Salo: Dehşetin Terminolojisi Pasolini vasiyet filmi sayılabilecek Salo’da faşizmin çürümüşlüğüne olan sarsıcı inancını ateşli bir hastalıktan kurtuluyormuşcasına deşer. Bu “imkânsız film”in yönetmeni seyircisine faşizmin karanlığını ışıkla ima ettiği, acımasızlığını sadizmle hicvettiği, hazmetmesi zor bir miras bırakır. Godard hayatları hafta sonlarına…devamıSalo: Dehşetin Terminolojisi
Pasolini vasiyet filmi sayılabilecek Salo’da faşizmin çürümüşlüğüne olan sarsıcı inancını ateşli bir hastalıktan kurtuluyormuşcasına deşer. Bu “imkânsız film”in yönetmeni seyircisine faşizmin karanlığını ışıkla ima ettiği, acımasızlığını sadizmle hicvettiği, hazmetmesi zor bir miras bırakır.
Godard hayatları hafta sonlarına sıkışıp kalan burjuvazinin çıkışsızlığını hicvettiği Hafta Sonu (Week End, 1967) filminde ‘burjuvazinin dehşeti ancak daha aşırı bir dehşetle aşılabilir” der. Pasolini sineması baştan sona hep bu cümleyi çağrıştırır. Umutsuz, karanlık görünen dünyada dehşeti aşabilmek için daha aşırı bir dehşet yaratmak gerekir çünkü. Karanlığın her türlü yüzünü gördüğümüz, her anında dehşete uyandığımız Salo Ya da Sodom’un 120 Günü (Salò o le 120 giornate di Sodoma, 1975), Pasolini’nin vasiyet filmi sayılır. Bu film gösterildikten kısa bir süre sonra Pasolini’nin parçalanmış cesedi Roma’da, yol kenarında bulunur.
Pasolini Salo’da, Marquis de Sade’ın çarpıcı romanı ‘Sodom’un 120 Günü’nü, 1940’ların faşist İtalya’sına uyarlar. Burjuvazi kendisine güzel kadınlar, yakışıklı erkekler seçmiş ve bir şatoya kapatmıştır. Sadece cinsel fantezilerle örülü bir zevk diyarı değildir burası, büyük, geniş ve dinmeyen bir iktidar alanıdır aynı zamanda. İktidarın bitmek bilmeyen bir itaat beklediği, üstünlüğünü şiddet üzerinden kurduğu, tiksinmeden her şeyi yapabildiği, yaptırabildiği bir yerdir burası. Hazmetmesi zordur. Seyirci olarak elinizden bir şey gelmez, insan etine çivi gibi batar faşizmin acımasızlığı. Ölümü istemek de çare olmaz, burada kimse kolay kolay ölemeyecektir çünkü.
Ferah Karanlık
Zaman zaman bir rönesans tablosunu andıran mizansenler yaratır Pasolini. Sanki kutsanmış, Tanrı’dan onay bekleyen anlardır bunlar. Faşizmin ikiyüzlülüğünü yüksek bir estetiğe büründürür, göz alıcı bir ihtişamla sahne sahne örer. Şiirsel bir başkaldırıdır Pasolini’nin yaptığı, öfkesini ifşa etse de kabalaşmaz aksine en tiksintiyle baktığımız yerde bile buluruz Pasolini estetiğini. Pasolini öfkesini bir ayak bağı haline getirmez, faşizmin çürümüşlüğüne olan sarsıcı inancını ateşli bir hastalıktan kurtuluyormuşcasına deşer. Şiddeti arttıkça sakinleşir, yatışır.
Bunca karanlığa rağmen pastel bir ışık gözümüzü alır. Sürekli bir biçimde aydınlıktır, olan her şey açıkça, ortada ve parlayan bir ışık altında olmaktadır. Seyirciyi yumuşatan hiçbir alan, hiçbir dingin ışık yoktur oysa. Parlak giysiler, parlak renklerle karanlığın ironisini deşeriz. Pasolini faşizmin karanlığını ışıkla ima eder, acımasızlığını sadizmle hicveder. Öyle ki karakterlerin dışkı yediği sahne bile bir şölene dönüşür. Bembeyaz görkemli bir yemekte sunulan bir dışkıdır. Grotesk bir hiciv olarak da algılayabileceğimiz bu sahne mizaha dönüşmez. Burjuvazinin kötü kokan, acı verici yanı ironik bir biçimde beyaz bir ışığın altında erir, gider.
Çıplaklık ile giyiniklik bir sınıf meselesi olmuştur; köleler çıplaktır, burjuvazi giyinik, köleler tasmalıdır burjuvazi özgür, köleler dilsizdir burjuvazi konuşkan. Kurbanların kendi aralarında konuştuklarını bile duymayız hiç, dilleri yoktur sanki. Bir keresinde kurbanlardan bir kadın “Tanrım beni neden terk ettin” diye haykırır. İsa’nın son sözleri olarak hatırlanan bu cümle sadece burjuvaziye değil, dinin boyunduruğuna, Tanrı’nın eşitsizliğine bir yakarıştır aslında.
Faşizmin Kaydı
Faşistlerden biri elinde bir defterle dolanır, onlara karşı hareket eden, itaat etmeyen varsa not alır ve zaman zaman seyirciye doğru uzatır bu defteri, kayıt aldığını yeniden hatırlatır. İktidarlarına en ufak bir tehdit oluşturabilecek her şey deftere yazılır çünkü faşizm kendi kaydını tutar. Finale yakın kurbanların da konuştuklarını, konuşabildiklerini gördüğümüzde ise herkes bir diğerinin açığını ifşa eder. Sadece sosyalist olan ifşa etmek yerine sol yumruğunu kaldırır ve oracıkta öldürülür.
1940’ların faşist İtalya’sıdır aslolan. Görünen her yüz, uzanan her kol aslında faşizmin suretidir. Bedeni olmasa da Mussolini dolanır her yerde, hikâyelerde, kurbanlarına eziyet eden faşistlerin gözlerinde, ellerinde her yerdedir. Bir hayalettir Salo’da Mussolini. Her şeye sebep olan ve görünmez olandır aynı zamanda.
Ulus Baker seyircinin Salo’yu ancak pusuya yatarak seyredebileceğini ve seyrettikten sonra da ondan kurtulamayacağını söyler, film bittikten sonra ‘sineye çekerek arınmaya çabalayabiliriz’ sadece, başka çaremiz yoktur. Baker ‘filmin en dehşet verici, tüyler ürpertici ve mide bulandırıcı sahneleri aynalardan yansır’ der ve her şeyi gösteren de aynadır. Oysa film her şeyi göstermez ama ayna illaki karşısındakini göstermekle yükümlüdür. Bu yüzden Salo Pasolini’ye göre zaten “imkânsız bir film”dir.[1] Pasolini ise verdiği bir röportajda Salo’da kadraja giren ve çıkan karakterlerin mutlak yokluğundan bahseder. Baker’in bahsettiği imkânsızlık ve yokluk Pasolini’nin kendi cümlelerinde yeniden hayat bulur.
Bir yandan içindeyizdir Salo’nun, bir yandan dışında. Çoğu zaman bir faşist dürbününe döner bakışlarımız ve özellikle son sahnede doruğa ulaşan bir bakış olur bu. Pasolini bütün maharetini faşizmi estetize etmeye adamıştır sanki. Seyircisini finalde götürüp bıraktığı yerde dehşeti baştan başa resmeder. Burjuvazinin dehşetini daha aşırı bir dehşetle aşmaya çalışır. En kaba, en cüretkâr görünebilecek sahnelerinde bile şiirsellikten kopmayan Pasolini, bilmeden seyircisiyle vedalaştığı Salo’da burjuvaziye, iktidara ve faşizme dair çok şey söyler. Söylediği her şey bugün de sanata, hayata ve koyu faşizme bakışımıza yön verir, kulağımızda çınlar.
Kaynak :[1] Ulus Baker, “Salo Ya Da Sinemanın Yüz Yılı”, Körotonomedya, erişim 26 Eylül 2020,
Martin ve 3 öğretmen arkadaşı kendi uzerlerinde alkol deneyi yaparlar .Martin'in ev ve okul hayatı ters gitmeye başlarken arkadaşları Martin'in de biraz alkol tüketmesini ister .Martin'e alkolün verdiği özgüven içekapanık,donuk kişiliğinden sıyrılmasını sağlar .Ve Martin alkolle yeniden kendisini bulur ...…devamıMartin ve 3 öğretmen arkadaşı kendi uzerlerinde alkol deneyi yaparlar .Martin'in ev ve okul hayatı ters gitmeye başlarken arkadaşları Martin'in de biraz alkol tüketmesini ister .Martin'e alkolün verdiği özgüven içekapanık,donuk kişiliğinden sıyrılmasını sağlar .Ve Martin alkolle yeniden kendisini bulur ...
Dipnot :Filmde çalan Klaus Thunneman müziği harika...
The crow (karga) film isminin Türkçe'ye çevirisinde Ölümsüz Aşk olarak hatalı çevrilmiş . Brandon Lee'nin oyunculuğuyla seyir zevki veren bir film .Gotik tarz ve gitar konseptli . Filmde trajik olay... Lee 'nin ölümü;Tecavüz sahnesi çekimleri esnasında oyunculardan birisi içinde gerçek…devamıThe crow (karga) film isminin Türkçe'ye çevirisinde Ölümsüz Aşk olarak hatalı çevrilmiş .
Brandon Lee'nin oyunculuğuyla seyir zevki veren bir film .Gotik tarz ve gitar konseptli .
Filmde trajik olay... Lee 'nin ölümü;Tecavüz sahnesi çekimleri esnasında oyunculardan birisi içinde gerçek kurşun bulunan silahı sağa sola ateş etmeye başlar .Silahdaki mermi kurusıkı ile karıştırılır .Kurusıkı mermi yerine muhtemelen gerçek mermi bırakılır .Bu büyük hata sonucu çekimler esnasında Lee'ye atılan mermi Lee'nin trajik ölümüne sebep olacaktır.Filmin bazı sahneleri dublör kullanılarak tamamlanmıştır .İzlerken dublorlu sahneleri farketmedim desem yeridir .
Dipnot :Brandon Lee'nin bir sahnesinde yüz ifadesi kaşları geriye atma gülerken ağzın yana kayması birebir babası Bruce Lee 'nin yüz ifadesiyle eşdeğerdi .Brandonu izlerken filmin ilk sahnelerinde kas yapısı vücut zayıflığı vs babası ile hemen hemen aynı .Brandonu izlerken birçok sahnesinde babasını izler gibi hissettim.
Kargalar ne kadar zeki hayvanlar olduğunu biliyoruz filmde güzel bir ikon olarak karşımıza çıkıyor .
Brandon Lee'nin filmini izleyecekken güncelini izledim.Ölümden sonra açılan bir geçiş kapısında karganın dönüşüm hikayesi anlatılıyor .Ve aşk uğruna neler yapılabileceğini...Karga bir kahraman değil bir dönüşüm ,ölüm ve yaşam arasında gidip gelen bir iblis düşmanı.
İzlerken keyif aldığım bir film .Senaryosu için aynı şeyi söyleyemem.Genel olarak güzeldi .Eşler arasındaki zorbalık ne kadar güzelse entelektüel zorbalıkda o kadar berbattı...
Zeytin Ağaçları Altında, sinemanın görevini, iki film tarzı olan belgesel ve kurmacanın iç içe geçtiği gerçek bir yaşamın anlatısı olarak yeniden inşa eder. Yaşamın en samimi anları, Köker’de sıradan gündelik hayatlarını ve Hüseyin ile Tahirih’in gerçek etkileşim anlarını sunarken seyirciye…devamıZeytin Ağaçları Altında, sinemanın görevini, iki film tarzı olan belgesel ve kurmacanın iç içe geçtiği gerçek bir yaşamın anlatısı olarak yeniden inşa eder. Yaşamın en samimi anları, Köker’de sıradan gündelik hayatlarını ve Hüseyin ile Tahirih’in gerçek etkileşim anlarını sunarken seyirciye yansır.
Köker üçlemesinin kronolojik olarak son filmiydi.Hossein empati yeteneğinden yoksun karşısındaki kadının onu red ettiğini anlamayacak kadar zayıf karakterli bir genci yansıtır .Lakin Taharede bir o kadar vurdumduymaz Hossein'e karşı bir hayır cevabını vermeyecek kadar onu gözünde hiçe saymaktadır .Tahare Hossein'e karşi film boyunca suskunluğunu korur .Filmde yer yer Hossein keşke şu kızı tokatlasa diye "Allahsız kız " diye içten içe kufretmeme sebep olmuştur .Taharenin film boyunca gaddarligi Kiarostami'nin ilk filmindeki kadar sinir uçlarımı yıprattı.Ahmet Pohur ismini film sonunda duyunca bı kahkahayı basmadım değil .Hoş değil ...Serinin ilk filmi güzeldi ikinci filmi eh işte üçüncü film ise diğerlerine göre daha alt seviyedeydi.Hossein'in filmde kamera karşısındaki performansı iyiydi.Yalniz bu filmde şöyle bir tutarsızlık var Hossein gibi cahil okumamış bir adam nasıl oluyorda film içindeki filmde uzun senaryoları hafızasında layıkıyla tutabiliyor.Son olarak Köker'in doğa ve manzarası gerçekten güzel ...
Demet Akbağın olduğu her film itici geliyor .Full pack kelime oyunu bir film.Tipik Türk Komedi filmi .Dinle ilgili bazı sahnelerde duaları vs alaya alma ,dinle dalga geçme sahnelerini esefle kınıyorum .Bu yıl izlediğim en rüküş ,kötü ve berbat film .Vakit…devamıDemet Akbağın olduğu her film itici geliyor .Full pack kelime oyunu bir film.Tipik Türk Komedi filmi .Dinle ilgili bazı sahnelerde duaları vs alaya alma ,dinle dalga geçme sahnelerini esefle kınıyorum .Bu yıl izlediğim en rüküş ,kötü ve berbat film .Vakit kaybı...
Kiarostaminin filmlerinin sonu nedense küçük bir mutluluk bırakarak bitiyor.Belgesel tadında Köker'de ve çevre köylerde yaşanmış deprem ve depremin yıkıcı etkilerini konu alan filmimiz 9/10 puanı hakediyor .
İçimden bir OrtaDoğu filmi izlemek geçmişti...Filmi izlerken sinirlerim sinirlerimin üzerine zıpladı...Ahmet'in annesi sürekli ayak işleri yap derken öte yandan ödevini yap deyip dakika başı kesiyor.Kadinin ne çamaşırı bitiyor ne bebek bakması bitiyor ...Nenesi'de öte yandan ayakkabılarını niye çıkarmadın deyip sinir…devamıİçimden bir OrtaDoğu filmi izlemek geçmişti...Filmi izlerken sinirlerim sinirlerimin üzerine zıpladı...Ahmet'in annesi sürekli ayak işleri yap derken öte yandan ödevini yap deyip dakika başı kesiyor.Kadinin ne çamaşırı bitiyor ne bebek bakması bitiyor ...Nenesi'de öte yandan ayakkabılarını niye çıkarmadın deyip sinir uçlarımı tamamen yaktı...Minik bir defter meselesi filmin konusu zorlu yaşam içerisinde Ahmedin disiplinize edilişi ve aşırıya gitmiş disiplin abidesi bir toplum...Pencere ve kapıları yapan dedenin felsefesi yol boyunca konuşması enfesdi.Dedenin konuşmasını keyif alarak dinledim...Minik bir defter meselesi fakat Ahmet için büyük bir mesele .Bir ara defalarca köyden köye koşuşturduğu için eşek bu çocuk demiştim .Eşege binip kapı satan adamın da büyük eşeklerden olduğunu düşündüm ...Köylü komple eşek olabilir .Toplumcu gercekci güzel bir Ortadoğu filmi ama bir o kadar da sinir bozucu ...