Spoiler içeriyor
- 10.05.2025 - “Dünyayı döndüren şey sevgidir, sevgi!” Bu upuzun gönderinin sonuna kadar okuduysanız vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Muhtemelen hepimizin adını yüzlerce kez duyduğu bir kitaptır Alice Harikalar Diyarında. Ama kaçımız bu kitabı gerçekten anladı, bundan emin değilim.…devamı- 10.05.2025 -
“Dünyayı döndüren şey sevgidir, sevgi!”
Bu upuzun gönderinin sonuna kadar okuduysanız vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Muhtemelen hepimizin adını yüzlerce kez duyduğu bir kitaptır Alice Harikalar Diyarında. Ama kaçımız bu kitabı gerçekten anladı, bundan emin değilim. Lewis Carrol takma adını kullanan Charles Dodgson’ın, Alice Harikalar Diyarında isimli bu kitabı 1865 yılında yayımlanmıştır. Charles Dodgson, matematikçi, fotoğrafçı ve yazardır.
Öncelikle, bu kitap çocuk edebiyatı olarak tanıtılsa da içerisine oldukça fazla siyasal eleştiri, toplumsal mesaj yerleştirilmiş bir kitaptır. Yüzeysel olarak okunduğunda çocuk edebiyatı olarak okunabilir ancak anlaşılarak okunduğunda bambaşka bir dünyaya açılıyor bu kitap. İçerisindeki derin sembolizmi farkettiğinizde, Victoria döneminin politik ve dini durumlarını eleştiren bir alegori olduğunu göreceksiniz.
Ayrıyetten çok saçma bularak söylüyorum ki bu kitap, “hayvanlara haddinden fazla insan özelliği yüklenmiş olmasının” insanlara hakaret sayılacağı ve ileride çocukların hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı sebebiyle 1931’de Çin’in bir eyaletinde yasaklanmış bir kitaptır. Bu nasıl bir mantık ya? Zaten hayvanlar insanoğlundan daha hassas ve şefkat gerektiren varlıklar olduğu için insanlardan daha özenli davranmamız gerekirken Çin’in bu yaklaşım stili beni deli etti.
Kitap, Alice adındaki kız çocuğunun, bir tavşan deliğinden geçerek girdiği masalsı dünyada başına gelenleri konu alır. Tabii ki kitabımız sadece bir macera kitabı değil, bu maceraları yaşarken karşılaştığımız karakterler ve konuşulan diyaloglar büyük bir önem taşıyor. Her karakterin sembolize ettiği farklı bir şey var ve kitabı gerçekten anlamak için sindire sindire, düşüne düşüne okumak lazım.
Karakterlerden ve sembolizmlerden bahsetmem gerekirse;
Tavşan kitapta sürekli panik ve kaygı halinde karşımıza çıkıyor. Sürekli geç kaldığını söylerken okuyoruz onu. Bu karakter, zamanı temsil eder. Victoria döneminin katı zaman disiplinini vurgular. Ayrıca Alice, tavşanın paniğini farketmeden onu takip eder, yani aslında istemeden de olsa yetişkinlerin evhamlı dünyalarına atım atmak zorunda kalır diyebiliriz.
Daha sonra, kitapta sürekli büyüme-küçülme gibi fiziksel değişimleri okuyoruz. Alice sürekli büyümek ya da küçülmek için bir şeyler yiyip duruyor. Bunun sebebi, ergenlik dönemlerindeki fiziksel ve ruhsal dalgalanmaları sembolize etmektir. Yani aslında Alice’nin bir kimlik arayışında olduğunu anlıyoruz. Bunun yanında boyut değişimleri, Lewis Carroll’un oldukça ilgili olduğu öklid dışı geometriyle de bağdaşlaştırılıyor. Bunun da yanında, Alice’nin büyüdüğünde farklı, küçüldüğünde farklı zorluklarla karşılaştığını görüyoruz, bu da yetişkin-çocuk dünyasının birbirinden ayrı olan zorluklarını vurgular.
“Bu sabah kalktığımda ben aynı Alice miydim? Yanlış anımsamıyorsam kendimi biraz farklı hissediyordum. Fakat eğer aynı değilsem, o zaman sıradaki soru “Öyleyse ben kimim?” olmalı. Ah, bu çok büyük bir bilmece!” cümlelerinden Alice’nin kimlik karmaşası yaşadığını anlıyoruz aslında.
Daha sonra, gözyaşı havuzunda ıslanan hayvanların olduğu bölümde Carroll oldukça zeki bir mizahla karşımıza çıkıyor. İngilizcede “dry” kelimesi kuru anlamına gelirken, sıkıcı anlamına da geliyor. Fare de size bildiğim en kuru şeyi anlatacağım diyerek çok sıkıcı bir tarih anlatıyor. Carroll burada kelime şakası yaparken aynı zamanda eğitim sistemindeki ezberci tarih eğitimini de alaya alıyor, anlamsız nutuk olarak değerlendiriyor. Keza bu hayvanların kurul yarışı yapması da siyasete bir atıftır.
Daha sonraki bir sayfada, fare neden kedi ve köpekleri sevmediğini açıklarken, metnin bir fare kuyruğu gibi giderek kısalıp kıvrıldığını görüyoruz. Gerçekten hayran kalınası bir hayal gücü ve zeka bence. Bu sayfa aynı zamanda farenin korkudan tir tir titremesini de temsil eder.
Lewis Carroll, 1887’de bir mektubunda şöyle demiş; “Alice’deki hayvanlar, insanların gülünç zaafiyetlerini temsil eder. Fare, gururu yüzünden yalnız kalan bir karakterdir.” Ayrıyetten farklı bir mektubunda da; “Alice’nin kedisi, onun gerçek Dünya’ya bağlılığının tek kanıtıdır.” demiştir. Buradan anlıyoruz ki kitapta Alice’nin sürekli kedisi Dinah’tan bahsetmesinin sebebi aslında evine duyduğu özlemdir. İleriki sayfalarda karşılaşacağımız kertenkele Bill karakteri ise işçi sınıfının sömürüsünü temsil eder.
Daha sonra kitabın en can alıcı kısımlarından bir tanesine geliyoruz, mâlumunuz tırtılla olan diyaloglar. Tırtılın, “Sen kimsin?” gibi soruları, Alice’nin fiziksel değişimlerle sarsılan benlik algısına yöneltilmiş bir sorudur. Tırtılın kibirli ve bilgiç tavrı, Victoria döneminin akademisyenlerinin bir yansıması olarak düşünülebilir. Tırtıl-kelebek dönüşümü ise ergenlik sürecinin bir tasviridir. Ayrıca bu diyaloglarda John Locke’un kişisel kimlik teorisine de oldukça fazla gönderme var. Ayrıca tırtıl, gerçek bir şiirin parodi halinin okunmasını isteyerek katı eğitim kurallarının anlamsızlığını eleştirir.
Uşaklar ise aşırı resmi ve abartılı halleriyle sosyal hiyerarşinin absürtlüğünü temsil eder. Mesela kapıda saatlerce birbirlerine “Buyrun önce siz!” diyerek vakit kaybederler. Bu, anlamsız geleneklerin alaya alınışıdır. Ayrıca uşakların iletişimindeki kopukluklardan da anlıyoruz ki; anlamsız katı kurallar, toplumsal iletişimi bozar.
Daha sonraki kısımlarda, aşçının yemeklere çok fazla biber atmasını görüyoruz ki buradan da şiddetin normalleştirildiğini anlayabiliriz aslında çünkü o dönem fazla biber tüketiminin insanı öfkelendirdiği düşünülüyormuş. Düşes’in kucağındaki bebeğe çok kötü davranılması hatta domuz denmesi de Carroll’un el yazmalarından teyit edildiği üzere, Londradaki bir yetimhaneden esinlenilmiştir. Yani burada çocuk şiddetine bir mesaj veriliyor aslında.
Favori karakterim olan Cheshire kedisine gelirsek, kendisi belirsizliği temsil eder. İyi-kötü-güzel-çirkin gibi keskin kavramlar yoktur, olmamalıdır. Yani sosyal normların göreceliliğini ifade eder. Sürekli sırıtması ise bastırılmış dürtülerin dışa yansıması olarak değerlendirilebilirmiş. Aşağıya Alice ile olan, çok beğendiğim bir diyaloğu yazacağım;
“Lütfen bana hangi yolu izlemem gerektiğini söyler misiniz?”
“Bu, nereye gitmek istediğine göre değişir.”
“Aslında nereye gittiğim pek umurunda değil…”
“O zaman hangi yolu izlersen izle, fark etmez.”
“…Bir yere varayım yeter.”
“Ah, bundan kuşkun olmasın, kesinlikle bir yere varırsın, tabii eğer yeteri kadar yürürsen.”
Kitabın bir diğer can alıcı kısmı ise çay partisi bölümü. Bu çay partisi, Victoria döneminin anlamsız ritüellerini eleştirmektedir. Şapka, modern dünyada iktidar olmanın ve gücün sembolüdür. Şapkacının deli oluşu ise şapka fabrikalarında çalışan işçilerin cıva ile olan etkileşimleri sonucunda nörolojik hasar almalarına yapılmış bir vurgudur.
Kraliçe ise katı bir otoritenin temsilidir. Zaten kendisi etrafta sürekli “Kafasını kesin!” diye diye geziyor. Kimin haklı-haksız olduğu önemsenmeden direkt yok etmeye programlanmış. Askerleri ve bahçıvanları da onun emri altında ezilmişler.
Tabii ki Alice’nin rüyasından uyanmasıyla maceramızdan çıkıyoruz. Aslında buradaki rüya, Alice’nin bilinçaltı. Tavşan deliği de o bilinçaltına giriş olarak simgeleniyor. Elbette benim de anlamadığım ya da gözden kaçırdığım daha çok fazla sembolizm unsuru vardır. Alice Harikalar Diyarında, gerek sembolizmleriyle, gerek hayal gücünün sınırsızlığıyla, gerek karakterleriyle, gerek filmiyle çok güzel bir evren. Üstelik “Alice: Madmess Returns” adlı bir oyunu da var, eski bir oyun ancak ben oynarken keyif almıştım.
“ ‘Göründüğün gibi ol’ - ya da daha basit bir şekilde söylemek gerekirse: ‘Kendini başkalarına göründüğünden ya da görünebileceğinden farklı biri olarak görme ki, başkaları da seni başkalarının gözünde başka biri olmaya çalışan başka biri olarak görmesin.’ “
Puanım: 10/10 ⭐️