Companion benim için baya rahatsız edici ama bir o kadar da zeki bir filmdi. İlk başta klasik bir ilişki gerilimi gibi başlıyor. Hani şu “bir şeyler ters ama kimse açık açık söylemiyor” havası. Sonra film yavaş yavaş maskeyi indiriyor ve…devamıCompanion benim için baya rahatsız edici ama bir o kadar da zeki bir filmdi. İlk başta klasik bir ilişki gerilimi gibi başlıyor. Hani şu “bir şeyler ters ama kimse açık açık söylemiyor” havası. Sonra film yavaş yavaş maskeyi indiriyor ve diyorsun ki, tamam, burası artık duygusal manipülasyon laboratuvarı. Benim en çok hoşuma giden şey şu oldu: Film sana güven vermiyor. Karakterlere güvenemiyorsun, anlatılana güvenemiyorsun, hatta kendi yorumuna bile güvenemiyorsun. Sürekli “acaba mı?” modundasın. Bu da izlerken insanı diken üstünde tutuyor. Teması baya karanlık aslında. Yalnızlık, bağımlılık, birine tutunma ihtiyacı… Ama bunu romantize etmiyor. Tam tersine, birini “tamamlayıcı” gibi görmenin ne kadar tehlikeli olabileceğini suratına çarpıyor. Aşk diye paketlenen şeyin altında kontrol, korku ve güç savaşı olabiliyor. Atmosferi de baya soğuk. Mekânlar, ışık, karakterlerin birbirine bakışı… Her şey sanki bilinçli olarak mesafeli. Bu da filmin duygusal olarak seni rahat bırakmamasını sağlıyor. Ben izlerken içim daraldı açıkçası, ama kötü anlamda değil. Rahatsız eden ama düşündüren bir daralma. Eksisi şu: Yavaş ilerliyor. Sabırsız biriysen “bir şey olsun artık” diyebilirsin. Ama bence o yavaşlık bilinçli. Seni karakterle birlikte o sıkışmışlığa sokuyor. Genel olarak ben beğendim. Eğlenceli değil. Tatlı hiç değil. Ama zeki ve rahatsız edici. İzledikten sonra da kafanın içinde biraz dönüyor. Bazı filmler sadece izlenir, bazıları da insanın içine küçük bir huzursuzluk bırakır. Bu ikinci gruptan.
Bu film resmen “insan kendi panik duygusundan nasıl korkar”ın sinema hali. Koca korku filmi yapmışlar ama ortada ne katil var ne cin. İki kardeş yüzme havuzunun kapağı kapanınca içeride mahsur kalıyor ve olay tamamen psikolojik gerilime dönüyor. İlk başta “tamam…devamıBu film resmen “insan kendi panik duygusundan nasıl korkar”ın sinema hali. Koca korku filmi yapmışlar ama ortada ne katil var ne cin. İki kardeş yüzme havuzunun kapağı kapanınca içeride mahsur kalıyor ve olay tamamen psikolojik gerilime dönüyor. İlk başta “tamam ya çıkarlar birazdan” diyorsun, sonra süre uzadıkça sen de daralmaya başlıyorsun. En sevdiğim kısmı şu: Film aksiyonla değil çaresizlikle geriyor. Soğuk su, oksijen kaygısı, yardım gelmeyecek hissi… İnsan beyninin “ya ölürsem” diye kendini yavaş yavaş yemesi. Gerilim jumpscare’le değil, sessizlikle geliyor. Havuzun o klostrofobik hissi gerçekten rahatsız edici. Ama dürüst olayım, bazı yerlerde “abarttınız” dedim. Karakterlerin bazı kararları insanı sinirlendiriyor. Panik tamam da, bazen mantık tatil yapmış gibi. Yine de film küçük bir mekânda bu kadar stres yaratmayı başarıyor, ona laf yok.
Genel olarak: Büyük beklentiyle izlersen hayal kırıklığı olabilir ama psikolojik gerilim seviyorsan fena değil. Film bittikten sonra yüzme havuzuna bakış açın biraz değişiyor, en azından ben bir süre kapaklara şüpheyle bakıcam. İnsan bazen sudan değil, kapalı kalmaktan korkuyor.
Pearl izlerken şunu düşündüm: Bu kızın derdi “ünlü olayım” değil, “beni biri gerçekten görsün” derdi. Ama tabii bunu anlatma şekli biraz… cinayetli. Film aslında kanlı bir korku filmi gibi duruyor ama bence bayağı trajik. Pearl’ün o çiftlikte sıkışmışlığı, hasta babası,…devamıPearl izlerken şunu düşündüm: Bu kızın derdi “ünlü olayım” değil, “beni biri gerçekten görsün” derdi. Ama tabii bunu anlatma şekli biraz… cinayetli. Film aslında kanlı bir korku filmi gibi duruyor ama bence bayağı trajik. Pearl’ün o çiftlikte sıkışmışlığı, hasta babası, baskıcı annesi, savaş dönemi… Hepsi üst üste gelince kızın kafası “normal insan ayarları”ndan çıkmış. Özellikle o yemek masası sahnesi var ya, annesiyle yüzleştiği an. Orada korkudan çok acı hissettim. Çünkü Pearl kötü olmaya çalışmıyor, sadece içindeki karanlığı bastıramıyor. En rahatsız edici ama en iyi sahne bence uzun monolog kısmı. Kamera yüzünden kaçmıyor, biz de kaçamıyoruz. O sırada şunu fark ediyorsun: Pearl aslında hasta, yalnız ve fark edilmek için çırpınıyor. Ama bunu sağlıklı bir şekilde yapacak duygusal kapasitesi yok. Sonuç? İnsanları öldürmek gibi biraz… aşırı bir çözüm. Filmin renk paleti aşırı canlı, neredeyse masalsı. Tam bir tezat. Dışarıda güneşli bir çiftlik, içeride çürüyen bir zihin. Bu kontrastı bayağı sevdim. Klasik jumpscare’lerle korkutmak yerine psikolojik olarak huzursuz ediyor. Kısacası, ben filmi sadece “seri katil origin story” olarak görmedim. Daha çok bastırılmış hayallerin ve yalnızlığın insanı nasıl çürüttüğünü anlatıyor. Pearl’ü savunmuyorum tabii, ama anlamaya çalıştım. Ve işin kötüsü, biraz anladım. Son sahnedeki o gülümseme… İnsan izlerken geriliyor ama bir yandan da “Bu kız zaten en başından kırılmıştı” diyorsun. Korkudan çok hüzün bıraktı bende.
Bu film ilk iki filme göre daha “cinli ev” değil de “lanetli dava dosyası” gibi. O klasik karanlık ev, dolap kapağı gıcırtısı falan yerine bu sefer mahkeme, soruşturma, büyü mevzuları var. Korku kısmı azalmış, dedektiflik artmış. Sanki korku filmi izlemiyorum…devamıBu film ilk iki filme göre daha “cinli ev” değil de “lanetli dava dosyası” gibi. O klasik karanlık ev, dolap kapağı gıcırtısı falan yerine bu sefer mahkeme, soruşturma, büyü mevzuları var. Korku kısmı azalmış, dedektiflik artmış. Sanki korku filmi izlemiyorum da paranormal suç dizisi izliyorum gibi hissettim. Ed ve Lorraine yine ortalıkta tabii. Özellikle Lorraine’in hissetmeleri, vizyon görmeleri falan biraz fazla “tamam artık anladık özel güçlerin var” seviyesine gelmişti. İlk filmlerde daha gizemliydi, burada daha süper kahraman gibiydi. O gizem azalınca gerilim de biraz düşmüş. Kötü mü? Değil. Ama ilk iki filmdeki o iç daraltan atmosfer yok. Jumpscare var ama insanın içine işleyen korku pek yok. Daha çok “lanet nasıl başladı, kim yaptı” merakı üzerinden gidiyor. Yani korkudan çok hikâye merak ettiriyor. Benim için ortalama bir devam filmi oldu. Evde ışıkları kapatıp tırnak yiyerek izlemedim, daha çok battaniye altında “hadi bakalım kim suçlu” modundaydım. İlk film kadar etkileyici değildi ama tamamen zaman kaybı da değil. Orta karar, fazla beklentiye girmezsen üzmez.
Saniyede 5 Santimetre izlerken kendimi romantik bir başyapıt izleyecekmişim gibi hazırlamıştım. Meğer iki saat boyunca tren kaçırma, kar yağışı ve suskunluk izleyecekmişim. Film bitince içimde büyük bir boşluk oluştu ama o “sanatsal” boşluktan değil, gerçekten sıkıldığım için oluşan boşluk. Görseller?…devamıSaniyede 5 Santimetre izlerken kendimi romantik bir başyapıt izleyecekmişim gibi hazırlamıştım. Meğer iki saat boyunca tren kaçırma, kar yağışı ve suskunluk izleyecekmişim. Film bitince içimde büyük bir boşluk oluştu ama o “sanatsal” boşluktan değil, gerçekten sıkıldığım için oluşan boşluk.
Görseller? Evet, kartpostal gibi. Gökyüzü desen tablo, sakura sahneleri zaten estetik yarışmasına katılsa derece alır. Ama bir yerden sonra şunu düşündüm: Manzara izlemek istesem belgesel açardım. Hikâye neredeyse fısıltı seviyesinde ilerliyor. Karakterler konuşmuyor, konuşsa da iç ses. İç ses de içimde yankı yapmadı açıkçası. Takaki’nin o bitmeyen geçmişe takılı kalma hali bir noktadan sonra romantik değil, yorucu geldi. Hayat devam ediyor kardeşim, sen hâlâ tren raylarına bakıyorsun. Film bana aşkın imkânsızlığını anlatmak istemiş olabilir ama ben daha çok iletişimsizlik belgeseli izliyormuşum gibi hissettim. Anlatmak istediği şey kötü değil aslında. Zaman, mesafe, kaçırılmış anlar… Bunlar güçlü temalar. Ama tempo o kadar ağır ki, duygu bana geçmeden sahne geçiyor. Dram var ama içime oturmadı. Sanki film “hisset” diyor ama hissetmem için malzeme vermiyor. Kısacası estetik olarak güzel, duygusal olarak bana uzak. İzlerken saygı duydum ama sevmedim. Bazen bir film çok narin olur ama insanın kalbine dokunmaz. Bu da benim için öyleydi.
Peşimdeki Şeytan bence klasik bir korku filminden çok, lanet gibi dolaşan bir paranoya hikayesi. Filmdeki “şey” aslında koşmuyor, zıplamıyor, bağırmıyor. Sadece yürüyor. Ağır ağır. Ama hep geliyor. Ve bu yavaşlık daha korkunç çünkü kaçamayacağını biliyorsun. Bugün değilse yarın yakalayacak. Ben…devamıPeşimdeki Şeytan bence klasik bir korku filminden çok, lanet gibi dolaşan bir paranoya hikayesi. Filmdeki “şey” aslında koşmuyor, zıplamıyor, bağırmıyor. Sadece yürüyor. Ağır ağır. Ama hep geliyor. Ve bu yavaşlık daha korkunç çünkü kaçamayacağını biliyorsun. Bugün değilse yarın yakalayacak. Ben filmi izlerken en çok şu fikir rahatsız etti: Tehlike, en yakınındaki insanın yüzünde gelebiliyor. Annen gibi, arkadaşın gibi, tanımadığın biri gibi… Sürekli arkana bakma hissi yaratıyor. Güven duygusunu söküp alıyor resmen.
Ayrıca filmdeki cinsellik meselesi bayağı metaforik. Lanet bulaşıyor. Korunma, sorumluluk, gençlikte yapılan hatalar… Hepsi arka planda. Ama film bunu vaaz vererek değil, soğuk bir atmosferle yapıyor. Müzikleri de ayrı bir gerilim kaynağı. O elektronik, huzursuz eden soundtrack insanın içine işliyor. En sevdiğim tarafı şu: Film bağırarak korkutmuyor. Sessizlikle, boş sokaklarla, geniş planlarla korkutuyor. Arkada biri var mı diye gözün sürekli ekranın köşelerini tarıyor. Paranoyak oluyorsun. Yani ben oldum. Sonu da net bir rahatlama vermiyor. O gölge gerçekten var mı, yok mu, hâlâ peşlerinde mi? Film sana “tamam bitti” demiyor. Çünkü bazı korkular bitmez. Sadece birine devredilir.
Kısacası, bu film jumpscare bağımlısı değil, kaygı bağımlısı. İzledikten sonra insan bir süre arkasına bakmadan yürüyemiyor. Gece tek başına eve dönüyorsan ekstra keyifli olur. Tabii “keyif” kelimesini burada biraz zorlayarak kullanıyorum.
Film başta baya umut veriyor. Yeni ev, yeni başlangıç, hafif gotik bir atmosfer. Duvarın arkasından çıkan oda fikri gerçekten sağlam. “Ne dilersen gerçekleşiyor” konsepti her zaman çalışır çünkü insan doğası zaten kendini sabote etmeye programlı. Ama film asıl gücünü psikolojik…devamıFilm başta baya umut veriyor. Yeni ev, yeni başlangıç, hafif gotik bir atmosfer. Duvarın arkasından çıkan oda fikri gerçekten sağlam. “Ne dilersen gerçekleşiyor” konsepti her zaman çalışır çünkü insan doğası zaten kendini sabote etmeye programlı. Ama film asıl gücünü psikolojik taraftan alıyor. Özellikle çocuk meselesi üzerinden. Dileklerin bedeli var temasını yavaş yavaş işliyor. İlk başta masum görünen isteklerin nasıl takıntıya, sonra korkuya dönüştüğünü izliyorsun. O noktada film gerilimden çok duygusal bir trajediye kayıyor. Sorun şu: Konsept aşırı iyi ama derinlik tam açılmıyor. Daha karanlık olabilirken biraz güvenli sularda kalıyor. Yine de final kısmı insana “keşke bazı şeyleri hiç istemeseydik” hissini güzel veriyor. Kısacası bu film jumpscare bağımlısı korku değil. Daha çok arzu, kayıp ve kontrol saplantısı üzerine bir gerilim. Büyük bir başyapıt mı? Değil. Ama fikir olarak baya sağlam ve atmosferi akılda kalıyor
Megan Is Missing izledikten sonra bir süre boş boş duvara baktım. Korku filmi diye açıyorsun ama aslında yüzüne tokat gibi çarpan bir gerçeklik izliyorsun. Jumpscare yok, efekt yok, ama rahatsızlık seviyesi tavan. Çünkü olan şeyler “fazla gerçek”. Film boyunca Megan’ın…devamıMegan Is Missing izledikten sonra bir süre boş boş duvara baktım. Korku filmi diye açıyorsun ama aslında yüzüne tokat gibi çarpan bir gerçeklik izliyorsun. Jumpscare yok, efekt yok, ama rahatsızlık seviyesi tavan. Çünkü olan şeyler “fazla gerçek”. Film boyunca Megan’ın o umursamaz, biraz da ergen tripli halleri var ya… Başta insan “abartıyorlar” diyor. Sonra internetin ne kadar tehlikeli bir yer olabileceğini yavaş yavaş suratına sürüyorlar. Özellikle son 20 dakika… Orası bildiğin psikolojik işkence. İzlerken midem düğümlendi. Görmek istemiyorsun ama gözünü de alamıyorsun. İğrenç olduğu için değil, çaresiz olduğu için. Bence film teknik olarak mükemmel değil. Oyunculuklar yer yer amatör duruyor. Ama zaten o amatörlük hissi daha da gerçek yapıyor. Sanki bir film izlemiyorsun da kayıp birinin arşivini karıştırıyorsun gibi. Bu film bana korkudan çok huzursuzluk verdi. Ve en kötüsü, “Bu kadar da olmaz” diyemiyorsun. Çünkü oluyor. Bu yüzden sevmedim demek zor, ama bir daha izler miyum? Asla. Bir kere yetti. Sinir sistemim teşekkür etmiyor hâlâ.
3-Iron izlerken insanın içinden şu geçiyor: Bu adamlar gerçekten konuşmadan da film yapabiliyormuş demek ki. Diyalog neredeyse yok ama sessizlik öyle boş bir sessizlik değil, resmen karakter gibi ortada dolaşıyor. Film bana göre “var olmak ama görünmemek” üzerine kurulmuş. Çocuk…devamı3-Iron izlerken insanın içinden şu geçiyor: Bu adamlar gerçekten konuşmadan da film yapabiliyormuş demek ki. Diyalog neredeyse yok ama sessizlik öyle boş bir sessizlik değil, resmen karakter gibi ortada dolaşıyor.
Film bana göre “var olmak ama görünmemek” üzerine kurulmuş. Çocuk boş evlere giriyor, ama hırsız gibi değil. Sanki o evlerde kısa süreliğine bir hayalet gibi yaşıyor. Kırık şeyleri tamir ediyor, çamaşır yıkıyor, iz bırakmadan gidiyor. Toplumun dışında kalmış birinin, başkasının hayatına usulca dokunması gibi. Kadın karakterle kurulan bağ ise tuhaf derecede sakin. Aşk var ama bildiğimiz o gürültülü, dramatik türden değil. İki kırık insanın birbirini sessizce anlaması gibi. Konuşmuyorlar ama bakışlar yeterli oluyor. Normal filmlerde olsa “biriniz artık bir şey söylesin” diye bağırırdım, burada garip şekilde susmalar doğru geliyor. Filmin sonlarına doğru gerçeklik biraz kayıyor. Fizik mi, metafor mu, yönetmen bize oyun mu oynuyor belli değil. Ama o belirsizlik filmin ruhuna yakışıyor. Net cevap yok. Zaten hayatın kendisi de net değil. Benim gözümde 3-Iron, izleyeni yormayan ama içten içe kemiren bir film. Bittiğinde “ne izledim ben” diyorsun ama kötü anlamda değil. Daha çok, birinin omzuna hafifçe dokunup kaybolması gibi bir his bırakıyor. Çok bağırmadan, çok açıklamadan, insanın içine sızıyor. Sessizliğin bu kadar dolu olabileceğini hatırlatan filmlerden. İnsan bazen konuşmadan da anlaşılabiliyormuş.
Bu film tam olarak “ilk film yetmedi mi” sorusunun sinematik cevabı gibi. İlk filmde gençler yanlış eve girip kör adamdan saklanmaya çalışıyordu; bu filmde ise hikâye tersine dönüyor ve olaylar doğrudan adamın etrafında gelişiyor. Artık sadece bir ev gerilimi değil,…devamıBu film tam olarak “ilk film yetmedi mi” sorusunun sinematik cevabı gibi. İlk filmde gençler yanlış eve girip kör adamdan saklanmaya çalışıyordu; bu filmde ise hikâye tersine dönüyor ve olaylar doğrudan adamın etrafında gelişiyor. Artık sadece bir ev gerilimi değil, karakterin geçmişi ve karanlığı işin merkezinde. Kör adam karakteri hâlâ inanılmaz rahatsız edici. Adam görmüyor ama herkesi görüyor gibi. Ev desen zaten başlı başına travma merkezi. Film boyunca karanlık, dar alanlar ve o bitmeyen sessizlik insanın omzuna biri nefes alıyormuş hissi yapıyor. Gerilim kısmı gerçekten iyi, kalp atışını hızlandırıyor. Ama senaryo tarafı biraz “tamam artık yeter” dedirtiyor. Bazı şeyler fazla abartı, bazı motivasyonlar da bayağı sorgulatıyor. Şiddet dozu ilk filme göre daha yüksek. Film korkutmaktan çok rahatsız etmeye oynuyor. Ve bunu da başarıyor, çünkü izlerken “kim iyi kim kötü” kafası allak bullak oluyor. Kimse masum değil herkes karanlık. Benim gözümde ilk film daha taze ve daha zekiydi. Bu devam filmi ise daha sert daha karanlık ama biraz daha zorlama. Yine de gerilim seviyorsan izlenir. Ama huzurlu bir akşam planın varsa bu film pek o kategoriye girmiyor.