10/10 luk bir anime. O kadar sade, o kadar doğal ve o kadar duygu yüklüydü ki film bittiğinde kalakaldım öyle. 45 dakikalık bir anime ama keşke daha uzun sürseydi, çok güzeldi. Hikaye, küçük bir kız olan Hotaru’nun, bir yaz günü…devamı10/10 luk bir anime. O kadar sade, o kadar doğal ve o kadar duygu yüklüydü ki film bittiğinde kalakaldım öyle. 45 dakikalık bir anime ama keşke daha uzun sürseydi, çok güzeldi.
Hikaye, küçük bir kız olan Hotaru’nun, bir yaz günü ormanda kaybolmasıyla başlıyor. Sonra Gin ile tanışıyoruz. Yüzünde hep bir maske, insana dokunursa yok olacak kadar kırılgan ama bir o kadar da sıcak ve içten biri. Hotaru büyüdükçe Gin’in varlığı onun için daha farklı bir anlam kazanıyor ama o lanet, ikisini hep bir mesafede tutuyor.
Anime boyunca atmosfer o kadar güzel yansıtılmış ki, izlerken o sessiz ormanın içinde gerçekten ben de yürüyormuşum gibi hissettim. Ateş böcekleri, yaz esintisi, sakin ama etkileyici müzikler… Her sahne, öyle doğal ve huzur vericiydi ki, keşke hiç bitmese dedim.
Spoiler !!
Ve sonra final… İçten içe böyle bir son bekliyordum ama bu kadar ani, bu kadar basit olması beni tamamen hazırlıksız yakaladı. Gin’in son sözü, Hotaru’ya sarılmak istemesi ve nihayet dokunabildiğinde kaybolması… O an içime oturdu resmen ama aynı zamanda çok güzel bir veda olduğunu düşünüyorum. Sonunda hikaye tamamlanmış gibi hissettirdi.
Romantizm ve doğaüstü öğeleri içeren anime önerileriniz varsa yazabilirsiniz ben çok sevdim başka filmler varsa izlemek isteriim.
🎑 Yine çok satanlar listesinde sıkça karşılaştığımız bir kitapla geldim. Aradığın Şey Kütüphanede Saklı, akıcı ve samimi bir anlatıma sahip. Okurken içine çekiliyorsunuz ve hikâyelerin içinde kendinize dair anlamlar buluyorsunuz. Bu yönüyle sevdim ancak son zamanlarda benzer türde kitaplar okuduğum…devamı🎑 Yine çok satanlar listesinde sıkça karşılaştığımız bir kitapla geldim. Aradığın Şey Kütüphanede Saklı, akıcı ve samimi bir anlatıma sahip. Okurken içine çekiliyorsunuz ve hikâyelerin içinde kendinize dair anlamlar buluyorsunuz. Bu yönüyle sevdim ancak son zamanlarda benzer türde kitaplar okuduğum için biraz tekrar hissi verdi. Yine de okuru yormayan, iyi hissettiren kitapları sevdiğimden, okumalarım arasına böyle kitapları serpiştirmek mantıklı geliyor.
🎑 Kitap beş farklı hikâyeden oluşuyor ve bu hikâyelerin ortak noktası halk merkezinin kütüphanesi. Buraya gelen insanlar aslında kaybettikleri ya da aradıkları bir şeyi bulma yolculuğundalar. Kimisi geçmişiyle yüzleşiyor, kimisi geleceğine yön vermeye çalışıyor. Birbirinden farklı hayatlara sahip olsalar da yolları burada kesişiyor ve kitapların yardımıyla hem kendilerini hem de birbirlerini daha iyi anlamaya başlıyorlar. Bu hikâyeler bana Yeonnam-dong’un Neşeli Çamaşırhanesi'ni hatırlattı; orada çamaşırhane nasıl bir buluşma noktasıysa, burada da kütüphane aynı işlevi görüyor.
🎑 Hikâyeler arasında beni en çok etkileyen birinci hikâye oldu. Sanırım yaş itibarıyla kendime daha yakın hissettiğim için… Kitabın en güzel yanlarından biri de, sıcak ve huzurlu atmosferiyle tam anlamıyla bir “kaçış” sunması. Bir kütüphane köşesinde kaybolmak bazen en güzel huzur olabilir ya, işte bu kitap tam da o hissi veriyor.
🎑 Eğer kitapların yalnızca birer nesne olmadığını, her birinin bir kapı açtığını düşünenlerdenseniz, Aradığın Şey Kütüphanede Saklı tam öyle bir kitap. Rahat huzurlu bir atmosferi var. Okumak isteyenlere tavsiye ederiim 🎐
Açıkçası, filme belirli bir beklentiyle başladım ama ne yazık ki biraz düşük kaldı. Daha iyi aksiyon ve gerilim sunan Kore filmleri varken, bu yapım pek tatmin edici değildi. Oyunculuklar ise filmin en iyi yanıydı. Özellikle Tae Soo karakterini canlandıran Lee…devamıAçıkçası, filme belirli bir beklentiyle başladım ama ne yazık ki biraz düşük kaldı. Daha iyi aksiyon ve gerilim sunan Kore filmleri varken, bu yapım pek tatmin edici değildi.
Oyunculuklar ise filmin en iyi yanıydı. Özellikle Tae Soo karakterini canlandıran Lee Min Ki, genellikle dram ve romantik türdeki yapımlarda gördüğümüz bir isim. Ancak burada, psikopat bir karakteri gerçekten başarılı bir şekilde yansıtmış. Onun olduğu sahnelerde gerildiğimi söyleyebilirim.
Bunun dışında filmde mantık hataları fazlaydı, olay örgüsü zayıftı ve genel olarak çekelim de bitsin havası hakimdi. Bazı sahneler derinlikten yoksundu, altı doldurulmamıştı. Kısacası, üzerine çok fazla konuşulacak bir yapım değil.
Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi, sonunda başlayabildiğim için gerçekten mutluyum. Hem görsel açıdan hem de hikâye anlatımı bakımından inanılmaz bir iş çıkarılmış. Çekildiği dönemi düşününce efektlerin hala bu kadar etkileyici olması da ayrı bir başarı.…devamıYüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi, sonunda başlayabildiğim için gerçekten mutluyum. Hem görsel açıdan hem de hikâye anlatımı bakımından inanılmaz bir iş çıkarılmış. Çekildiği dönemi düşününce efektlerin hala bu kadar etkileyici olması da ayrı bir başarı.
Filmin süresi uzun olduğu için tek seferde bitiremesem de her anına değdi. Hikâye o kadar akıcı ve heyecan vericiydi ki nasıl geçtiğini anlamadım bile. İzlerken sık sık keşke önce kitabını okusaydım diye düşündüm. Bu evrenin her detayını öğrenmek kesinlikle muhteşem olurdu.
Beni en çok etkileyen şeylerden biri atmosferin inanılmaz iyi yansıtılması. Orta Dünya gerçekten varmış gibi hissettiriyor. Karakterlerin her biri özenle işlenmiş, ama özellikle Aragorn, Gandalf ve Frodo’nun yolculukları çok etkileyici. Ayrıca müzikler de filme bambaşka bir ruh katıyor.
Moria sahnesinde de bi gerilmedim değil 😂 Kaosu o kadar iyi yansıtmışlar ki izlerken gözümü ayıramadım. Orklardan kaçış, yıkılan merdivenler ve herkesin son anda kurtulmaya çalışması inanılmaz heyecanlıydı.
Oyunculuklara zaten bir şey diyemiyorum. Hepsi de çok iyi performanslar göstermişler. Ama özellikle Elijah Wood’un Frodo’su çok iyiydi; yüzüğün ağırlığını hissettikçe yüzündeki çaresizlik ve omuzlarındaki yük izleyiciye net bir şekilde geçiyordu. Viggo Mortensen’in Aragorn’u ise tam anlamıyla karizmatik ve lider ruhlu bir karakterdi, her sahnesinde o ağırlığını hissettirdi. En çok bu ikisinin performansını beğendim.
Serinin diğer filmlerine de biran önce izlemeyi düşünüyorum. 🙌🏻💌
Kitap amazonda çok satanlarda olunca bir şans vereyim dedim. Kitabın türü psikolojik gerilim olarak geçiyor. Fakat gerilim hissi pek baskın değildi. Daha çok psikolojik derinliğiyle öne çıkıyor. Konusu oldukça ilgi çekici: Ünlü ressam Alicia Berenson, mutlu bir evliliği varmış gibi…devamıKitap amazonda çok satanlarda olunca bir şans vereyim dedim. Kitabın türü psikolojik gerilim olarak geçiyor. Fakat gerilim hissi pek baskın değildi. Daha çok psikolojik derinliğiyle öne çıkıyor.
Konusu oldukça ilgi çekici: Ünlü ressam Alicia Berenson, mutlu bir evliliği varmış gibi görünürken bir gün kocasını öldürüyor ve o andan itibaren tek kelime etmiyor. Ne bir savunma yapıyor ne de kendini açıklıyor. Sessizliği, olayı daha da gizemli hâle getiriyor ve herkesin kafasında aynı soru beliriyor: Neden?
Alicia, bir psikiyatri kliniğine kapatılıyor ve yıllar boyunca konuşmuyor. Onun sessizliğini bozmak ve gerçeği ortaya çıkarmak isteyen psikoterapist Theo Faber, takıntılı bir şekilde onunla çalışmaya başlıyor.
Kitabın en etkileyici yanı, baştan sona merak duygusunu hep canlı tutması. Bölümler kısa ve akıcı olduğu için bir sonraki sayfada ne olacağını merak edip durmadan okumak istedim. Theo’nun Alicia’ya yaklaşımı, geçmişine dair yaptığı araştırmalar ve kitap boyunca ortaya çıkan ipuçları, hikâyeyi giderek daha da ilgi çekici hâle getirdi.
Ve o son… Kitabın bir sayfasında bi aydınlama yasadim ben şok dkfjdkdk ondan sonra hemen olayları birleştirmeye başladım. Kitabın finali tam anlamıyla bir plot twistti ve beni gerçekten şaşırttı. Son sayfalara geldiğimde şöyle bir düşündüm nasıl oldu bunlar diye.
Psikolojik gerilim sevenler okuyabilir ama bu türde cok okuyan varsa biraz basit kaçabilir. İlk okuyanlar icin daha etkileyici olabilir.
Bu tarz kitap kapaklarına otomatik çekiliyorum sanırım 🤓 Çok hoş ambiyansı var. Gelelim kitabımıza.. İlk söyleyebileceğim şey, tam bir Kore dizisi tadında olmasıydı. Okurken sahneler gözümde canlandı, atmosferi hissettim. Bu açıdan oldukça akıcı ve kolay okunabilen bir kitaptı. Kitabın konusuna…devamıBu tarz kitap kapaklarına otomatik çekiliyorum sanırım 🤓 Çok hoş ambiyansı var. Gelelim kitabımıza.. İlk söyleyebileceğim şey, tam bir Kore dizisi tadında olmasıydı. Okurken sahneler gözümde canlandı, atmosferi hissettim. Bu açıdan oldukça akıcı ve kolay okunabilen bir kitaptı.
Kitabın konusuna gelirsek; yaşlı bir adam ve oğlu, genç bir anne, fark edilmeyi bekleyen bir senarist kız, yakışıklı bir sokak müzisyeni, sevgilisinden yeni ayrılmış genç bir kız ve tabii ki bir kedi... Hepsinin yolu Yeonnam-dong’un Neşeli Çamaşırhanesi'nde kesişiyor.
Başta birbirinden bağımsız kısa öyküler okuyacağımı sanmıştım ama aslında tüm hikâyeler birbiriyle bağlantılıydı. Yazar çok güzel bir atmosfer oluşturmuş; çamaşırhane, birbirinden farklı insanların yollarının kesiştiği, kendilerini bulma sürecinde içlerini döktükleri ve güzel dostluklar edindikleri bir yer hâline gelmiş.
Ben kitabı, Hyunam-dong Kitabevi kadar etkileyici bulmadım ama kötü de değildi. Dediğim gibi, tam bir dizi havasında olduğu için okumaktan çok izlemeyi tercih ederdim. Kitapta en duygusal bulduğum karakter, kardeşi için çabalayan abi oldu. Romantik anlamda ise senarist kız ile sokak müzisyeni arasındaki aşkı çok hoş buldum.
Özellikle sıcak dostluklar, içsel yolculuklar ve biraz da romantizm içeren hikâyeleri sevenler için keyifli bir okuma olabilir.
- Bu sabah ne hissettiğimi biliyor musun? - Hiç bir şey. Tutku yok, kıvılcım yok, inanç yok, sıcaklık yok. - Buna "kötü bir dönem" deme aşamasını çoktan geçtim sanırım. - Artık böyle biri olacağım düşüncesi... ölümden bile kötü. Bugün yemekte…devamı- Bu sabah ne hissettiğimi biliyor musun?
- Hiç bir şey. Tutku yok, kıvılcım yok, inanç yok, sıcaklık yok.
- Buna "kötü bir dönem" deme aşamasını çoktan geçtim sanırım.
- Artık böyle biri olacağım düşüncesi...
ölümden bile kötü.
Bugün yemekte ne yedin?
-Ne bileyim? Salata.
Aynen. Eskiden, hayata karşı bir açlığım vardı.
Artık yok.
Bir şeylerden büyülenebileceğim bir yere gitmek istiyorum.
- Düşüncelerini de kıyafet seçer gibi seçmeyi öğrenmelisin...
Bu gücü geliştirebilirsin.
Hayatını kontrol etmek istiyorsan zihninle başla.
Onu kontrol etmelisin.
Düşüncelerine hakim olamazsan başın hep dertte demektir.
İki günlük okumadan sonra güzel bir kitabın daha sonuna geldim. Yuva tam da ihtiyacım olan kitaplardan biriydi. Belki de uzak, sessiz bir sahil kasabasında, hayatı biraz daha basitleştirerek yaşama fikri her zaman içimde bir yerlerde durduğu içindir. Az eşya, az…devamıİki günlük okumadan sonra güzel bir kitabın daha sonuna geldim. Yuva tam da ihtiyacım olan kitaplardan biriydi. Belki de uzak, sessiz bir sahil kasabasında, hayatı biraz daha basitleştirerek yaşama fikri her zaman içimde bir yerlerde durduğu içindir. Az eşya, az insan, ama bolca kendinle baş başa kalabilme fırsatı…
Kitap kapağı da tam olarak bu hissi yansıtıyor. Daha okumaya başlamadan bile hikâyenin ruhunu hissettiren, içindeki dinginliği ve melankoliyi anlatan bir kapak… O resme bakınca, anlatılan o küçük sahil kasabasının sessizliğini, rüzgârın serinliğini, denizin tuzlu kokusunu hissediyorsunuz. Yalnız ama huzurlu bir atmosfer… Tıpkı kitabın kendisi gibi, kapak da fazlalıklardan arınmış, sade ama güçlü.
Aslında hikâye tam da bu atmosferin içinde geçiyor. Orta yaşlı bir kadın, hayatında yeni bir başlangıç yapma kararı alıyor. Kızı dünyayı keşfetmeye çıkmış, eşi ise Berlin’de kalmıştır. O ise geçmişinden ve alışkanlıklarından uzaklaşarak Kuzey Denizi kıyısındaki küçük bir kasabaya taşınır. Burada ağabeyinin yanında çalışmaya başlar, yeni insanlarla tanışır ve kendi içinde bir yolculuğa çıkar. Roman, bir yandan geçmişle hesaplaşmayı ve değişimi kabul etmeyi işlerken, diğer yandan yalnızlık, aidiyet ve kendini bulma gibi temaları ele alıyor.
Romanın dili de aynı sadelikte. Gereksiz süslemeler yok, her şey tam kararında. Mekân betimlemeleri çok detaylarda boğulmadan, abartıya kaçmadan yazıldığı için rahatlıkla gözümde canlandırabildim. Yazar kelimeleri öyle dikkatli seçmiş ki az ama öz bir anlatımla tüm duyguları anlatıyor. Yuva, tam anlamıyla minimalist bir roman ama içinde taşıdığı duygular oldukça yoğundu. Okurken birçok cümlenin altını çizme ihtiyacı hissettim. Hepsi birbirinden anlamlı, birbirinden gerçekçi düşüncelerdi. Bazılarını birkaç kez dönüp tekrar tekrar okudum.
Bazı kitaplar, isimleriyle bile sizi içine çekmeyi başarır. Yuva'da onlardan biri oldu benim için. Hem adıyla hem atmosferiyle insanı düşündüren, kendi iç yolculuğuna çıkaran bir roman. Hayatın en basit anlarını bile sakince anlatan kitapları seviyorum.
Sabah kahvesinin kokusunu, sahilde bisiklet sürmenin verdiği özgürlüğü, gecenin koyu maviliğini… Tüm bunları süslemeden ama içtenlikle anlatan romanlar bende her zaman iz bırakıyor. Yuva da tam olarak böyleydi. Sakin ama derin. Dolu dolu ama hiç yorucu değil. Bittiğinde bir süre sessizce düşündüren kitaplardan… Ve sanırım ben en çok böyle kitapları seviyorum.
💌 Sonra gerçekten ikiye bölündüğümü düşündüm - bedenimin değil, daha ziyade zihnimin. Belki kalbimin. Kalbim ikiye bölünmüştü, oradaydım ve bambaşka bir yerdeydim. Çok uzaklarda başka bir yerde. Sonra geçti. Geçip gitti, öyle bir hızla geçip gitti ki yanıldığımı düşündüm.
💌 Yolculuk sabahı erken kalktım. Bir kahve içtim, sonra bir kahve daha, gökyüzü kümülüslerle kaplıydı, hava çok sıcak ve boğucuydu, hiç rüzgâr esmiyordu, fırtına öncesinde olduğu gibi. Kahve fincanını yıkadım, şofbeni kapattım, yatağımı topladım. Bütün fişleri prizlerden çıkardım, boş buzdolabının da fişini çektim, ana vanayı kapattım. Bavulumu koridora, kapının yanına koydum. balkona çıkıp bir sigara yaktım. Yağmur yağsın diye bekledim. Öğlene doğru ilk damlalar düştü, asfalttan buhar çıktı, etrafa ıslak toz ve bitki kokusu yayıldı.
Evet.
Bu kadar, sana anlatmak istediğim buydu.
💌 "Senin köklerin nerede, dedi. Ah, sanırım benim köküm yok, dedim. Bana öyle bakma. Bu çok normal. Bazı insanların kökleri vardır, bazılarının yoktur."
💌 Sanki bir suç mahalliymiş, kan gölüne dönmüş ve koca bir ekip gelip tüm izleri yok etmiş gibi eve bir boşluk hakimdi.
Tabula rasa
💌 "Detayları değil, daha ziyade ruh hallerini, mevsimleri, ışığı ya da sıcaklığı hatırlıyorum."
💌 Sevgi. Şefkat. Zor ama hayat ışığım sönmeden önce böyle bir şey yaşayabildiğim için mutluyum.
Minnettarım.
💌 Yaz bana. Ne okuduğunu, ne bulduğunu, neyi elden çıkardığını, neyi elde tuttuğunu anlat, yalnızım ve seni çok özlüyorum.
💌 İnsanlarda dinmek bilmeyen bir açlık, dinmek bilmeyen bir susuzluk var, her seferinde yiyip içebileceklerinden daha fazlasını sipariş ediyorlar, ölçüsüzler, güzel manzaranın karşısında bu güzel manzarayı son kez görüyorlarmış gibi oturuyorlar.
☕️ Geçmişe gidebilseydiniz kiminle buluşmak isterdiniz? Kahve Soğumadan Önce, Japonya’daki küçük bir kafede geçen, zaman yolculuğunu konu alan duygusal bir roman. Bu kafede belirli bir kurala uyan kişiler, geçmişe veya geleceğe kısa bir yolculuk yapabiliyor. Ancak, yolculuğun birkaç önemli şartı…devamı☕️ Geçmişe gidebilseydiniz kiminle buluşmak isterdiniz?
Kahve Soğumadan Önce, Japonya’daki küçük bir kafede geçen, zaman yolculuğunu konu alan duygusal bir roman. Bu kafede belirli bir kurala uyan kişiler, geçmişe veya geleceğe kısa bir yolculuk yapabiliyor. Ancak, yolculuğun birkaç önemli şartı var:
•Sadece kafede bulunan bir sandalyeye oturarak yolculuk yapılabiliyor.
•Yolculuk sırasında kafe dışına çıkılamıyor.
•Geçmiş değiştirilemiyor.
•En önemlisi, kahve soğumadan önce geri dönmek gerekiyor
Öncelikle, bu kitabı ne kadar sevdiğimi söyleyerek başlamak istiyorum. Yazarla ilk tanışmam ama anlatımına bayıldım. Uzun zamandır bu kitabı çok satanlarda görüyordum ve sonunda bir şans vermek istedim. İyi ki de alıp okumuşum.
Roman, dört farklı kişinin hikâyesini anlatıyor: Sevgilisini tekrar görmek isteyen bir kadın, kocasından bir mektup almak isteyen bir eş, kızına geçmişten bir şeyler söylemek isteyen bir anne ve kardeşiyle son kez konuşmak isteyen bir abla…
Beni en çok etkileyen hikâye, anne ve çocuğunun hikâyesi oldu. Gerçekten çok duygusal ve melankolik bir anlatımı vardı, okurken içime dokundu.
Son zamanlarda Japon edebiyatına merak sardım ve bu kitap, sevdiğim slice of life tarzını tam anlamıyla yansıtan bir hikâyeye sahip. Bu türde olan kitapları, dizileri çok seviyorum.Hayatı olduğu gibi anlatan, içtenliğiyle insanın içine işleyen kitapları okumayı seviyorum. Kahve Soğumadan Önce de tam olarak böyle bir kitaptı.
Japon edebiyatını sevmemin nedeni sanırım tam olarak bu. Gerçekleri süslemeden, olduğu gibi anlatıyor. Ne aşırı dram var ne de abartılı olaylar. Bu yüzden bazılarına Japon edebiyatının o mesafeli anlatım tarzı soğuk veya durağan gelebiliyor ama ben tam tersine, bu sadeliğe bayılıyorum.
Yazarın dili de oldukça akıcı, öyle yoğun betimlemelerle sizi yormuyor ama hissettirmek istediği duyguyu doğrudan veriyor. Sanki o kafeye gerçekten gidip o sandalyeye oturmuşsunuz gibi hissettiriyor. O sandalyeye oturur muyum diye de düşünmedim değil kitap boyunca. Çünkü bazen aklıma o ana geri dönebilsem de değiştirsem dediğim zamanlar oluyor ama böyle bir şey olsaydı bile ne yazık ki şimdiki zamanın değiştiremiyorum kitaba göre 😂 olsaydı ama kesin geçmişe giderdim 👀
Kitabın sonunda hissettiklerim o kadar güzeldi ki, yazarın diğer kitabını da hemen okuyacağım. Keşke tüm kitapları biran önce çevrilse 💖
Spoiler içeriyor
"Üzülme," dedi. "Bazen mecbur kalır insan." Fareler ve İnsanlar, John Steinbeck’in en ünlü eserlerinden biri ve gerçekten etkileyici bir hikâyeye sahip. Kitabı okurken insanda hem umut hem de büyük bir hüzün bırakan bir anlatımı var. Basit bir dille yazılmış gibi…devamı"Üzülme," dedi.
"Bazen mecbur kalır insan."
Fareler ve İnsanlar, John Steinbeck’in en ünlü eserlerinden biri ve gerçekten etkileyici bir hikâyeye sahip. Kitabı okurken insanda hem umut hem de büyük bir hüzün bırakan bir anlatımı var. Basit bir dille yazılmış gibi görünse de, alt metni o kadar güçlü ki, üzerine düşündükçe daha da derinleşiyor.
Özellikle George ve Lennie’nin dostluğu beni çok etkiledi. Bir yanda George’un sert ama koruyucu tavrı, diğer yanda Lennie’nin çocuksu saflığı... Lennie’nin koca cüssesiyle aslında bir çocuk kadar masum oluşu, ama bu masumiyetin dünyada ne kadar yer bulabildiği... İşte orası çok ama çok üzücü. Lennie’nin sevdiği şeylere zarar vermesi, istemeden felaketlere yol açması, aslında dünyanın bazı insanlar için ne kadar acımasız olduğunu gösteriyor.
Ama beni en çok etkileyen şey, George ve Lennie’nin hayata tutunmalarını sağlayan hayalleriydi. Belki gerçekleşmesi zordu ama o kadar masumdu ki... Tek istedikleri kendilerine ait bir toprak parçasıydı. Kendi yiyeceklerini ekip biçmek, kimseye muhtaç olmadan gül gibi geçinip gitmek... O küçücük hayal, onların zor ve acımasız dünyasında nefes almalarını sağlayan bir umuttu. Okurken ben de onlarla birlikte o hayalin içinde kayboldum. Ancak Steinbeck, hayata dair acı bir gerçeği gözler önüne seriyor: Her hayal gerçekleşmez.
Ve en çok üzüldüğüm, beni en derinden etkileyen kısım ise George’un Lennie’yi öldürmesi oldu. Hiç beklemiyordum, benim için büyük bir sürprizdi ama ne yazık ki acı bir sürpriz... Hep George’un, Lennie ne yaparsa yapsın onu kurtaracağını düşünmüştüm. Onu her zaman koruyan, her zorluktan çekip çıkaran George’un, en sonunda böyle bir karar almak zorunda kalması...
Bana göre Fareler ve İnsanlar, insanın hayalleriyle, gerçeklerle ve yalnızlıkla yüzleştiği bir hikâye. Basit gibi görünen karakterlerin içinde aslında çok derin yaralar var. Kitabı kapattıktan sonra uzun süre etkisinden çıkmak zor oldu.🥹💔