"Çünkü kendi dilinden dahi rüya görmesine izin vermez." Kitap 3 bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Parhesia kavramının tanımına ve kapsamına değiniyor. Toplum zihniyeti ve sosyolojisini anlatıyor. İslâm düşüncesinde tevhid ve peygamberlerin aydınlık mücadelesine giriş yapıyor. İkinci bölümde tarihin devrimci peygamberlerini farklı…devamı"Çünkü kendi dilinden dahi rüya görmesine izin vermez."
Kitap 3 bölümden oluşuyor.
Birinci bölümde Parhesia kavramının tanımına ve kapsamına değiniyor. Toplum zihniyeti ve sosyolojisini anlatıyor. İslâm düşüncesinde tevhid ve peygamberlerin aydınlık mücadelesine giriş yapıyor.
İkinci bölümde tarihin devrimci peygamberlerini farklı bir bakış açısıyla ele alıyor.
Üçüncü bölümde ise Muhammed peygamberin tarihi devriminden, toplumdaki korku ve kaostan ve medine sözleşmesini anlatıp bu konuları birleştiriyor.
Yani bölünen bir toplumun inşası ancak medine sözleşmesi ile bina edilebilir görüşünü ortaya atıyor yazar. Kitabın ekler bölümünde de asıl konu olan Kürtler, toplumsal narsisizm ve kötü ruhların oyunundan bahsediyor.
70 sayfalık bir kitap. Denk gelirseniz bi bakın. Farklı kitaplara ve görüşlere açık olursanız ölmezsiniz.
🎬 : Özgürlük Yazarları 📅 : 2007 🎭 : Gençlik, Drama ⬆️ : 7.5/10 🗣 : Türkçe Dublaj İdealist öğretmen Erin, çok başka dünyalardan gelen karakterlerle uğraşmak zorundadır. Aslında farklı ırklardan gelen bu öğrenciler için okul, sadece yaşları gereği orada…devamı🎬 : Özgürlük Yazarları
📅 : 2007
🎭 : Gençlik, Drama
⬆️ : 7.5/10
🗣 : Türkçe Dublaj
İdealist öğretmen Erin, çok başka dünyalardan gelen karakterlerle uğraşmak zorundadır. Aslında farklı ırklardan gelen bu öğrenciler için okul, sadece yaşları gereği orada bulunmak zorunda oldukları bir yerdir. Erin, kendi yöntemleri ile onlara yakınlaşmaya çalışsa da bu niyeti daha da büyük tepkilere yol açar.
"Iki kişiden ancak arkadaş olur; çift üç kişiden oluşur." 🤔🤦🏻♀️ Adam Phillips ciddi, psikanalitik bir yaklaşımla alaycı, denemeci bir yaklaşımı birleştiriyor tekeşliliğe bakarken. "Dışlama" üzerine kurulmuş gibi görünen bu yapının aslında daima kendisinden başka şeyleri içereceğini , sadakatin ihanete, bağlılığın…devamı"Iki kişiden ancak arkadaş olur; çift üç kişiden oluşur." 🤔🤦🏻♀️
Adam Phillips ciddi, psikanalitik bir yaklaşımla alaycı, denemeci bir yaklaşımı birleştiriyor tekeşliliğe bakarken. "Dışlama" üzerine kurulmuş gibi görünen bu yapının aslında daima kendisinden başka şeyleri içereceğini , sadakatin ihanete, bağlılığın sadakatsizliğe durmadan dönüşeceğini, ve tanımı gereği "iki kişilik" bir kurum olan tekeşliliğin ebedi bir "üçüncü" olmadan yapamayacağını söylüyor."😬😒
Bu ne biçim bir kitaptı öyle... Hiç ama hiç beğenmedim. Başlık ilgimi çektiği için okudum. Beklentimi karşılamadı. Bir de fikirleri ve üslubu yüzünden mi bilemedim ama yazdıklarını okuduğumda kafamda bir şey oluşmadı. Çok havada kalmış yazdıkları. Çok eşliliği empoze etmeye çalışmış gibi. Her sayfası özlü söz yazılmış gibi kısa kısa açıklanmamış sözler var. Onları okuyunca da bir anlam veremiyorsunuz. Ben beğenmedim.👎🏻
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanırız. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun “gönderen”inin adı verilmemiştir. Mektubun başında tek bir hitap vardır: “Sana, beni asla tanımamış olan sana”. Ayrıca…devamıBilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanırız. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun “gönderen”inin adı verilmemiştir. Mektubun başında tek bir hitap vardır: “Sana, beni asla tanımamış olan sana”. Ayrıca mektupta, adın belirtilmemiş olmasına rağmen, yazanı mektubun alıcısına “onu hep delice sevmiş bir kadın” olarak tanıtabilecek en ufak bir ipucu da bulunmamaktadır. Oysa kadın ile erkek –onun kimliği, en azından “roman yazarı R.” olarak bellidir– karşılaşmışlardır; hatta kadının genç kızlık döneminde çok kısa süre, birkaç gün ve gece, birlikte olmuşlardır ve bu birliktelikten bir çocuk da dünyaya gelmiştir. Ama buna rağmen mektup boyunca kadının dile getirdiği şu söylemle hep karşılaşırız: “Sen, beni asla tanımadın!” Buradaki “ben”, erkeğe delice âşık olan “ben”dir ve erkek, onu bu niteliği ile hiç tanımamıştır. Onun için bu “ben”, hayatına giren öteki kadınlardan –ki, bunların sayısı hayli kabarıktır!– hiçbir farkı bulunmayan bir bendir.
Kadın, kısa beraberliklerinde ona yıllardır âşık olduğunu hiçbir zaman söylemez. Söylediği takdirde, erkeğe paylaşılmamış bir derin duygudan ötürü sorumluluk yükleyebileceğinden korkar. Zaten ondan bir çocuğu olduğunu da aynı nedenle gizler. Çünkü kadına göre yaşadığı aşk, ancak karşısındaki erkek tarafından bu boyutta anlaşılabildiği takdirde bir “karşılıklı aşk” olabilecektir. Bu olmadığı takdirde kadın, büyük tutkusunu hep bir “bilinmeyen” olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır.
Zweig, bu metninde aşkın psikolojik çözümlemesini yalnızca tek kişinin iç dünyasından yola çıkarak yapmıştır. Dikkat edilirse, bu cümleyi kurarken “taraflardan yalnızca birinin iç dünyasından yola çıkarak” demedim; çünkü bu aşk öyküsünde “taraflar” değil, sadece tek bir “taraf” var.
Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi? Bu, her okurun tek başına cevap vermek zorunda olduğu bir soru ve kanımca hiç de kolay olmayabilir; çünkü Zweig’ın bu metin aracılığı ile insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa çıkmış olması ve bu yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması gibi bir ihtimal de var!
Kitap; evlilik dışı istenmeyen bir gebelik yaşayan kadının psikolojisini işliyor. Ve bunu çok iyi başarmış yazar. Gerek Tanrı'yla çatışmasını gerek doğmamış çocuğuyla olan diyaloğu gerek kendi yaşama biçimi... Çok güzel anlatmış.👍🏻 Kitabın arka kapak yazısında da yazar not düşmüş: Kuşkulanmaktan…devamıKitap; evlilik dışı istenmeyen bir gebelik yaşayan kadının psikolojisini işliyor. Ve bunu çok iyi başarmış yazar.
Gerek Tanrı'yla çatışmasını gerek doğmamış çocuğuyla olan diyaloğu gerek kendi yaşama biçimi... Çok güzel anlatmış.👍🏻
Kitabın arka kapak yazısında da yazar not düşmüş:
Kuşkulanmaktan korkmayana, bıkıp usanmadan ve ölüm tehlikesine aldırmadan nedenleri arayana, hayat verme ya da bunu geri çevirme bilmecesini kendi kendine sorana bu kitap bir kadın tarafından tüm kadınlara adanmıştır.💓
📖Kitaptan bi kesit:
Diyor ki : «Kendini çocuk için feda edeceğin yerde çocuğu kendin için feda etmekle doğru bir şey yaptığını söyleyip seni avutmaya çalışmaya kalkmayacak kadar iyi tanıyorum seni. Bir kadının bir tavuk olmadığını, her tavuğun yumurtasından civciv çıkmadığını, kiminin kuluçkaya yatmaktan kaçtığını, kiminin de kendi yumurtasını içtiğini benden daha iyi bilirsin sen.
Bu yüzden tavukları suçlamıyoruz, tıpkı depremler, hastalıklar yoluyla ölüme yol açtığı için doğayı suçlamadığımız gibi. Doğanın ve tavukların bu kıyıcılığında çok gerçek bir mantık, bir bilgelik olduğunu anımsatmaya kalkmayacak kadar da tanıyorum seni: her varolma olasılığı gerçek bir varlığa dönüşecek olsaydı yersizlikten tümümüz ölürdük. Sen benden daha iyi bilirsin, yeri doldurulamayacak kimse yok yeryüzünde. Homeros, Leonar do da Vinci, İsa ve daha bir çokları doğmamış olsalardı da dünya dönmesini sürdürürdü. Yitirmek istediğin çocuk geride bir boşluk bırakmadı, ne topluma ne de dünyanın geleceğine bir zararı oldu. Yalnız, her türlü ölçünün ötesinde seni yaraladı bu olay, çünkü belki hiç de trajedi olmayan bir trajediyi kafanda büyüttün. (Zavallı sevgilim, düşünebilmenin acı çekmek, kafalı olmanın mutsuz olmak demek olduğunu öğrendin. Ama üçüncü, daha temel bir nokta gözünden kaçmış: Acı, yaşamın tadı tuzudur, acı çekmeseydik insan olmazdık!) Sonuç seni avutmak için değil, seni kutlamak için yazıyorum bu mektubu. Gebeliğin, analığın tutsaklığını silkip attığın için değil, başkalarına olan gereksinmene, bu arada Tanrı’ ya olan gereksinmene de boyun eğmemeyi başardığın için. Bana bunun tam karşıtı oldu. Evet evet. Bu son aylar içinde, Tanrı'ya inananlara karşı böylesine bir gıpta büyüdü ki içimde, bir tür çağrıya dönüştü. Bu çağrıya boyun eğdim. Ne denli yorulduğumu ayrımsayınca anladım bunu. Tanrı, tüm kırılmış parçaları yeniden bir birine yapıştıran bir ünlem işareti; kişi inanıyorsa eğer, demek ki, çok yorulmuştur ve yaşamını tek başına yönetecek durumda değildir.📚 (🤔)
SON...🎈
Sonra onlar bir gün gelip Diliniz bu, dediler. Göz yaşlarımız bozuldu. Ağaçlarımız sularımız kuşlarımız Bir günde geçmişinden oldu. Günün haritasını yitirdik Gece yorgunluğumuz değil Yüksek sesle geldiler hep Yataklarımızda bilmediğimiz acılar Şarkılarımızı küçük düşürdüler Bir boğuk zaman camlarımızda Çocuklarımız evler…devamıSonra onlar bir gün gelip
Diliniz bu, dediler.
Göz yaşlarımız bozuldu.
Ağaçlarımız sularımız kuşlarımız
Bir günde geçmişinden oldu.
Günün haritasını yitirdik
Gece yorgunluğumuz değil
Yüksek sesle geldiler hep
Yataklarımızda bilmediğimiz acılar
Şarkılarımızı küçük düşürdüler
Bir boğuk zaman camlarımızda Çocuklarımız evler yabancısı
Onurumuzdan bir yalnızlık yaratıp
Kalbiniz artık bu, dediler...
🎬Aura Yönetmenleri: Gani Rüzgar Şavata, Orhan Oğuz İMDb : 5,3/10 Tarikatı tarafından kesilen ceza sonucu Haydar'ın yollara düşmek dışında bir seçeneği kalmamıştır. Karşısına aynı şekilde yollara mahkum edilmiş olan Yezide çıkıverir. Yolları kesişen ikili hafif hafif birbirlerine yaklaşırlar. Yetim kalmış…devamı🎬Aura
Yönetmenleri: Gani Rüzgar Şavata, Orhan Oğuz
İMDb : 5,3/10
Tarikatı tarafından kesilen ceza sonucu Haydar'ın yollara düşmek dışında bir seçeneği kalmamıştır. Karşısına aynı şekilde yollara mahkum edilmiş olan Yezide çıkıverir. Yolları kesişen ikili hafif hafif birbirlerine yaklaşırlar. Yetim kalmış olan Yezide’nin de içinde bulunduğu koşullar son derece zordur. Paylaştıkları ortak kaderin daha da yakınlaştırdığı ikili, sessiz bir aşkın içine duhul olurlar. Artık ayrı ayrı değil, aynı aurayı paylaşacaklardır; aşkın aurasını...
*alıntı*
Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür hanım,…devamıHer şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?
Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?
Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?
Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür?
Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?
Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?