Bu iki adam dünyada hoşgörü diye bir şey olmadığını bilmiyorlar. İnsan kendininkine uygun olmayanı bağışlamaz. Biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamaya çalışana hoşgörülü diyoruz. Yusuf Atılgan Aylak Adam
Akıllı insanların eskiden beri söylediği gibi mutluluk sağlığa benzer: Gözünün önündeyken onu fark etmezsin. Lakin yıllar geçer ve mutluluğu anımsamaya başlarsın, hem de öyle bir anımsarsın ki! Mihail Bulgakov Genç Bir Doktorun Anıları
İnsanlar mallarını başkasının almasına katlanamaz ve topraklarının sınırlarıyla ilgili en ufak bir anlaşmazlık çıkmayagörsün, hemen taşa ve silaha sarılırlar, buna karşın yaşamlarına başkalarının karışmasına izin verir, hatta gelecekte kendilerini ele geçirecek kişileri bizzat çağırırlar. Parasını paylaşmak isteyen biri bulunmaz, ancak…devamıİnsanlar mallarını başkasının almasına katlanamaz ve topraklarının sınırlarıyla ilgili en ufak bir anlaşmazlık çıkmayagörsün, hemen taşa ve silaha sarılırlar, buna karşın yaşamlarına başkalarının karışmasına izin verir, hatta gelecekte kendilerini ele geçirecek kişileri bizzat çağırırlar. Parasını paylaşmak isteyen biri bulunmaz, ancak her insan yaşamını birçoklarıyla paylaşır. İnsan malvarlığını korumak konusunda oldukça hesaplı davranır, ancak açgözlü olmanın onur vesilesi sayılacağı tek konu olan zamanın harcanmasına gelince oldukça bonkör davranırlar. Onca atamızdan birini anımsatmam gerek: "Görüyoruz ki, insan ömrünün sonuna vardın, yüz yaşındasın ya da yüzü geçtin, haydi gel, ömrünün bir muhasebesini yap. Düşünsene; tefeci, metres, patron, müşteriler ne çok zamanını aldı; karınla yaptığın kavgalarla, kölelerine verdiğin cezalarla ve kentte görevin için koşuştururken ne çok zaman kaybettin. Bunlara bizzat sebep olduğumuz hastalıkları ekle; yine boşa geçen, değerlendiremediğimiz zamanı ekle, sana ait yılların sandığından daha az olduğunu göreceksin. Geçmişini, ne zaman kesin bir plan yaptığını, ne kadar az günün tasarladığın gibi geçtiğini, ne zaman yüzünün doğal haline büründüğünü, ne zaman zihninin huzursuz olmadığını, böylesine uzun bir ömürde ne başardığını, sen kendin ne kaybettiğini anlamazken, birçoklarının senin yaşamından ne kadar çok çaldığını, yersiz kederin, aptalca mutluluğun, açgözlü şehvetin, dalkavukça ilişkinin yaşamından ne kadar çok çaldığını, sende sana ait ne kadar az şey kaldığını yeniden düşün, göreceksin ki vaktinden önce ölüyorsun." O halde bunun nedeni nedir? Sonsuza dek yaşayacak gibi yaşıyorsunuz, zayıflığınız aklınıza hiç gelmiyor, şimdiden ne çok zamanın geçip gittiğini göz önünde bulundurmuyorsunuz; bir şeye veya birine adadığınız bir gün son gününüz olabilecekken yaşamınızı, tükenmez, dolu bir kaynaktan geliyormuş gibi harcıyorsunuz. Ölümlü olan her şeyden korkuyor, ölümsüz olan her şeyi arzuluyorsunuz. Birçok kişinin şöyle dediğini işiteceksin: "Elli yaşına gelince inzivaya çekileceğim, altmışıncı yaşım beni tüm yükümlülüklerimden azat edecek." Peki, daha da uzun yaşayacağının güvencesini nereden alıyorsun? Bunun planladığın gibi olmasına kim izin verecek? Yaşamının geri kalan kısmını kendine ayırman ve iyi bir zihin yaratmaya sadece hiçbir işin yapılamayacağı bir dönemini adamak seni utandırmıyor mu? Son verilmesi gerektiği zaman geldiğinde yaşama başlamak için artık çok geçtir! Tüm planları ellinci ve altmışıncı yaşlara kadar ertelemek ve az kişinin ulaştığı bir noktada yaşama bağlanmayı isteyerek ölümlülüğü unutmak ne büyük aptallık!
Seneca
Yaşamın Kısalığı Üzerine
İstediğiniz hayatı yaratmak korkutucu olabilir. Ama ne daha korkutucudur, biliyor musunuz? Pişmanlık. Bir gün son nefesimizi vereceğiz ve o zaman başkalarının fikirlerinin veya korkularımızın hiçbir önemi olmayacak. Nasıl yaşamış olduğumuzun önemi olacak. Tavsiye almayacağınız birinden eleştiri almayın. İnsanlar, ne yaparsanız…devamıİstediğiniz hayatı yaratmak korkutucu olabilir. Ama ne daha korkutucudur, biliyor musunuz? Pişmanlık. Bir gün son nefesimizi vereceğiz ve o zaman başkalarının fikirlerinin veya korkularımızın hiçbir önemi olmayacak. Nasıl yaşamış olduğumuzun önemi olacak. Tavsiye almayacağınız birinden eleştiri almayın. İnsanlar, ne yaparsanız yapın sizden şüphe duyacak ve sizi eleştirecektir. Kendinize uygun gördüğünüz adaletsiz yargıları kırana kadar gerçek potansiyelinizi asla bilemeyeceksiniz. Başkalarının fikir ve beklentilerinin hayatınızı yönetmesine ya da mahvetmesine izin vermeyin.
Jim KWIK
Sınırsız
Ben bilge değilim ve benimle ilgili kötü düşüncelerini daha da beslememek için söyleyeyim, bilge olmayacağım. Bu yüzden benden en iyilerin seviyesinde olmamı değil, sadece kötülerden daha iyi olmamı bekle. Her gün kusurlarımı biraz azaltmam ve hatalarımı eleştirmem bana yeter. Seneca…devamıBen bilge değilim ve benimle ilgili kötü düşüncelerini daha da beslememek için söyleyeyim, bilge olmayacağım. Bu yüzden benden en iyilerin seviyesinde olmamı değil, sadece kötülerden daha iyi olmamı bekle. Her gün kusurlarımı biraz azaltmam ve hatalarımı eleştirmem bana yeter.
Seneca
Mutlu Yaşam Üzerine
Tıp büyük bir kavramsal devrim yaşıyor. 20. yüzyılda tıbbın hedefi hastayı iyileştirmekken, 21. yüzyılda bu hedef sağlıklıyı geliştirmeye dönüşmüş durumda. Herkesin standart bir fiziksel ve zihinsel sağlık seviyesine sahip olabileceği ve olması gerektiği varsayıldığı için hastayı iyileştirmek eşitlikçi bir projeydi.…devamıTıp büyük bir kavramsal devrim yaşıyor. 20. yüzyılda tıbbın hedefi hastayı iyileştirmekken, 21. yüzyılda bu hedef sağlıklıyı geliştirmeye dönüşmüş durumda. Herkesin standart bir fiziksel ve zihinsel sağlık seviyesine sahip olabileceği ve olması gerektiği varsayıldığı için hastayı iyileştirmek eşitlikçi bir projeydi. Doktorun görevi normun altına düşenlerin sorunlarına çare bulmak, onların da "herkes gibi" olmasını sağlamaktı. Sağlıklıyı geliştirmekse aksine elitist bir projedir. Herkese uyan evrensel bir standart olduğu fikrini reddederek bireylere diğerlerinden daha iyi olmalarını sağlayacak ayrıcalıklar vermeyi amaçlıyor. Insanlar daha iyi bir hafıza, ortalamanın üstünde bir zeka, birinci Sınıf cinsel yetenekler istiyor. Eğer sürüm yükseltme herkesin erişebileceği kadar ucuzlayıp yaygınlaşırsa hızla yeni standartlar oluşacak ve yeni nesil tedaviler bu yeni standartları aşmaya çalışacaktır.
Sonuç olarak 2070'te yoksul bir insan, belki bugün olduğundan çok daha iyi sağlık hizmetlerine ulaşabilecek ama zengini ayıran çıta çok daha yükselmiş olacak. İnsanlar kendilerini bahtsız ataları yerine şanslı çağdaşlarıyla karşılaştırır. Baltimore'un varoşlarında siyahi bir Amerikalıya, Afrika ormanlarındaki atalarından ya da Virginia'daki plantasyonlarda çalışan büyük büyükannesinden daha iyi sağlık hizmeti aldığını söylediğinizde pek de sevinmeyecektir. Aksine böylesi bir yorum son derece kendini beğenmiş ve küçümseyici karşılanacaktır. "Neden kendimi 19. yüzyıl köleleri ya da ortaçağ kabileleriyle karşılaştırayım?" diye tersleyecektir sizi, "Televizyonlardaki zenginler gibi, olmadı kalburüstü mahallelerdeki insanlar gibi yaşamak istiyorum." Aynı şekilde 2070'te alt sınıflara 2017'den çok daha iyi sağlık hizmetlerine ulaşabildiklerini söylemeye kalktığınızda, rahatlamaktan çok kendilerini dünyaya hükmeden, sürümü yükseltişmiş süperinsanlarla karşılaştıracaklardır.
Dahası tüm tıbbi gelişmelere rağmen 2070'te muhtaç insanların bugünden daha iyi sağlık hizmeti alacağının garantisini veremeyiz çünkü devletin ve elitlerin gözünde yoksullara sağlık hizmeti sunmak önemini yitirebilir. 20. yüzyıl kitlelerin çağıydı, bu nedenle tıp kitlelere hizmet ediyordu. 20. yüzyıl orduları milyonlarca sağlıklı askere, ekonomisiyse milyonlarca zımba gibi işçiye muhtaçtı. Sonuçta devletler herkesin güçlü kuvvetli olduğunu garantileyebilmek adına halk sağlığı hizmeti sunmaya başladılar. En büyük tıbbi başarılarımız kitle çağında hijyen standartlarını yükseltmek, aşı kampanyaları düzenlemek ve salgınların önüne geçmek oldu. 1914'te Japon üst sınıfları yoksulları aşılamak, kenar mahallelere hastaneler kurmak ve kanalizasyon sistemleri yaptırmakla ilgilenmeye başladı; sonuçta Japonya'nın güçlü bir orduya ve güçlü bir ekonomiye sahip olabilmesi için milyonlarca sağlıklı askere ve işçiye ihtiyacı vardı.
Kitle çağının sonuyla beraber kitleler için tıbbın da miadı dolmak üzere. Askerlerin ve işçilerin yerini algoritmalar almaya başladıkça, en azından bazı elitler, işe yaramayan insanlardan oluşan kitlelerin durumunu iyileştirmenin, onlara standart sağlık koşulları sağlamanın bir anlamı olmadığında karar kılabilir, bunun yerine bir grup süperinsanı normun üzerine çıkarmaya odaklanmanın daha akıl kârı olduğunu savunabilirler.
Çocukların eğitimine ve yetiştirilmesine olağanüstü çaba harcayan ve çocuklardan hep daha fazlasını bekleyen Japonya ve Güney Kore gibi teknolojik açıdan gelişmiş ülkelerde doğum oranları hızla düşüyor. Hindistan, Brezilya ya da Nijerya gibi gelişmekte olan ülkeler Japonya'yla nasıl rekabet edebilir? Bu ülkeleri uzun bir tren gibi düşünecek olursak, birinci sınıf vagonlardaki elitler gelişmiş ülkelerle aynı seviyede sağlık hizmeti ve eğitim alabiliyor, o ülkelerin vatandaşları gibi yüksek gelire ulaşabiliyor. Ne var ki üçüncü sınıf vagonları dolduran yüz milyonlarca sıradan vatandaş hâlâ yaygın hastalıklar, cehalet ve yoksullukla boğuşuyor. Hintli, Brezilyalı ya da Nijeryalı elitler gelecek yüzyılda ne yapacaklar? Yüz milyonlarca ihtiyaç sahibinin sorunlarını mı çözmeye, yoksa birkaç milyon zengini daha da geliştirmeye mi yatırım yapmayı tercih edecekler? Elitlerin askeri ve ekonomik açıdan vazgeçilmez olan yoksullanın sorunlarını kendi çıkarları için çözdüğü 20. yüzyılın aksine, 21. yüzyılda (acımasız olmasına rağmen) en etkin yaklaşım, işe yaramayan üçüncü sınıf vagonları geride bırakmak ve birinci sınıfla geleceğe ilerlemek olabilir. Japonya'yla boy ölçüşebilmek isteyen Brezilya, milyonlarca sağlıklı ama sıradan işçi yerine belki de yalnızca bir avuç süperinsanla yoluna devam edecektir.
İstisnai fiziksel, duygusal ve entelektüel yetenekleri olan süperinsanların yükselmesiyle liberal inançlar nasıl hayatta kalabilir? Böylesi süperinsanların sıradan Sapienslerden çok farklı deneyimleri olduğu ortaya çıktığında neler olacak? Peki ya süperinsanlar yoksul Sapienslerin deneyimleriyle ilgili romanlar okumaktan sıkıldığında ve sıradan insanlar da süperinsanların aşk hayatlarını konu alan pembe dizileri anlaşılmaz bulduğunda ne yapacağız?
20. yüzyılın kıtlığı, salgınları ve savaşları alt etmek gibi büyük hedefleri, istisnasız herkese bolluk, sağlık ve barış gibi evrensel değerler kazandırmayı amaçlıyordu. 21. yüzyılın ölümsüzlük ve mutluluk kazanarak tanrı mertebesine yükselmek gibi yeni hedefleri de tüm insanlığa hizmet etmeyi umuyor. Ancak arada önemli bir fark var. Bu yeni hedefler normu sağlamaktan çok aşmayı amaçlıyor. Liberal köklerini geride bırakmış olan 21. yüzyıl idealleri, sıradan insanlara 19. yüzyılda Avrupalıların Afrikalılara davrandığı gibi davranacak yeni bir süperinsan sınıfının doğmasına neden olabilir.
Yuval Noah Harari
Homo Deus
Anlatıcı benlik, Jorge Juis Borges'in "Bir Sorun" isimli hikayesinin yıldızıdır. Hikaye Miguel Cervantes'in meşhur romanına adını bahşeden Don Quijote üzerinedir. Don Quijote efsanevi bir kahraman olduğu ve sevgilisi Dulcinea del Toboso'yu kurtarmak için devlerle savaştığı hayali bir dünya kurar kendisine.…devamıAnlatıcı benlik, Jorge Juis Borges'in "Bir Sorun" isimli hikayesinin yıldızıdır. Hikaye Miguel Cervantes'in meşhur romanına adını bahşeden Don Quijote üzerinedir. Don Quijote efsanevi bir kahraman olduğu ve sevgilisi Dulcinea del Toboso'yu kurtarmak için devlerle savaştığı hayali bir dünya kurar kendisine. Gerçekte kırsalda yaşayan yaşlı bir adamdır Don Quijote, adı da Senyor Kesada'dır. Asil sevgilisi Dulcinea yakındaki kasabada yaşayan, görmemiş çirkin bir köylü kızı, kahraman şövalyenin savaştığı devlerse yeldeğirmenleridir. Tüm bu hayallere yürekten inanan Don Quijote bir gün gerçek bir insana saldırıp onu öldürürse ne olur diye düşünür Borges. İnsanlık hâline dair temel bir soru yöneltir: Anlatıcı benliğimiz tarafından örülen tüm bu masallar bir gün kendimize ya da etrafımızdakilere korkunç acılar çektirirse ne olur? Borges'e göre üç olasılık vardir.
İlk ihtimalde gerçek bir adam öldürmekten zerre rahatsızlık duymayan Don Quijote'nin hayatı ciddi bir değişime uğramaksızın akıp gider. Sanrıları o kadar güçlüdür ki bir cinayet işlemiş olmakla yeldeğirmenleriyle savaşmayı birbirinden ayıramaz. İkinci ihtimalde birinin canına kıyan Don Quijote öylesine korkar ki sanrılarından sıyrılır. Tıpkı ülkesi için canını vermeye hevesli genç bir er gibi savaşın gerçekleri karşısında hayal kırıklığına uğrar ve gerçeklerin farkına varır.
Üçüncü olasılıksa daha karmaşıktır ama sağlam temellere oturur. Hayalindeki devlerle savaşırken Don Quijote aslında sadece rol kesmektedir. Ne zaman ki birini öldürür, fantezilerine daha da sıkı sıkıya bağlanır; korkunç günahına sadece onlar bir anlam kazandırabilir. Çelişkili gelse de, hayali hikayelerimiz için ne kadar çok fedakarlık yaparsak onlara o kadar tutunuruz. Yaptığımız fedakarlıkları ve çektirdiğimiz acıları anlamlandırabilmemizin tek yolu budur.
Bu durum siyasette "Şehitlerimizin Kanı Boşa Dökülmedi" olarak karşımıza çıkar. İtalya 1915'te Itilaf Devletleri'nin yanında I. Dünya Savaşı'na katılır ve amacının Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından "haksızca" alıkonulmuş iki "Italyan" bölgesi olan Trento ve Trieste'yi "özgürleştirmek" olduğunu ilan eder. İtalyan siyasetçiler parlamentoda ateşli konuşmalar yaparken, tarihi düzelteceklerine ve antik Roma'nın ihtişamlı günlerine döneceklerine ant içerler. Yüz binlerce İtalyan askeri cepheye "Trento ve Trieste için!" nidalarıyla gider. Bu işin çocuk oyuncağı olduğunu düşünürler.
Ne var ki olaylar hiç de bekledikleri gibi gelişmez. Avusturya-Macaristan ordusu Isonzo Nehri boyunca güçlü bir savunma hattı kurar. On bir kanlı çarpışma boyunca atağa geçmeye çalışan İtalyanlar en fazla birkaç kilometre ilerleyebilir ve savunma hattını delemezler. İlk karşılaşmada 15 bin, ikincide 40 bin, üçüncüdeyse tam 60 bin asker kaybederler. On birinci çarpışmaya kadar dehşet dolu iki yıl geçer. Caporreto Muharebesi olarak da bilinen on ikinci karşılaşmada Avusturyalılar karşı saldırıya geçer ve rahatça yendikleri İtalyanları neredeyse Venedik'in kapılarına kadar sürerler. İhtişamlı macera kanın gövdeyi götürdüğü bir kıyıma dönüşür. Savaşın sonunda neredeyse 700 bin Italyan askeri hayatını kaybetmiş, bir milyondan fazlası yaralanmıştır
İlk Isonzo çarpışmasını kaybeden İtalyan siyasetçilerin önünde iki seçenek vardı. İlki hatalarını kabul ederek bir barış antlaşması öne sürmekti. İtalya'dan bir talebi olmayan Avusturya-Macaristan Imparatorluğu çok daha güçlü bir rakibe, Ruslara karşı hayatta kalma savaşı vermekle meşgul olduğundan bu teklifi memnuniyetle kabul ederdi. Nasıl olur da siyasetçiler 15 bin askerin ailelerine, eşlerine ve çocuklarına, "Çok üzgünüz, bir hata yaptık. Genç Giovanni de Marco da bir hiç uğruna öldü, umarız anlayışla karşılarsınız" diyebilir? Bunu diyemezlerse başka bir seçenek olarak: "Giovanni ve Marco kahramandı! Trieste'nin İtalyan olabilmesi için canlarını verdiler, biz de bu fedakarlıklarının boşa gitmemesini sağlayacağız. Zafer bizim olana dek çarpışacağız!" demeleri gerekirdi. Hiç şaşırmayacağınız gibi siyasetçiler ikinci seçeneği tercih ettiler ve ikinci karşılaşmada 40 bin asker daha kaybettiler. Siyasetçiler “şehitlerimizin kanı boşa dökülmesin" diyerek tekrar tekrar savaşmanın en iyi seçenek olduğuna karar verdiler.
Ne var ki yalnızca siyasetçileri suçlamak yanlış olur. Kitleler de savaşı desteklemeye devam etti. Savaştan sonra İtalya talep ettiği toprakların tamamını elde edemeyince, İtalyan demokrasisi İtalyanların tüm fedakarlıklarının hak ettiği karşılığı bulacağına söz veren Benito Mussolini ve faşistlerini iktidara getirdi. Bir anne babaya oğullarının sebepsiz yere öldüğü söylemek siyasetçiler için zorken, ebeveynlerin bunu kendilerine itiraf etmesi çok daha acı, kurbanlar içinse daha da ıstırap vericiydi. Bacağını kaybeden sakat bir asker, "Bacağımı kendisinden başka kimseye hizmet etmeyen siyasetçilere inanacak kadar aptal olduğum için kaybettim," diye itiraf edeceğine, "İtalyan ulusunun bekası için kendimi feda ettim," diyerek kendini telkin etmeyi tercih eder. Istıraba anlam verdiği için bir fanteziyle
yaşamak gerçeklikten çok daha kolaydır.
Rahipler bu yöntemi binlerce yıl önce keşfetmiştir. Birçok dini törenin ve buyruğun altında da aynı mantık yatmaktadır. İnsanları tanrılar ve uluslar gibi hayali oluşumlara inandırmak istiyorsanız kıymetli bir şeyler feda etmelerini sağlamanız gerekir. Bu fedakarlık ne kadar acı verirse hayali oluşumun varlığı da o denli inandırıcı olur. Roma tanrısı Jüpiter'e bir boğa kurban eden yoksul bir köylü, Jüpiter'in varlığına iyice kani olur, aksi takdirde bu aptallığına nasıl bir açıklama getirebilir? Sonrasında boğalarını kurban etmeye devam eder ki önceki tüm hayvanlarını boşa öldürdüğünü itiraf etmek zorunda kalmasın. İtalyan ulusunun şanı için çocuğumu ya da komünist devrime bacaklarımı feda ettiysem, tam da bu sebepten, fanatik bir İtalyan milliyetçisine ya da ateşli bir komüniste dönüşebilirim. Milliyetçi İtalyan mitleri ya da komünist propagandalar uydurmaysa çocuğumun ölümü ya da kendi sakatlığımın hiçbir anlamı olmadığını kabul etmek zorunda kalırım. Çok az insanın bunu itiraf edebilecek yüreği vardır.
Ekonomi de aynı mantıkla işler. 1999'da İskoç hükümeti yeni bir parlamento binası inşa etmeye karar verir. Asıl plana göre inşaat iki yılda tamamlanacak ve 40 milyon sterline mal olacaktır; ancak çalışmalar beş yıl sürer ve inşaatın maliyeti 400 milyon sterlini bulur. Müteahhitler her seferinde öngörülemeyen zorluklarla karşılaşır ve yeni masraflar çıkarır, İskoç hükümetinden sürekli daha fazla ödenek isterler. Hükümetse her ek bütçe talebinde, "Bu işe çoktan on milyonlar yatırdık, şimdi bırakırsak harcadıklarımız boşa gideceği gibi elimizde yarısı tamamlanmış bir iskelet kalacak. 40 milyon sterlin daha verelim," der. Ellerinde yarısı bitmiş bir yapı kalsın istemediklerinden baskılar giderek artar, müteahhitlerin talepleri her ay tekrarlanır. Hikaye kendini tekrar ederken masraflar ilk tahminlerin on katına çoktan ulaşmıştır bile.
Bu tuzağa sadece hükümetler değil özel şirketler de düşer ve başarısız yatırımlar yüzünden milyonlar batırırlar. Bireyler de mutsuz evliliklere ya da açmaza girmiş kariyerlerine tutunurlar. Anlatıcı benliğimiz geçmişteki acılarımızın herhangi bir anlamdan yoksun olduğunu itiraf etmektense gelecekte de ıstırapla kıvranmayı tercih eder. Geçmişimizdeki hatalarla eninde sonunda yüzleşirsek anlatıcı benliğimiz bu hatalara yeni anlamlar yükleyebilmek için anlatının rotasını tam tersi yöne kırması gerekir. Örneğin savaş karşıtı bir savaş gazisi kendine şunu söyleyebilir: "Evet, bir hata yaptım ve bacaklarımı kaybettim ama bu hata sayesinde savaşın kimseye fayda getirmeyen bir cehennem olduğunu gördüm ve hayatımı barış için savaşmaya adadım. Sakatlığımın artık olumlu bir anlamı var, bana barışın kıymetini gösterdi.".
Demek ki benlik de tıpkı uluslar, tanrılar ve para gibi hayali bir kurgudur. Her birimizin önemli olmayan deneyimleri buruşturup bir kenara atan karmaşık ve gelişkin bir iç sistemi vardır. Önemli deneyimlerse izlediğimiz filmler, okuduğumuz romanlar, dinlediğimiz konuşmalar ve keyfini sürmek istediğimiz birkaç hayalin birleşiminden oluşur. Bu hikaye bize kimi seveceğimizi, kimden nefret edeceğimizi ve kendimizle nasıl baş edeceğimizi söyler. Bu hikaye uğruna, gerekirse canımızı bile feda ederiz. Her birimizin kendine özgü bir rolü vardır; kimi bir trajediyi yaşar, kimileri sonu gelmeyen dini bir dramada rol alır, bazıları hayatı aksiyon filmi misali sürdürürken pek de azımsanmayacak bir grup da bir komedideymişcesine yaşar gider. Sonuçta hepsi birer kurgudur.
Yuval Noah Harari
Homo Deus
Hümanizmin üç kolu arasındaki farkları iyice kavramak amacıyla birkaç farklı deneyimi ele alalım: 1. Deneyim: Viyana Opera Binası'nda bir müzikoloji profesörü Beethoven' ın Beşinci Senfoni'sini dinlemektedir. "Pa pa pa PAM!" ses kulak zarını çınlattıkça sinyaller işitme sinirleri üzerinden beyne iletilir…devamıHümanizmin üç kolu arasındaki farkları iyice kavramak amacıyla birkaç farklı deneyimi ele alalım:
1. Deneyim: Viyana Opera Binası'nda bir müzikoloji profesörü Beethoven' ın Beşinci Senfoni'sini dinlemektedir. "Pa pa pa PAM!" ses kulak zarını çınlattıkça sinyaller işitme sinirleri üzerinden beyne iletilir ve adrenalin bezi kana adrenalin pompalar. Profesörün kalbi çarpmaya başlar, nefesi hızlanır, ensesindeki tüyler diken diken olur, sırtında bir titreme hisseder. "Pa pa pa PAM!"
2. Deneyim: 1965. Üstü açık bir Mustang Pasifik sahilinde San Francisco' dan Los Angeles'a doğru son sürat ilerler. Hafif maço genç sürücüsü son ses Chuck Berry dinler. " Go! Go Johnny go!" ses kulak zarını çınlattıkça sinyaller işitme sinirleri üzerinden beyne iletilir ve adrenalin bezi kana adrenalin pompalar. Profesörün kalbi çarpmaya başlar, nefesi hızlanır, ensesindeki tüyler diken diken olur, sırtında bir titreme hisseder. " Go! Go Johnny go!"
3. Deneyim: Kongo yağmur ormanlarının derinliklerinde bir pigme avcı büyülenmiş gibi kalakalır. Yakındaki köyün kızlarının kabul törenlerinde şarkı soylediklerini duyar. "Ye oh, oh. Ye oh, oh." ses kulak zarını çınlattıkça sinyaller işitme sinirleri üzerinden beyne iletilir ve adrenalin bezi kana adrenalin pompalar. Profesörün kalbi çarpmaya başlar, nefesi hızlanır, ensesindeki tüyler diken diken olur, sırtında bir titreme hisseder. "Ye oh, oh. Ye oh, oh."
4. Deneyim: Kanada' da Rocky Dağları'nda dolunaylı bir gece. Tepeye çıkmış bir kurt, kızışma dönemindeki bir dişinin ulumalarını dinler. " Uuuuuuuu! Uuuuuuuu!" ses kulak zarını çınlattıkça sinyaller işitme sinirleri üzerinden beyne iletilir ve adrenalin bezi kana adrenalin pompalar. Profesörün kalbi çarpmaya başlar, nefesi hızlanır, ensesindeki tüyler diken diken olur, sırtında bir titreme hisseder. "Uuuuuuuu! Uuuuuuuu!"
Bu deneyimlerden hangisi daha kıymetlidir?
Liberaller müzikoloji profesörünün, genç sürücünün ve Kongolu avcının deneyimlerinin eşit derecede değerli olduğunu, hepsinin kıymetinin bilinmesi gerektiğini savunacaktır. Her bireyin deneyimi dünyayı zenginleştiren özgün bir katkıdır. Bazıları klasik müzik sever, bazıları rock' n roll dinler, kimiyse geleneksel Afrika müziklerine kendini kaptırır. Müzik öğrencileri mümkün olduğunca çok müzik türü bilmelidir, böylece iTunes hesaplarından diledikleri kadar satın alabilirler. Güzellik dinleyenin kulaklarındandır ve müşteri her zaman haklıdır. Kurda gelince, insan olmadığından deneyimleri diğerleri kadar el üstünde tutulamaz. Kurtların hayatı insanlarınki kadar değerli değildir, bir insanı kurtarmak için bir kurdu öldürmekte hiçbir sakınca yoktur. Hepsinden önemlisi kurtlar ne güzellik yarışmasıns katılır ne de yanlarında kredi kartı taşırlar.
Bu liberal yaklaşım kendini Voyager I ' deki altın plakta kendini bir kez daha gösterir. 1977'de ABD Voyager I mekiğini uzay boşluğuna yolladı ve Güneş Sistemi' nin dışına çıkan araç yıldızlararası uzayda ilerleyen ilk insan yapımı nesne oldu. Nasa, döneminin en gelişmiş teknik ekipmanlarını kullanmanın yanı sıra herhangi bir meraklı uzaylıyla karşılaşılması durumunda gezegenimiz Dünya' yı tanıtmak için araca bir de altın bir plak ekledi. Dünya ve sakinleri hakkında birçok bilimsel ve kültürel bilgi bulunduran plakta bazı ses kayıtları ve resimler yer alırken, dünyanın farklı coğrafyalarında bestelenmiş, dünyevi sanatın başarılı müzikal örneklerini sunmak üzere belli bestelere yer verilmişti. Bunlar arasında Beethoven'ın Beşinci Senfoni'sinin açılışı, Chuck Berry' nin güncel parçası "Johnny B. Goode", Kongolu pigme kızların kabul törenlerinde kullanılan geleneksel ezgiler gibi farklı eserler bulunuyordu. Plakta müzikal örnekler dışında köpek havlaması gibi hayvan sesleri de vardı ama bunlar rüzgar, yağmur ve dalga sesleriyle birlikte başka bir bölümdeydi. Bize en yakın yıldız sistemi Alpha Centauri'nin muhtemel dinleyicilerine Beethoven, Chuck Berry ve pigme kabul töreni şarkılarına eşit değer vermeleri, köpek ulumalarınıysa bambaşka bir kategoride değerlendirmeleri gerektiği mesajı veriliyordu.
Sosyalistlerin kurdun deneyiminin kıymetsiz olduğu konusunda liberallerle anlaşması mümkün görünse de insan deneyimine karşı tutumları kesinlikle farklı olacaktır. Gerçek bir sosyalist, müziğin kıymetinin bireysel dinleyicilerinin deneyiminde değil başka insanların ve bir bütün olarak toplumun deneyiminde anlam kazandığını açıklayacaktır. Mao' nun da dediği gibi, "Sanat için sanat, sınıflar üstü bir sanat, siyasetten kopuk ya da siyasetten bağımsız sanat yapmak diye bir şey yoktur."
Sosyalistler müzikal deneyimleri toplumsal sonuçlar üzerinden değerlendirilir. Mesela Beethoven'ın Beşinci Senfoni'yi, Avrupa'nın Afrika'yı sömürgeleştirmek için yelken açtığı bir dönemde bestelemiş olmasına ve varlıklı beyaz Avrupalılardan oluşan bir dinleyici kitlesine hitap etmesine odaklanırlar. Senfoni, "beyaz adamın vazifesi" olan Afrika'nın sömürgeleştirilmesini meşrulaştırma amacı güder ve burjuva beyaz erkeklerin Aydınlanmacı ideallerini yansıtır.
Sosyalistler rock'n roll'un öncülerinin blues, caz ve dini gospellerden etkilenen mazlum Afri-Amerikalı müzisyenler olduğunu söyleyecektir. Ancak 1950 ve 60'larda beyazlar tarafından katledilen rock'n roll tüketim, Amerikan emperyalizmi ve Coca-Colonyalizmin hizmetine girmiştir. Rock'n roll imtiyazlı beyaz gençlere, isyanın küçük burjuva fantezisine dönüşmüş biçimi olarak pazarlanmaktaydı. Bizzat Chuck Berry, bu kapitalist zorbalara boyun eğerek, aslında "Johnny B. Goode adında siyahi bir genç," diye yazdığı sözleri, beyazların elindeki radyo kanallarının baskısıyla "Johnny B. Goode adında taşralı bir genç," olarak değiştirmiştir.
Kongolu pigme kızların kabul töreni şarkılarına gelince, erkek ve kadının toplumsal cinsiyetin baskıcı düzenine uyum sağlayabilmesi için oluşturulmuş bu şarkılar, ataerkil toplum yapısının bir parçası olan folklorik öğelerdir. Böylesi şarkıların küresel müzik pazarına girmesi, Afrika genelinde ve Afrikalı kadınların özelinde tezahür eden Batılı sömürgeci fantezileri pekiştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
O zaman yeniden soralım, Beethoven'ın Beşinci Senfoni'si, "Johnny B. Goode" ya da pigme kabul şarkıları arasında en güzeli hangisidir? Hükümet opera binalarına, rock'n roll salonlarına ya da Afrika mirası sergilerine ödenek ayrılmalı mıdır? Okullarda müzik bölümü öğrencilerine ne öğretmeliyiz? Bana değil partinin kültür komiserlerine sorun.
Liberaller kültürel kıyasların mayın tarlasında herhangi bir grubu rencide edecek bir pot kırmaktan korkarak dikkatle çalışırken sosyalistler mayın tarlasının ortasından geçen güvenli yolu bulmayı partiye havale ederler. Evrimsel hümanistlerse mutlulukla alana dalarak tüm mayınları ateşleyip keyifle curcunayı izleyeceklerdir. Bununla da kalmayacak, liberallerin ve sosyalistlerin de diğer hayvanlarla arasına bir mesafe koyduğuna dikkat çekerek insanların kurtlar karşısındaki tartışmasız üstünlüğünü dile getirmekten ve sonuçta insan müziğinin kurt ulumasından çok daha kıymetli olduğunu itiraf etmekten çekinmeyeceklerdir. Unutmamak gerekir ki insan türü de evrimin gücünden azade değildir. Tıpkı insanların kurtlardan daha üstün olması gibi bazı insan kültürleri de diğerlerinden daha üstündür. Insan deneyimleri arasındaki keskin hiyerarşi karşısında eğilip bükülmenin lüzumu yoktur. Tac Mahal derme çatma bir kulübeden daha güzel, Michelangelo'nun Davud'u beş yaşındaki yeğenimin kil figürlerinden üstündür; Beethoven'ın senfonisiyse Chuck Berry' nin ya da Kongo pigmelerinin müziklerinden çok daha etkileyicidir. İşte, söyledik gitti en sonunda!
Evrimsel hümanistlere göre tüm insan deneyimlerinin eşit değerde olduğunu iddia edenler ya korkak ya da aptaldır. İnsanlığın gelişimine, kültürel görelilik ya da sosyal adalet adı altında ket vurmak gibi korkakça ve bayağı girişimler insan türünün yozlaşmasına, hatta soyunun kurumasına bile yol açabilir. Liberaller ve sosyalistler Taş Devri'nde yaşasaydı, Lascaux ya da Altamira'daki duvar resimlerinin kıymetini bilmeyecek ve bunların Neandertal karalamalarından hiçbir üstünlüğü olmadığını iddia edeceklerdi.
Evrimsel hümanizmin insan deneyimlerinin çatışması sorununa sunduğu bambaşka bir çözüm vardır. Darwinci evrim teorisinin sağlam temellerinden güç alan evrimsel hümanizm, bu çekişmeler ve anlaşmazlıklar yüzünden sızlanacağımıza bunları takdir etmemiz gerektiğinde ısrar eder. Çekişme doğal seçilimin lokomotifidir, evrimi ileri taşır. Bazı…devamıEvrimsel hümanizmin insan deneyimlerinin çatışması sorununa sunduğu bambaşka bir çözüm vardır. Darwinci evrim teorisinin sağlam temellerinden güç alan evrimsel hümanizm, bu çekişmeler ve anlaşmazlıklar yüzünden sızlanacağımıza bunları takdir etmemiz gerektiğinde ısrar eder. Çekişme doğal seçilimin lokomotifidir, evrimi ileri taşır. Bazı insanlar açıkça diğerlerinden daha üstündür, deneyimler çarpıştığında güçlü olan diğerini ezip geçmelidir. İnsan türünün yabani kurtların soyunu tüketmesinin, evcil koyunları sömürmesinin, alt sınıflardaki insanların zorbalıklara maruz kalmasının altında hep aynı mantık hüküm sürer. Avrupalıların Afrika' yı sömürgeleştirmesi olumlu bir gelişmedir; o kurnaz işadamı aklını kullanarak diğer tüm budalaları iflasa sürüklemiştir. Evrimsel hümanizme göre insan türü giderek daha da güçlenecek ve eninde sonunda süperinsanlara dönüşecektir. Evrim Homo Sapiens'le sona ermiş değildir, gidecek daha çok yolu vardır. Ancak insan hakları ya da insan eşitliği adına en güçlü insanları hadım ederek süperinsanların gelişmesinin önüne geçilebilir, hatta Homo Sapiens'in bile bozulmasına ve soyunun tükenmesine neden olabiliriz.
Süpermen'in gelişini müjdeleyen bu üstün insanlar tam olarak kimlerdir? Belki bir ırk, belirli bir kabile ya da herkesten üstün dahiler olabilirler mi? Her kim ya da ne olursa olsun, onları üstün kılan onları üstün kılan şey; özünde yeni bilgiler, gelişmiş teknolojiler, refah içinde toplumlar ya da eşsiz sanat eserleri yaratırken tecelli eden yetenekleridir. Einstein ya da Beethoven' ın deneyimleri, hiçbir işe yaramayan bir ayyaşınkinden çok daha değerlidir ve bu insanları aynı meziyetlere ve fazilete sahipmiş gibi değerlendirip denk tutmak gülünç olacaktır. Eğer seçkin bir millet insanlığın gelişimine devamlı önayak oluyorsa onu insan türünün evrimine pek de bir katkı sağlamayan diğer milletlerden üstün tutmalıyızdır.
Yuval Noah Harari
Homo Deus
Modern sözleşme insanlara akla hayale sığmayacak cazip imkanlar sunmakla birlikte, devasa tehlikeler de yaratıyor. Her şeye muktedir olma ihtimalimiz çok yakın, neredeyse parmaklarınızın ucunda, ancak tam altımızda hiçlikten meydana gelen dipsiz bir uçurum uzanıyor. Anlamdan yoksun bir evrende, güç peşinde,…devamıModern sözleşme insanlara akla hayale sığmayacak cazip imkanlar sunmakla birlikte, devasa tehlikeler de yaratıyor. Her şeye muktedir olma ihtimalimiz çok yakın, neredeyse parmaklarınızın ucunda, ancak tam altımızda hiçlikten meydana gelen dipsiz bir uçurum uzanıyor. Anlamdan yoksun bir evrende, güç peşinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşudur aslında modern yaşam. Modern kültür tarihte görülmediği kadar güçlü ve dur durak bilmeden araştırıyor, üretiyor, keşfediyor ve büyüyor, ama aynı zamanda daha önce hiçbir kültürde görülmediği kadar büyük bir varoluş endişesiyle bir türlü rahata kavuşamıyor.
Yuval Noah Harari
Homo Deus