ağır ağır işleyen filmleri seviyorum. derinlerde karşılık bulan, orada var olmayı hissettiren filmleri. film öyle içine çeker ki, bir süre sonra karakter kenara çekilir. yerini bize bırakır. artık onun varlığında yer bulur, sessizliğinde sürükleniriz. tam o boşlukta, sarsan bir gerilim…devamıağır ağır işleyen filmleri seviyorum.
derinlerde karşılık bulan, orada var olmayı hissettiren filmleri.
film öyle içine çeker ki, bir süre sonra karakter kenara çekilir.
yerini bize bırakır.
artık onun varlığında yer bulur,
sessizliğinde sürükleniriz.
tam o boşlukta, sarsan bir gerilim müziği uyarır bizi.
başrolün sakinliği kendi kasvetinde boğar.
bir sis gibi sarar, tedirgin eder.
hislerim o kadar yoğun ki, aktaracak kelime bulamıyorum.
kafamdaki karmaşıklığı gösterecek güçte değil hiçbir kelime.
mavi’nin sarsıcı özgürlüğü, beyaz’ın soğuk eşitliği, kırmızı’nın sıcak kardeşliği...
her renk, farklı bir yalnızlık biçimi.
tümünü yitirmiş birinin kendi yalnızlığından uzaklaşması…
nasıl da zor.
bazen özgürlük, eşitlik ya da kardeşlik değil.
sessizce var olmak, insanın kendi boşluğunda tutunduğu tek gerçek.
"i'm thinking of ending things. once this thought arrives, it stays. it sticks. it lingers. it dominates. there's not much i can do about it. trust me. it doesn't go away. it's there whether i like it or not. it's…devamı"i'm thinking of ending things. once this thought arrives, it stays. it sticks. it lingers. it dominates. there's not much i can do about it. trust me. it doesn't go away. it's there whether i like it or not. it's there when i eat. when i go to bed. it's there when i sleep. it's there when i wake up. it's always there. always."
bu düşünce hep orada. bıraksa bir an, daha sıkı sarılıyor. film de tam olarak bunu yansıtıyor.
"i shut my eyes and all the world drops dead; i lift my eyes and all is born again." açlık, bedende büyüyen bir delilik adeta. kırılan gurur görünmezlik değil, fazla hissetmek. onun anlattığı sadece açlık değil, sessizce çoğalan bir yokluk.
dış dünya üzerimde çatlıyor, bedenim aynada eriyor, boşluklar derinleşiyor ve yankılanıyor, duygularım hislerim buz kesiyor, anlamlar silikleşiyor, anlamsızlıklar çoğalıyor, ataklarda çığlıklar ve sinyaller zihinime karışıyor.
"ruhumun neye benzediğini görmek istersen, resimlerime bak. çünkü bedenim kanıyor, ama fırçam konuşuyor." bu frida'nın icsel dünyasını anlamak için yeterli. acı onun için kendini ifade etme biçimi ve sanatının beslendiği tek yer. frida’nın hayatında beni en çok etkileyen sey, her…devamı"ruhumun neye benzediğini görmek istersen, resimlerime bak. çünkü bedenim kanıyor, ama fırçam konuşuyor."
bu frida'nın icsel dünyasını anlamak için yeterli. acı onun için kendini ifade etme biçimi ve sanatının beslendiği tek yer.
frida’nın hayatında beni en çok etkileyen sey, her şeye rağmen kendine olan sevgisini ve inancını koruyabilmiş olması. hayatındaki acılara, ihanetlere rağmen kendinden vazgecmemesi, benim için gercekten ilham vericiydi.
gücünü sadece direnişi değil kendine duyduğu sevgisinden de anlaşılıyor.
filmi izlerken beni en çok düşündüren sey, onun ilişkilere ve sadakate olan tutumuydu.
özgürlüğüne bu kadar düşkün, cesur bir kadının, ihanetle dolu bir ilişkiyi kabullenip devam etmesi bana çok çelişkili geldi.
çünkü bana göre sadakat bir zorunluluktan ziyade hissin ta kendisi.
onun askinda, sevgi vardi ama bazi seyler hatta en önemlisi sadakat eksikti.
birine sadık kalmak için çaba gösterilmez, gercekten seviyorsan zaten aklından bile gecirmezsin, o his gittikçe yok olur.
bu yüzden frida’nın bu kadar incinmesine rağmen hala devam etmesi, bana saçma geldi.
bence aşk, bu kadar acıtmaz.
kendisinin ilişki kavramı benim için alışılmışın dışında olduğundan böyle gelmiş de olabilir ancak cogu ilişkide en önemli olan sey sadakattir. hatta kutsal olan belki de. frida sadakate veya iliskiye benim kadar anlam yüklememiş olabilir.
ve frida’nın diego’ya olan ilişki bana daha çok bir baglılık, takıntı ve de yalnızlık gibi geldi.
filmi de eleştireceksem eger, yaşamına sadık kalınsa da frida komünist, radikal, feminist ve entelektüel biri olarak daha çok tanınır ancak filmde kendisinin hayatı salt ilişkilerinden ibaretmiş gibi yansıtılıyor. bu da filmi oldukça eksik kılmış. yani, tüm hayatı romantik acıya indirgenmis.
yine de frida’nın hayatı, baktıkça nietzsche’nin “öldürmeyen acı, güçlendirir.” sözünü aklıma getirdi. ve gerçekten de öyle bence.
a dungeon horrible, on all sides round as one great furnace flamed- yet from those flames no light, but rather darkness visible served only to discover sights of woe regions of sorrow, doleful shades, where peace and rest can never…devamıa dungeon horrible, on all sides round
as one great furnace flamed- yet from those flames
no light, but rather darkness visible
served only to discover sights of woe
regions of sorrow, doleful shades, where peace
and rest can never dwell, hope never comes
that comes to all.
..
the mind is its own place, and in itself can make a heaven of hell,
a hell of heaven.
..
better to reign in hell than serve in heaven.
..
for who would lose
though full of pain, this intellectual being these thoughts that wander through eternity?
..
long is the way
and hard, that out of hell leads up to light.
..
so farewell hope, and with hope farewell fear.
gelecek geçmişe kısa bir yolculuk) doğuştanmış kadersizliğim çocukluğumun sıradan bir şubat ayının soğuk çarşamba akşamında annemin ağlamaklı çığlıklarına kurban gittiğinde anlamalıydım … daha küçüktüm.. anlamını bile bilmediğim ismimin bir nüfus memurunun iyi duymayan kulaklarına kurban gidişine aldırmadım … gurbet habersizce…devamıgelecek geçmişe kısa bir yolculuk)
doğuştanmış kadersizliğim
çocukluğumun
sıradan bir şubat ayının
soğuk çarşamba akşamında
annemin ağlamaklı çığlıklarına
kurban gittiğinde anlamalıydım
…
daha küçüktüm..
anlamını bile bilmediğim ismimin
bir nüfus memurunun
iyi duymayan kulaklarına
kurban gidişine aldırmadım
…
gurbet habersizce çıktı karşıma
babamın sert bakışlarıyla
ergenliğimin hayallerini
şehirler arası otobüslerin
camlarının buğusuna kurban ettim
…
gençliğimin altında ezildiğimde
alnımdaki çizgiler daha inceydi
büyüdüğümü zannedip
sevdiğime emanet ettiğim yüreğim
bir yalana kurban gittiğinde fark ettim
…
yine sıradan bir şubat ayının
soğuk Çarşamba akşamındayım
uzun zamandan beri biriktirip
hiçbir şeye değdiremediğim
suskun göz yaşlarımla
yetmiş beşime basışımın
yalnızlığıma kurban gidişini kutlamaktayım
~salomé
"society is to blame. the world is so unfair. i have to die." en çok sevdiğimiz filmler genelde kendimizle bağdaştırdığımız filmlerdir. bu nedenle bu süreçten geçmiş biri olarak filmin beni duygusal anlamda oldukça etkilediğini söyleyebilirim. ben bunu yine de iyileşme…devamı"society is to blame. the world is so unfair. i have to die."
en çok sevdiğimiz filmler genelde kendimizle bağdaştırdığımız filmlerdir. bu nedenle bu süreçten geçmiş biri olarak filmin beni duygusal anlamda oldukça etkilediğini söyleyebilirim. ben bunu yine de iyileşme sürecine bir adım olarak görüyorum sonuçta bu tür rahatsızlıklarda en önemli olan şey durumu kabullenip farkında olmak.
filmde en çok beğendiğim şey bunun sadece fiziksel değil aynı zamanda zihinsel ve psikolojiyi de etkileyen bir şey olduğunu yansıtmasıydı.
anoreksiya ve benzeri hastalıkların gittikçe arttığını görmek oldukça üzücü çünkü sadece fiziki olarak değil psikolojik ve zihinsel olarak da zarar veriyor. bu durumun erkeklerden kıyasla kadınlarda daha çok rastladığı da ne yazık ki ortada.
buna neden olduğunu düşündüğüm başlıca şeyler; erkeklerin zayıf veya kilolu olduğunda kadınlar kadar baskı görmemeleri, aynı zamanda kadınların tarih boyunca yalnızca fiziksel açıdan değerlendirilmeleri, sosyal medya gibi birçok alanda zayıf kadın bedeninin "ideal" olarak sunulması gibi. bunlar da stres, depresyon, kaygı bozukluğu gibi sonuçlar doğurduğundan kıyaslama ve kısıtlamaya neden olabiliyor.
bazen çok normal olan seyler bile kilo alındığına veya kilolu olunduğunu gösterebiliyor filmde de olan kazağın koldaki durusu bile. kendi surecimde hatırladığım şeylerden biri de karnımdaki gurultu sesini saymaktı. ne kadar çok gelirse o kadar iyi olduğunu düşündürüyordu. trajikomik. ama bunu şuan düşününce o kadar aptalca geliyor ancak o zamanlar önemli olan şey buymuş gibi hissediyordum. ve de önemli olan tek sey her tartıya baktığımda sayıların eksilmesiydi.
filme döneceksek psikolojik anlamda kendimi bulduğum bir filmdi ancak farkındalık yaratmak adına beni zorlayan, tetikleyen sahneler olduğunu da belirtmek istiyorum. zayıflığın daha doğrusu sağlıksız derecede zayıf olmanın romantize edilmesi oldukça rahatsız edici. bu gibi sahnelerin beni ciddi derecede tetiklediğini söyleyebilirim. asıl odak noktası hastalığın gerçekçi yönleri, iyileşme süreci olmalıydı. kesinlikle en büyük eksiklik buydu.
filmde benim için en etkili kişi konuşmalarıyla, davranışlarıyla doktor beckham'dı. anlayışlı ama aynı zamanda sert tavırları, kullandığı terapi yöntemleri onu diğer doktorlardan ayırıyordu. sadece ellan'a değil tüm seyirciye derin bir bakış açısı sunuyordu.
"hayat sadece hayatta kalmaktan ibaret değil, gerçekten yaşamaya başlaman gerekiyor." diyaloğu sadece anoreksik kişilere değil tüm insanlar içindi.
bazen hepimiz sadece var olma çabası içine giriyoruz ve bunu yaparken hayatın tadını çıkarmayı unutuyoruz.
kendisinin göstermeye çalıştığı şeylerden biri de iyileşme süreci; sadece yemek yemekle ilgili değil iç dünyamızda olan savaşlarımızı, travmalarımızı da iyileştirmemiz gerektiği.