Açtı çicek,gün doğdu,her yer rengarenk oldu Aşkımdan kaç erek yanan aleve kalındı Ben Gülüm gül yüzüm yarım hiç bir zaman solmaz Benim gibi güzeli böyle sevmemek olmaz Yarım sevmemek olmaz Dağlarda kar istenir.ağaçta bar istenir Kendine çok güvenme,üstüne yar istenir…devamıAçtı çicek,gün doğdu,her yer rengarenk oldu
Aşkımdan kaç erek yanan aleve kalındı
Ben Gülüm gül yüzüm yarım hiç bir zaman solmaz
Benim gibi güzeli böyle sevmemek olmaz
Yarım sevmemek olmaz
Dağlarda kar istenir.ağaçta bar istenir
Kendine çok güvenme,üstüne yar istenir
Ben Gülüm gül yüzüm yarım hiç bir zaman solmaz
Benim gibi güzeli böyle sevmemek olmaz
Yarım sevmemek olmaz
Dağlardan inmiyorum,küsmüşüm barışmıyorum
Herkesten güzel benim,lakin hiç konuşmuyorum
Ben Gülüm gül yüzüm yarım hiç bir zaman solmaz
Benim gibi güzeli böyle sevmemek olmaz
Yarım sevmemek olmaz
Kitap, bir idam mahkumunun içsel monologları üzerinden, ölümün kaçınılmazlığıyla yüzleşmenin getirdiği duygusal ve felsefi çalkantıları oldukça samimi ve çarpıcı bir şekilde yansıtıyor. Ölümün yalnızca bir an değil, insanın zihninde günlerce, haftalarca yankılanan bir çılgınlık olduğunu hissettiriyor. Mahkum, celladından önce kendi…devamıKitap, bir idam mahkumunun içsel monologları üzerinden, ölümün kaçınılmazlığıyla yüzleşmenin getirdiği duygusal ve felsefi çalkantıları oldukça samimi ve çarpıcı bir şekilde yansıtıyor. Ölümün yalnızca bir an değil, insanın zihninde günlerce, haftalarca yankılanan bir çılgınlık olduğunu hissettiriyor. Mahkum, celladından önce kendi zihninde ölüyor; her saniye, her nefes, geri dönüşü olmayan sona biraz daha yaklaşmanın deliliğe sürükleyen sessiz çığlığına dönüşüyor. Zaman genişliyor, saniyeler bir ömür kadar uzun sürüyor, özgürlüğün kokusu hapishane duvarlarında solup gidiyor. Ölüm, uzak bir ihtimal değil, kapının eşiğinde bekleyen, her an elini uzatmaya hazır bir gölge. Hugo’nun kalemi, insan ruhunun bu kaçışı olmayan dehşet karşısında nasıl parçalandığını o kadar derin işliyor ki, kitap bittiğinde bile o boğucu korku zihinden silinmiyor. Okurken, ben kendimi sürekli olarak ölüm, yaşamın değeri ve özgürlük üzerine derin düşüncelere dalmış halde buldum. İdam cezası tartışmalarının hala güncelliğini koruduğu bu çağda, kitabın sunduğu içsel sorgulama ve toplumsal eleştiri, eseri evrensel bir öneme sahip kılıyor. Sonuç olarak, “Bir İdam Mahkumunun Son Günü” hem duygusal yoğunluğu hem de toplumsal ve felsefi derinliğiyle, okuyucuda kalıcı izler bırakan, düşündürmeye ve sorgulamaya iten bir eser olarak hafızamda yerini aldı.
tatlı ve romantik bir animeydi. İzlerken adeta bir Wattpad kitabı okuyormuş gibi hissettim—beni o eski günlere götürdü—hafif, akıcı ve keyifliydi. Çerezlik bir yapım olmasına rağmen, romantizm türüne taze bir bakış açısı getiriyor. Yuki’nin sessiz dünyası ve Itsuomi ile olan iletişim…devamıtatlı ve romantik bir animeydi. İzlerken adeta bir Wattpad kitabı okuyormuş gibi hissettim—beni o eski günlere götürdü—hafif, akıcı ve keyifliydi. Çerezlik bir yapım olmasına rağmen, romantizm türüne taze bir bakış açısı getiriyor. Yuki’nin sessiz dünyası ve Itsuomi ile olan iletişim yolculuğu, yalnızca bir aşk hikayesi değil; aynı zamanda anlama, sabır ve empati üzerine dokunaklı bir anlatı sunuyor. Anime, karakterler arasındaki duygusal gelişimi başarılı bir şekilde işlerken, işitme engelli bireylerin günlük hayatta karşılaştığı zorluklara da nazik ve duyarlı bir şekilde değiniyor.
Ancak, yapımın en büyük eksilerinden biri çizim kalitesiydi. Çok eski bir anime olmamasına rağmen, görsel olarak bazı yerlerde beklentiyi karşılamadığını hissettim. Animasyonun daha özenli olması, duygusal sahneleri daha etkileyici hale getirebilirdi. Yine de, romantik türü sevenler için keyifli ve duygu dolu bir deneyim sunduğunu düşünüyorum. İzleyecek olanlara, iyi seyirlerrrrrrrr
Anime kültürünün son yıllarda daha da yaygınlaştığını, sinemalarda anime filmlerine artan ilgiyi ve genel olarak daha fazla insanın bu türü keşfettiğini düşünüyordum. Ancak hâlâ, anime izlediğimi öğrenen bazı insanların ya bunu sadece çocuklara yönelik “çizgi film” sanması ya da direkt…devamıAnime kültürünün son yıllarda daha da yaygınlaştığını, sinemalarda anime filmlerine artan ilgiyi ve genel olarak daha fazla insanın bu türü keşfettiğini düşünüyordum. Ancak hâlâ, anime izlediğimi öğrenen bazı insanların ya bunu sadece çocuklara yönelik “çizgi film” sanması ya da direkt olarak hentai ile bağdaştırması beni şaşırtıyor. Daha da garibi, bunu öğrendiklerinde küçümseyici bir ifadeyle, sanki tuhaf bir şey yapıyormuşum gibi tepki vermeleri. Anime, basit bir eğlenceden çok daha fazlası; derin hikâyeler, felsefi sorgulamalar, sanatsal anlatım ve güçlü duygusal deneyimler sunabiliyor. Ki sadece eğlencesine kafa dağıtmalığına bile izliyorum. Yine de bazı insanlar, önyargıları yüzünden bu kültürü hâlâ anlamaya bile çalışmadan yargılamaya devam etmelerini anlayamıyorum. Geçen günlerde 10 yaşındaki bir çocuk telefon ekranımı görünce aptal bir gülümseme ile vaay sen de mi ya diye imada bulundu bir tane ensesine şaplak atacaktım ama tuttum kendimi🙌🏻
Dandadan benim için tam anlamıyla inanılmaz bir deneyimdi. İzlerken hem eğlendim, hem heyecanlandım, hem de hikâyenin temposuna kendimi kaptırdım. Anime, doğaüstü olayları ve bilim kurgu unsurlarını öyle güzel harmanlıyor ki her bölümde ne olacağını tahmin etmek neredeyse imkânsız. Karakterlerin enerjisi…devamıDandadan benim için tam anlamıyla inanılmaz bir deneyimdi. İzlerken hem eğlendim, hem heyecanlandım, hem de hikâyenin temposuna kendimi kaptırdım. Anime, doğaüstü olayları ve bilim kurgu unsurlarını öyle güzel harmanlıyor ki her bölümde ne olacağını tahmin etmek neredeyse imkânsız. Karakterlerin enerjisi ve aralarındaki diyaloglar o kadar eğlenceliydi ki izlerken sık sık gülümsemekten kendimi alamadım.
Hikâyenin hem absürt hem de sürükleyici olması, izleyiciyi sürekli merakta bırakıyor. Bir an komik bir sahneyle kahkaha atarken, hemen ardından gelen aksiyon sahnesiyle heyecanlanıyorum. Bu geçişler çok doğal ve akıcı olduğu için asla sıkmıyor. Animasyon kalitesi de gerçekten harika! Özellikle hızlı sahnelerdeki akıcılık ve renklerin canlılığı izleme keyfini kat kat artırıyor.
Genel olarak, Dandadan tam anlamıyla beklentilerimi aşan, enerjisiyle beni içine çeken ve izlerken gerçekten çok eğlendiğim bir anime oldu. Karakterlerin samimiyeti, hikâyenin temposu ve sürprizlerle dolu olay örgüsü sayesinde bir an bile sıkılmadan izledim. Eğer doğaüstü olaylar, eğlenceli diyaloglar ve tempolu bir hikâye seviyorsanız, kesinlikle kaçırmamanız gereken bir anime. Büyük bir sabırsızlıkla 2. Sezonun gelmesini bekliyorum, hemen gelsinnn
Bu filmi birkaç hafta önce izledim, ancak yorum yapmadan önce biraz beklemem ve düşünmem gerekti. Film hakkında yapılmış binlerce yorum var ve çoğu olumlu yönde. Genellikle duygusal etkisinden bahsediliyor ve şiddetle tavsiye ediliyor. Ancak, bu film üzerine düşündüğümde zihnimde yalnızca…devamıBu filmi birkaç hafta önce izledim, ancak yorum yapmadan önce biraz beklemem ve düşünmem gerekti. Film hakkında yapılmış binlerce yorum var ve çoğu olumlu yönde. Genellikle duygusal etkisinden bahsediliyor ve şiddetle tavsiye ediliyor. Ancak, bu film üzerine düşündüğümde zihnimde yalnızca uzaklara götüren müzikleri ve o müzikleri çalan korkak bir sanatçı canlanıyor.
Evet, arkadaşları günlerce mücadele ederken bir köşede bekleyen bir korkak… Herkes öldükten sonra gülmeye devam edecek bir korkak. Maalesef, acı, vahşet ve savaş her dönemde vardı. Belki de günümüzde tanık olduğumuz olaylar nedeniyle filmin sahneleri beni derinden etkileyemedi.
Denk gelip izlediğim bir film ,hem duygusal hem de etik olarak karmaşık bir hikayeydi. Film boyunca aile bağlarının ne kadar güçlü ama aynı zamanda ne kadar yıpratıcı olabileceğini gördüm. Anna’nın ablası Kate’i kurtarmak için doğmuş olması fikri zaten başlı başına…devamıDenk gelip izlediğim bir film ,hem duygusal hem de etik olarak karmaşık bir hikayeydi. Film boyunca aile bağlarının ne kadar güçlü ama aynı zamanda ne kadar yıpratıcı olabileceğini gördüm. Anna’nın ablası Kate’i kurtarmak için doğmuş olması fikri zaten başlı başına sarsıcıydı. Ama bu hikaye, sadece Anna’nın bir “donör” olarak gördüğü hayatını sorgulamasıyla sınırlı değildi; aynı zamanda bir ailenin sevgiyle fedakarlık arasındaki ince çizgide nasıl kırılabileceğini de gösteriyordu.
Filmde en çok beni etkileyen şey, her karakterin kendi haklılığını savunabilmesiydi. Anne (Sara), Kate’in yaşaması için her şeyini feda ediyordu, ama bu sırada diğer çocuklarını görmezden gelmişti. Anna, kendi bedenine sahip çıkmak istiyordu, ama bu karar, ablasını ölüme daha da yaklaştırabilirdi. Ve Kate… Kate’in hayatta kalmak istemesi mi yoksa herkesin onun için bu kadar acı çekmesine son vermek mi istediğini görmek kalbimi sıkıştırdı.
Hikayenin ilerleyişi boyunca kendimi bir yandan anneye kızarken diğer yandan çaresizliğini anladığımı fark ettim. Kate’in hastalığına karşı verilen savaş, aileyi bir arada tutarken aynı zamanda parçalayan bir kuvvet gibiydi. Film, yalnızca bir hastalık hikayesi değil, aynı zamanda insan olmanın ne kadar karmaşık olduğunu anlatıyordu. Sevgiyle kontrol, fedakarlıkla özgürlük arasındaki o ikilem çok etkileyiciydi.
Finalde gelen büyük duygu patlaması, sadece ölüm ve hayatla ilgili değil, aynı zamanda kabullenme ve bağışlama üzerineydi. Bu filmi izlerken gözlerim defalarca doldu, ama aynı zamanda ailemin, seçimlerimin ve özgürlüğümün değerini daha çok hissettim. Herkesin kendi adaletini ve sevgisini sorgulatacak bir hikayeydi.
Rahatsız eden ama bir o kadar da düşündüren filmlerden. Filmi izlerken adeta Mehmet’in zihninin içine çekiliyorsunuz ve onun karmaşık, karanlık dünyasına şahit oluyorsunuz. Mehmet, bana göre, hem kendiyle hem de çevresindeki dünyayla kavgalı bir karakter. Ama bu kavgayı anlamaya çalıştıkça,…devamıRahatsız eden ama bir o kadar da düşündüren filmlerden. Filmi izlerken adeta Mehmet’in zihninin içine çekiliyorsunuz ve onun karmaşık, karanlık dünyasına şahit oluyorsunuz. Mehmet, bana göre, hem kendiyle hem de çevresindeki dünyayla kavgalı bir karakter. Ama bu kavgayı anlamaya çalıştıkça, onun aslında içimizden biri olduğunu fark ediyorsunuz.
Mehmet’in sürekli alaycı, öfkeli ve aşağılayıcı tavırları, aslında kendisine duyduğu nefretin dışa vurumu gibi. Kendini toplumdan dışlanmış hisseden, ama aynı zamanda o toplumun bir parçası olmayı isteyen bir adam var karşımızda. Bu çelişki, Mehmet’in her hareketinde hissediliyor. Özellikle eski arkadaşlarıyla oturduğu yemek sahnesi… O sahne boyunca, Mehmet’in yalnızca onların varlığından değil, aynı zamanda kendi varlığından da nefret ettiğini hissettim. Çünkü onların yüzünde, kendi eksikliğini, başarısızlığını ve yalnızlığını görüyor.
Bir yandan Mehmet’i anlayabiliyorum. Hepimiz zaman zaman kendimizi “eksik” ya da “yetersiz” hissederiz. Başkalarının hayatlarına bakıp, onların mutluluğu ya da başarıları karşısında ezildiğimizi düşündüğümüz anlar olur. Ama Mehmet’in farkı, bu duyguyu kendine saklamamak; tam tersine, bu acıyı çevresine bulaştırmak istemesi. Film boyunca Mehmet’in, adeta kendi çukurunda başkalarını da boğmak istediğini hissediyorsunuz. Ama bunu yaparken bile bir tür samimiyet var. Mehmet, rol yapmıyor. O, olduğu gibi : Kırgın, öfkeli, çaresiz.
Filmde en çok etkileyen şeylerden biri, Zeki Demirkubuz’un minimalist ve karanlık atmosferiydi. Mehmet’in dağınık, karanlık evi, onun iç dünyasının bir yansıması gibiydi. Hele o yağmur altındaki sahneler… Yağmur Mehmet’in üzerindeki ağırlığı temsil ediyormuş gibi geldi bana, onu arındırmıyor, sadece daha da ağırlaştırıyor.
Bazen insanın kendi zihni, en büyük düşmanı olabiliyor. Mehmet gibi karakterler belki toplumun kenarına itilmiş insanlar, ama onların hikâyeleri bize insan doğasının en çıplak, en gerçek yanını gösteriyor. Film boyunca Mehmet’e kızdım, üzüldüm, zaman zaman nefret ettim, ama en sonunda onun için derin bir acı hissettim. Çünkü Mehmet, hayatla uzlaşamayan biriydi ve bu uzlaşmazlık onu parçalara ayırıyordu.
Yeraltı, rahatsız edici bir film, ama bu rahatsızlık insanı yüzleşmeye zorluyor. Kendi karanlığımızla, kendi çelişkilerimizle, hatta belki de kendimize ne kadar yabancı olduğumuzla. Mehmet’in hikâyesi karanlık bir ayna; ona bakmak zor ama bakınca kendimizi görüyoruz
Herkese hitap etmeyen bir film olduğu gerçek, izleyecek olanlara iyi seyirleerrrr..