmayı wjşsmfwlşdw
konudan kısmen bağımsız olarak bu dizinin şarkılarının arasına katılmasını beklediğim bir şarkı daha var: kadın - masge. ne zaman keşfettiğimi hatırlamıyorum ama sözleri yıllardır içimde bir yerlerde dolaşıyor.
gelelim diziye. ilk sezonu izlediğim zamanları anımsayınca ürperiyorum. bölümlerin işlenişi, dört element, işlenen cinayetler... her birinde ayrı ayrı ürpermiştim. dizi ve karakterler her ne kadar bir hayal ürünü olsa da yaşananlar, bölümlere konu olan hayatlar, yitip giden hayatlar çok gerçek. her biri, binbir türlü şekilde hayattan koparılan birer insan. isimler değişiyor, sayılar değişiyor ama sonuç değişmiyor.
kadın cinayetleri, maalesef ki hâlâ her gün canımızı yakan bir gerçek. ne yaşandığı apaçık ortadayken bile cezasız kalan failler, yıllar geçmesine rağmen üstü kapatılmaya çalışılan maktuller...
ikinci sezonunu pek hatırlamıyorum. şimdi bölümlerin adına ve kısa açıklamalarına bakınca birkaç görüntü geliyor gözümün önüne. yaşananların korkunçluğunu hatırlıyorum yavaş yavaş.
bu sezona gelirsek, sinirlerimi tepeme çıkaran bir sezon oldu. özellikle bu kutu vakası başıma ağrılar girmesine neden oldu. bölümleri peş peşe izledim, izledikçe delirdim. ceyda atikoğlu vakası da bir o kadar sinir bozucuydu. kadın bedeninin sömürüsü asla bitmiyor. bu vakanın, kıskanç erkek kardeşle ilgili olduğunu sanmıştım ama mafya bozuntularıyla ilgili olması çok daha manidar olmuş. hani şu ulusal kanallarda gizli ve esas kahramanmış gibi bize sunulan mafyalar var ya, hah, onlar işte. karizmatik ve genel beğeniye uymayan, babacan tavırlarla öğüt vermeyen yaşlı mafyalar oldukları için belki anlaşılmamıştır diye açıklayayım dedim.
bu dizi çıkalı sanırım 4 yıl olmuş. 4 yılda kayda değer hiçbir olumlu gelişme yaşanmadı. aksine şartlar daha da kötüleşiyor. incel gruplar daha çok görünürlük kazanıyor, nefret kusuyor, daha çok destekçi buluyor. ciddi sorunları olan insanlar, sorunu düzeltmek ya da çabalamak yerine suçu kadınlara atıyor ve acısını onlardan çıkarmaya çalışarak kendilerini iyi hissetmeye çalışıyorlar. bu ne zaman son bulacak? kendilerini safi mantık olarak görüp kadınları da yalnızca baskılanması ve yönetilmesi gereken duygusal "alt tür" olarak gören bu insanlar mı mantıklı? öfke, haset, kibir... bunlar duygu değil mi? duygular sadece üzüntü ve merhametten mi ibaret?
sadece günlük hayat için bile oturup muhakeme yapınca bile bulabileceğiniz patriyarkal sistemin izlerini hatta direkt kendisini görebileceğiniz tonlarca şey var. haberleri izlerken, okurken kullanılan dil bile bunu gösteriyor. yolda yürürken bile sözlü ve/veya fiziksel tacize uğramak, hiç değilse iğrenç bakışlara maruz kalmak en basit örneği.
patriyarkal sistemde bile sadece kadınlar değil, erkeklerin kendisi de mağdur oluyor. kendi yargıları bile onları gölgede bırakıyor ve "alfa" diye adlandırdıkları kaymak tabaka oluşuyor. bundan da mağdur oluyorlar çünkü "alfa" ya da "big boss" olmayan erkeğe avantajı hak görmüyorlar. and who set that system up?
ancak sistemin feminizm yoluyla güya kadınların "eline geçtiği" düşüncesiyle "gerçek patriyarka" isteniyor, alfa erkeklik istiyorlar? kadınlar, en temel haklarını kendi elleriyle almışken bu hakları onlara erkekler vermişmiş, şimdi kendileri mağdur oluyorlarmışmış, feminizm tehlikeymişmiş vs. gibi saçmalıklarla açgözlülükle daha fazla güç istiyorlar. eşit hak ve özgürlüklerin olmasına katlanamayan kırılgan erkeklik gururları daha fazla hak istiyor. kadınların üzerinde bile hak sahibi olmak istiyorlar.
bora karakterinin sahnesini ilk gördüğümde verdiğim ilk tepki "aaa, engin!" oldu wıfşwndkqşdmed. galiba o oyuncuyu bundan sonra sadece engin olarak hatırlayacağım.
karakteri o kadar iyi yansıtmış ki beni delirtti, sağ olsun. önem'e, serra'ya duygusal diyip dururken kendisini mantık çerçevesine yerleştirmesi ve bunu da mitolojiyle birleştirmesi bende gülme isteği uyandırıyor dnwşfmwlfömw. bu kadar mı haset bu kadar mı kompleksli bir insansın sen ya? bir de forum kurmuş, kendin gibi acizlikle kavrulmuş insanları etrafına toplamış, yetmemiş finanse etmişsin. bir de kendine kral diyorsun.
önem'in de dediği gibi, kadınların erkeklere ne aşk ne de seks borcu vardır. sizi istemeyen biri olduğu zaman kendi yolunuza bakmanız gerekir, hırslanıp ona zarar vermeniz değil.
hislerinin reddedilmesini kaldıramayan, başarısız giden ilişkisinin bitmesini kaldıramayan, aynı iş yerinde çalıştığı iş arkadaşının varlığından rahatsız olan, üstünün cinsiyeti yüzünden kendini aşağılanmış hisseden, kendiyle barışamayan, komşusunun özgürlüğünü çekemeyen, başarısını hazmedemeyen kim var kim yoksa toplanmışlar ve nefretlerine alkış tutuyorlar. ataerkinin içinde var olabilmek için onların görüşlerini benimseyen ve kendi hemcinslerine sırtını dönen kadınlar da maalesef ki bunlara çanak tutuyor. halbuki sırtlarını dayadıkları sistemin ilk harcayacağı kişiler yine kendileri olacaklar. zorbayla beraber zorba olmaktan bir farkı yok. yanlarında yürüdükleri zorbaların da canları isterse hedeflerine onları da hedefe alabileceğini gözardı ediyorlar. ayrıca sadece kabul görmek için değil, gerçekten de bu düşünceleri paylaşan kadınlar olması çok daha üzücü oluyor.
bora'nın düzenlediği "antigone" yayını sahneleri... tiyatral güç gösterisini izlerken ben utandım. internette antigone diye aratırsanız ne olduğunu anlarsınız. bende kitabı yok, okumadım. küçük bir özeti vardı ona baktım. sanırım bora, kendine seçtiği "kral" rolüne biraz kapılmış. ölüme mahkum etmeler, ceza kesmeler... serra da bu hikayeye göre antigone oluyor anlaşılan, kendi hayatının iplerini kendi eline aldığı, kendi istediği gibi yaşamayı seçtiği için. bora'ya göreyse bunlar başkaldırıdır ve yine ona göre serra cezalandırılmalıdır.
bakalım bora, kendi seçtiği yükü ne kadar süre taşıyabilecek? iki dakika? yoksa bir dakika mı? ben bir dakika diye düşünüyorum.
yine de ölüp gitmesini istemiyorum, cezasını çekmesini istiyorum. bunları da görmek istiyorum. umarım 4 ve 5. sezon çabucak gelir.
Merhaba saçımı aylar aylar önce siyaha boyamıştım şimdi kahveye dönmek istiyorum boya önerisi olan var mı bir de direkt boyasam tutmaz büyük ihtimalle ama bir iki kere boyasam kahveye döner mi ya da açıcı vurduktan sonra kahve yapayım
Arkadaşlar selam, aranızda dolma kalem kullanan var mı acabaa. Bkm üzerinden scrikss primeo marka dolma kalem buldum sizce nasıl, bu kalemi kullanan var mı ??