Bir damlanın içinde saklı bir ömür, Taşır mı gerçekten onca hatırayı? Bir anlık düşe sığar mı yıllar, Bir nefes kadar kısa, Bir ömür kadar ağır. Artık ne sabah gün ışığı taşır, Ne gece huzur saklar içinde. Zaman ağır bir yük…devamıBir damlanın içinde saklı bir ömür,
Taşır mı gerçekten onca hatırayı?
Bir anlık düşe sığar mı yıllar,
Bir nefes kadar kısa,
Bir ömür kadar ağır.
Artık ne sabah gün ışığı taşır,
Ne gece huzur saklar içinde.
Zaman ağır bir yük olur,
Yaşamak yalnızca sürüp gitmek gibi…
Zamandan ve mesafeden bağımsız,
her an, her sessizlikte birbirimizi hissedebilen,
O kuşlar gibi...
🎼 1- Gün Eksilmesin, Hüsnü Arkan - Dengin Ceyhan
2- Yaşar, Kuşlar
Ben Olmayınca da Doğuyordu Gün, Anladım, Darılmadım... Yenilginin sularında yıkandım önce, Buğulu aynalarda tanımadım kendimi. Kırık cümleler gibi dizildim zamana, Her suskunlukta biraz daha tamamlandım. Kendimle kendim arasında bir yol çizdim ne başı belliydi, ne sonu. Adımlarım bazen içime battı,…devamıBen Olmayınca da Doğuyordu Gün, Anladım,
Darılmadım...
Yenilginin sularında yıkandım önce,
Buğulu aynalarda tanımadım kendimi.
Kırık cümleler gibi dizildim zamana,
Her suskunlukta biraz daha tamamlandım.
Kendimle kendim arasında
bir yol çizdim
ne başı belliydi, ne sonu.
Adımlarım bazen içime battı,
bazen göğsümden bir kuş uçtu usulca.
Günler, anlamsızca uzadı üstüme,
Sarmaşıklar gibi dolandı boynuma zaman.
Soluksuz kaldım ama ses etmedim.
Büyümek dedikleri şey,
biraz da budur belki:
Canı yana yana susmayı öğrenmek.
Ve dünya,
bensiz de güzeldi aslında.
Bir sabah fark ettim bunu,
camdan süzülen ışıkta—
Ben olmayınca da doğuyordu gün,
çiçek yine açıyordu,
ve ben buna darılmadım.
Çünkü anladım:
Her kayıp biraz yer açar insanda.
Her boşluk yeni bir şiire gebedir.
Ve her şiir,
yeniden başlamanın en kırılgan biçimidir.
Hayat, kaldığımız yerden değil;
kırıldığımız yerden devam eder.
Ve biz,
her kırıldığımız noktadan
yeni bir yol çizeriz kendimize
acının haritasından..
Yenilgiler bazen zaferlerden daha çok şey öğretir.
Gözlerim kapalı yürüdüm içime doğru.
Sessizliğin içinden geçen o ince çatlakta
kalbimin sesini duydum ilk kez.
Dünyanın ve seçimlerimizin
nasıl da bizden bağımsız ama
bizi de peşinden sürükleyen
bir yapısı olduğunu kavradım.
Acının içimde su gibi süzülüşüne
şahit oldum kimi zaman,
kimi zaman da o su,
bir taş gibi oturdu.
Zafer değilmiş insana ayna tutan.
En çok da kaybettiğimde kendimi gördüm.
Vazgeçmeyi bir yenilgi değil,
bir yol ayrımı olarak sevdim.
Ve durmanın da
bir yürüyüş olduğunu öğrendim.
Zaman,
nehrin kıvrımlarına benzedi.
Anlamını çözemedikçe
daha çok dolandı etrafıma.
Sustuğum her an biraz daha çoğaldım.
Kaybettiğim her şey,
yeni bir ben doğurdu.
Dikenleriyle boynuma dolanan
sarmaşık gibi çoğu gün—
canımı acıttı ama
beni de sardı, tuttu.
Bir nevi sarılıştı belki de.
Kimsesizlikle kucaklaştım.
Ve dünya…
Bensiz de dönüyordu.
Bu gerçekle yüzleşmek,
sandığımdan da yıkıcıydı.
Ancak yıkıcı olmasının yanında özgürleştiriciydi de.
Kırılmadım, darılmadım.
Çünkü anlamaya başladım:
Var olmak,
bazen görünmekle /yanında olmakla değil,
hissedilmekle ilgiliydi.
Ve bazen kişi,
en çok kendi içine görünür hale gelir.
İşte bu yeni yol…
Ne taşları tanıdıktı,
ne göğü aynıydı eskinin.
Ama sessizdi,
derin bir yerden akıyordu içime.
Ve ben yürümeyi öğrendim
kendimle kendim arasında,
yenilgiyle yoldaş,
kayıpla barış içinde.
Koç Carter karakterinin en beğendiğim yönü; öğrencilerinden sadece iyi bir sporcu olmalarını değil, aynı zamanda karakter sahibi bireyler olmalarını da arzulamasıdır. Öğrencilerinin akademik başarısızlıklarına rağmen sadece spora yönelmelerine izin vermez. "En korktuğumuz şey yetersiz olmak değil. En korktuğumuz şey ölçüsüz…devamıKoç Carter karakterinin en beğendiğim yönü; öğrencilerinden sadece iyi bir sporcu olmalarını değil, aynı zamanda karakter sahibi bireyler olmalarını da arzulamasıdır.
Öğrencilerinin akademik başarısızlıklarına rağmen sadece spora yönelmelerine izin vermez.
"En korktuğumuz şey yetersiz olmak değil. En korktuğumuz şey ölçüsüz derecede güçlü olmak. Karanlığımız değil, ışığımız korkutuyor bizi en çok. Küçük oynaman dünyayı kurtarmaz. Etrafındaki insanlar kendilerini güvensiz hissetmesin diye ezilip büzülmen bilgece değil. Hepimiz parlayacağız, çocuklar gibi. Kendi ışığımızı saçtığımızda farkına varmadan başkalarına da açıyoruz aynı yolu. Kendi korkularımızdan kurtulduğumuzda, varlığımız özgürleştirecek başkalarını da."
İlk cümle, insanların çoğu zaman başarısızlıktan değil, başarılı olmaktan korktuğunu anlatır. Çünkü başarı sorumluluğu da beraberinde getirir. Bir şeyi yaptım ve oldu demekle yetinemezsin çoğu zaman, o şeyin sürdürülmesi beklenir. Parlamak, fark edilmek, öne çıkmak beraberinde beklentileri doğurur. Pek çok insan da bu beklentilerden ve beklentilerin üzerinde yarattığı baskıdan kaçar. Başarılı olmak gerçekten tatmin edici, ancak insanın hareket alanını oldukça kısıtlayan da bir şey. Başarılı insanlardan hep bir rutin beklenir, performans düşüklüğüne asla tahammül edilemez. Başarılı insanların hep bir kalıbı vardır ve onun dışına çıkması pek hoş karşılanmaz. Belirlediği standardın altına düşmemelidir, kendi sınırını kendi belirler, bu çoğu kez beklentilere göre şekil alır.
Gerçek başarı nedir? İyi bir iş mi? İyi bir evlilik mi? Gerçek aşkı bulmak mı? İyi bir kariyer mi? Buna verebilecek cevabım yok çünkü başarıya ulaşmanın mutluluk getireceğine inanıyorum ancak tek bir şeyin sağlanması ile bu mümkün olmayacaktır. Aslında burada, önemli olanın "kendimizin neyi istediği" şeklinde basit bir cevap verebilecek olsak da, bu bana hiç mi hiç inandırıcı gelmiyor. Önemli olan kendimizin ne istediği falan değil, bu kadar komplike bir hayatta tek cevap kendimiz olamıyoruz çoğu zaman maalesef.
Kendimizin ne istediği, bununla birlikte beklentilerimiz ile mevcut yaşamamızın uyumluluğu, yaptığımız işten/eylemlerden ne kadar tatmin olduğumuz ve ortaya çıkan sonucun sarf ettiğimiz motivasyonu karşılayıp karşılanmadığı vb... daha pek çok etken var.
Çevre tarafından başarılı olarak görülen çoğu şey çoğu zaman kişinin kendisini tatmin etmeyebilir. Ya da kişi bile çoğu zaman o şeyden umduğunu bulamayabilir.
Bu kadar göreceli bir kavramı da mutluluğun merkezine oturtmak düşününce pek de mantıklı gelmemeye başladı şimdi. Metni nasıl sonlandıracağımı da bilemedim, tuhaf bir bilinçakışı tekniği oldu. Sevdiğim bir kişinin yaptığı son paylaşım, bu kadar safsatayı noktalayama uygun düşer bence :)
"Özünde, hiçbir şey mantıklı değildir." (Yalın Alpay)
Hayatın iniş ve çıkışları olduğunu biliyorum, ama mutlu olmayı özlüyorum. Eskiden her şey hakkında tutkuluydum ve bir şekilde mutlu olmaya çabalıyordum. Şimdi ise kendimi uzun zaman önce kaybetmiş gibi hissediyorum.
Görmediğin Hikayelerin İnsanları Herkesin bir hikâyesi var. Kiminin gözlerinden okunur acısı, kiminin tebessümünün ardına saklanır. Bazen bir kayıp, bazen bir hayal kırıklığı, bazen bir vedadır insanı değiştiren. Ve çoğu zaman bu değişim sessizce olur. Biz farkına bile varmadan, tanıdığımız insanlar…devamıGörmediğin Hikayelerin İnsanları
Herkesin bir hikâyesi var. Kiminin gözlerinden okunur acısı, kiminin tebessümünün ardına saklanır. Bazen bir kayıp, bazen bir hayal kırıklığı, bazen bir vedadır insanı değiştiren. Ve çoğu zaman bu değişim sessizce olur. Biz farkına bile varmadan, tanıdığımız insanlar başlarına gelen olaylar yüzünden başka birine dönüşür.
Bu yüzden kimseyi tanıdığın zamanki haline göre yargılama. Çünkü kimse aynı kalmaz. Kalbi kırılan, susmayı öğrenir; güveni sarsılan, temkinli olmayı... Hayat herkesi kendi sınavından geçirir. Kimi gülerken ağlamayı öğrenir, kimi sevdiği insanı kaybettikten sonra güçlü görünmeyi.
Susmak, en sade erdemdir. Anlamaya çalışmak, yargılamaktan daha değerlidir. Birini anlamaya çalışmak, onun geçtiği yolları bilmeden hüküm vermemek... Belki de en çok buna ihtiyacımız var: Anlamaya, beklemeye ve yargılamadan sevmeye.
Unutma, herkesin bir hikâyesi var. Ve çoğu zaman biz, o hikâyenin sadece bir cümlesini biliyoruz...
" Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış, kilitli odalar ve yabancı lisanda yazılmış kitaplar gibi, cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu her şeyi yaşama meselesidir. Şu…devamı" Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol. Soruların kendisini sevmeye çalış, kilitli odalar ve yabancı lisanda yazılmış kitaplar gibi, cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın. Bu her şeyi yaşama meselesidir. Şu anda senin soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ilerde, farkına bile varmadan, günün birinde kendi cevabını yaşarken bulacaksın. "
- Rainer Maria Rilke
__________________________________________
Bu metin, bize cevaptan önce gelen asıl şeyin deneyim olduğunu hatırlatıyor. Hayatın belirsizliğinde savrulurken, içimizde taşıdığımız sorularla yaşamayı öğrenmemiz gerektiğini söylüyor. Aceleyle çözmeye çalışmak yerine, sorularla dost olmayı; onlarla birlikte büyümeyi öğütlüyor.
Hayat, çoğu zaman bize netlik sunmaz. İnsan zihni açıklık arar; bilinmeyene karşı tahammülsüzdür. Oysa kalbin bilgeliği farklıdır - o, bazı soruların yalnızca yaşanarak anlaşılabileceğini bilir. - Yukarıdaki metin, bu iki boyut arasındaki gerilimi şiirsel bir dilde dile getiriyor: zihnin çözüm arzusu ile varoluşun sabırlı olgunluğu.
Soru sormak, insan olmanın en içsel edimlerinden biridir. Ancak her soru, bir cevaba doğrudan açılmaz. Bazı sorular, cevapsız kalmak için değil, bizi dönüştürmek için vardır. Onlar birer eşiktir; önünde beklememizi, sessizleşmemizi, hatta kimi zaman kaybolmamızı isterler. Çünkü bu eşiklerden geçmeden ulaşacağımız her cevap eksik, yapay ve erken olacaktır.
Hayatta bazı sorular vardır ki, cevabını hemen bulmak mümkün değildir. Bu sorular, bir kapının ardında kalmış bir sır ya da henüz okunamayan bir dilde yazılmış bir kitap gibidir. Zihnimiz ısrarla anlamaya çalışsa da, kalbimiz henüz o cevabı duymaya hazır değildir. İşte tam da bu yüzden sabır gerekir. Çünkü bazı cevaplar sadece zamanla, yaşanarak, içselleştirilerek gelir.
Metin, zamanı bir öğretmen olarak çağırıyor. Anlatmak istediği şu: İnsan, bazı hakikatleri duymaya ancak belirli bir içsel olgunluk seviyesine ulaştığında hazır olur. Bilgeliğin zamanı vardır; tıpkı meyvenin olgunlaşma süreci gibi. Aceleyle koparılan her bilgi, eksik tadıyla insanı yanıltır. Oysa gerçek cevaplar, yaşanmışlıkların içinde filizlenir, yavaş yavaş içimizde yer bulur.
Felsefeci Kierkegaard’ın dediği gibi, “Hayat, ileriye doğru yaşanır ama geriye doğru anlaşılır.” Belki de bazı cevaplar, ancak zamanın içinde sessizce sürüklenirken fark edilmeden hayatımıza yerleşir. Onları bir gün, geçmişe dönüp baktığımızda, yaşanmış bir cümlenin içinde, bir sabahın aydınlığında, bir insanın gözlerinde tanırız.
Ve belki bir gün, hiçbir kesinlik beklemediğimiz anda, cevabın zaten bizimle birlikte yürüdüğünü fark ederiz. Çünkü bazı cevaplar, arandığında değil, yaşandığında kendini belli eder. Çünkü bazen soruyu yaşamak, cevabı aramaktan daha sahicidir.
Ve metnin belki de en çarpıcısı şu: Cevaplar dışarıdan gelmeyecek. Onlar, zamanla bizim içimizde şekillenecek. Bir sabah uyanıp da, içimizde bir sükûnet hissettiğimizde fark edeceğiz ki, artık o eski soruların yükü yok üzerimizde. Çünkü biz, sorularla birlikte olgunlaştık; cevap, farkında olmadan biz olduk.
"Sonunda bir kişinin davranışının, sizinle olduğundan çok kendi iç mücadelesiyle ilgili olduğunu öğrendiğinizde, zarafeti öğrenirsiniz." - Paulo Coelho Burada zarafeti öğrenmekten ziyade, davranışını gerçekleştirmekteki esas noktayı ve o davranışın anlamını yorumlamakta bence kişinin mücadelesinin rolünün büyüklüğü vurgulanabilirdi. Yine bir şeylerin…devamı"Sonunda bir kişinin davranışının, sizinle olduğundan çok kendi iç mücadelesiyle ilgili olduğunu öğrendiğinizde, zarafeti öğrenirsiniz."
- Paulo Coelho
Burada zarafeti öğrenmekten ziyade, davranışını gerçekleştirmekteki esas noktayı ve o davranışın anlamını yorumlamakta bence kişinin mücadelesinin rolünün büyüklüğü vurgulanabilirdi.
Yine bir şeylerin kafamızdaki tasarımı ile gerçek hayatta uygulayabilirliği ve hayata geçirilmesi birbiri ile çoğu zaman örtüşmeyebilir. Bir şeyi eyleme dökmeden o şey kendi iç dünyamızda çok masalsı gibi gelebilir; ancak bir yerde hayatın hengamesi kendini gösterir ve mücadele süreci başlar. Bu noktada insanların davranışları anlamını yitirmeye başlayabilir çünkü hayat mücadelesinde kişi kendine dönük yaşayamaz. Onun için biçilmiş roller vardır ve bu rollere bürünüp sürece adapte olabilmek adına, kişi benliğinden uzaklaşır. Aslında hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız.
Burayı da yine hayal ve gerçek ikilemiyle sonlandıracak bir alıntıya yer vererek kapatmak isterim. Hoşuma giden alıntıları bu şekilde kaydetmeyi seviyorum, dönüp baktığımda değişen ya da dönüşen fikirlerim oluyor, geriye dönük okuduğumda bunların tespitini yapabiliyorum :)
"Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim."
- Sabahattin Ali
🎼 | Ben Seni Çok Sevdim - Cem Adrian
Nükhet Duru da çok güzel seslendirmiş, hangisinin daha güzel olduğuna karar veremedim 🫠
Şarkının en sevdiğim dizesi; Bir istiridyenin kıymetli incisini sakladığı gibi, saklarım seni. O kadar nahif bir cümle ki...
İnsan Olmanın Kırılgan Yüzü: Beklentiler, anlam arayışı, duyguların ve tepkilerin anatomisi 1- Bir Yaradan Fazlası: Duyguların Sessiz Çöküşü Sorunun temelinde insanın bilinçli ve anlam arayan bir varlık olması yatar. Psikolojik olarak insanlar yaşadıkları olayları sadece deneyimlemekle kalmaz, aynı zamanda onları…devamıİnsan Olmanın Kırılgan Yüzü: Beklentiler, anlam arayışı, duyguların ve tepkilerin anatomisi
1- Bir Yaradan Fazlası: Duyguların Sessiz Çöküşü
Sorunun temelinde insanın bilinçli ve anlam arayan bir varlık olması yatar. Psikolojik olarak insanlar yaşadıkları olayları sadece deneyimlemekle kalmaz, aynı zamanda onları kendi hayat tecrübeleri ve algı kapasiteleri ölçüsünde anlamlandırır ve kimlikleriyle ilişkilendirir. Eğer bir olay, kişinin öz saygısı, değer yargıları veya güven duygusuyla çelişiyorsa, bu çelişki “bilişsel çöküş” dediğimiz durumu ortaya çıkarır. Yani kişi, “Ben böyle bir şeyi hak etmiyordum” diye düşünür ve bu çelişki zihinde bir tür çatışma yaratır. Kişi yaşanan olayla, kendine dair taşıdığı olumlu inancı bir arada tutamaz. Burada farkı yaratan, olayın kişinin iç dünyasında hangi inanca çarptığıdır.
Aynı zamanda acıyı derinleştiren unsur, olayın dışsal gerçekliği kadar, kişinin o olaya verdiği anlamda da saklıdır. Çünkü olay sadece "olmuş" değildir, aynı zamanda kişinin kimliğini de tehdit etmiştir. Sarsılan yalnızca olayın kendisi değildir; insanın kendilik algısıdır.
İçeride bir şeyler kırılmıştır artık. Bu kırılma, yalnızca kalbi değil, zihni de hedef alır. Çünkü insan neye inanarak yaşadıysa, ona uygun davranışlar sergilemesi beklenir. Ancak bu beklenti sadece kişiyle sınırlı değildir. "İnsan Seçimlerinde Özgür Değildir" başlıklı önceki paylaşımlarımda bu konuya daha detaylı yer vermiştim.
İnsanın kalbi ve aklı arasındaki bu çatışma/çelişki ve beklentiler işte o acıyı katlar. Hayallerde her şey çok kusursuz belki de masalsıdır; ancak gerçekler bir şekilde karşımıza sert bir kaya gibi oturuverir. Bu noktaya gelen insan sadece üzülüp acı çekmez, aynı zamanda anlamını da yitirir. İnşa ettiği iç dünya yerle bir olurken, dış dünyanın gürültüsü daha da keskinleşir ve hayatın gerçekleri her yerde yüzüne çarpar.
Kimi bu yıkımda kendine yeni bir zemin kurar. -mevcut yaşamına uygun, erişilebilir ve daha gerçekle örtüşen nitelikte, çünkü artık ulaşılamaz gelen hayallerin ağırlığını bir şekilde gölgelemesi gerekir- Kimi ise uzun bir sessizliğe gömülür.
Herkes bir şekilde hayata tutunma çabasına girer yahut onu yok sayar. Ama bu süreçte insanı en çok yaralayan, yaşadığı olay değil; o olayın kimliğine çarptığı yerdir.
2- Yaranın Kaynağı: Beklenmeyenden Gelen Acı
Yakın ilişkilerde, özellikle güven temelli bağlar kurduğumuz kişilerden gelen zararlar, temel güven duygumuzu zedeler. Bir yabancıdan gelen zarar mantıksal düzeyde analiz edilirken, yakından gelen zarar duygusal düzeyde hissedilir ve bu da yarayı derinleştirir. Yani acı çoğu zaman olayın büyüklüğünden değil, olayın kimin tarafından yaşatıldığından kaynaklanır.
3- Bilmekle Başetmek: Öngörülen Acının Gücü
Öngörülebilirlik acının yoğunluğunu azaltır. İnsanlar, bir olayın gerçekleşme ihtimaline kendini hazırlanmışsa, duygusal olarak da korunaklı hale gelir. Örneğin, beklenen bir kayıp daha az travmatik olabilir çünkü zihin buna bir “hazırlık süreci” oluşturmuştur. Sürpriz travmalar ise savunmasız bir anda yakalanıldığında daha yıkıcı olabilir.
4- Duyguların İnkarı: Acıdan Kurtuluş mu Yok Oluş mu?
Duyguların inkarı durumunda duygusuzluk değil, “duygu regülasyonu” yani duyguları sağlıklı bir şekilde işleyememek söz konusu olur. Bu durum zamanla empati eksikliği, bağ kurma sorunları ve sosyal izolasyona yol açabilir.
5- Hissizleşmek: Güç mü Kayıp mı?
Korunma ve yabancılaşmaya atıf yapabilirsin.
Sartre’a göre insan, seçimleriyle tanımlanır. Yaşanan olaylar değil, onlara karşı aldığımız tutumlar kimliğimizi belirler. Aslında hissizleşmeyi ilke edinip bir şeylere tepkisiz kalmak da burası başkaldırıdır. İnsanın kendi benliğine başkaldırısıdır, zira insan duygularla var olur. Onu farklı kılan budur. Ama o yaratılışın aksine, belki de koruma mekanizması olarak hissizleşmeyi tercih edebilir. Aslında her ne kadar kişi bunu dış etkenlerden korunmak ve birtakım korunma içgüdüleriyle hayata geçirse de; burada en büyük zarar gören kişinin kendisi olur. Çünkü artık kişi kendine yabancılaşmıştır. Şimdi siz söyleyin; hissizleşmek iyi bir adaptasyon gerçekleştirmek için bir güç mü yoksa kendine yabancılaşan insan için bir kayıp mı?
6- Bir şeyi Beklemekten Çok, Olmasını İstemek Yorar
Burada “psikolojik zaman” kavramı devreye girer. Beklemek bir süreçtir; ama beklenti içinde olmak, zihinsel bir baskıdır. Sürekli gelecekte olasılığı olan bir şeye odaklanmak yahut geçmişe takılı kalmak, şu anı yaşamayı engeller. Bu da zihinsel yorgunluğa ve anksiyeteye yol açar. Beklenti karşılanmadığında hayal kırıklığı doğar; karşılandığında ise etkisi çoğu zaman kısa sürelidir.
7- Mutluluk: Sonuç mu Süreç mi?
“Hedonik Adaptasyon” (hedonic treadmill) ile bu açıklanabilir. Beklentiler karşılandığında mutluluk yükselir ama zamanla normalleşir. Yani sürekli yeni beklentiler yaratırız ve bu döngü içinde kalırız. Kalıcı mutluluk için sadece dışsal beklentilerin karşılanması değil, içsel doyum, anlamlılık duygusu ve kabullenme de gerekir.