Uzun süre çocuk sahibi olmak istediğimi düşündüm. Sonra kendime tek bir soru sordum: "Gerçekten bir çocuk mu istiyorum?" Cevabım beni rahatsız etti. Çünkü fark ettim ki istediğim şey aslında bir çocuk değil. Ben, biriyle kurduğum hayalleri yaşatmak istiyorum. O hayallerin…devamıUzun süre çocuk sahibi olmak istediğimi düşündüm.
Sonra kendime tek bir soru sordum:
"Gerçekten bir çocuk mu istiyorum?"
Cevabım beni rahatsız etti.
Çünkü fark ettim ki istediğim şey aslında bir çocuk değil.
Ben, biriyle kurduğum hayalleri yaşatmak istiyorum.
O hayallerin adını...
Lavinia koymak istiyorum.
Bir çocuğu değil, yarım kalmış bir hikâyeyi büyütmek istiyorum.
İşte bu yüzden bunun haksızlık olduğunu düşünüyorum.
Çünkü bir çocuk, başka insanların tamamlanmamış hikâyelerini taşımak için dünyaya gelmemeli.
Eğer bir gün çocuğum olursa, onu sırf "Lavinia" adını yaşatabildiğim için daha anlamlı bulacaksam, o sevginin ne kadarı ona ait olacak?
Ne kadarı geçmişe?
Ne kadarı kaybettiğim bir geleceğe?
Beni en çok düşündüren şey şu oldu:
Eğer çocuğumun adı Lavinia olmayacaksa, onu istemiyorum.
Bu cümle bana bir gerçeği gösterdi.
Ben çocuğa bağlanmamışım.
Ben bir isme bağlanmışım.
Bir ismin temsil ettiği hayata...
Kurulamamış bir yuvaya...
Tutulamamış sözlere...
Yaşanamamış yıllara...
O zaman sevdiğim şey çocuk değil.
Çocuk, yalnızca o hayalin yaşayabileceği son yer oluyor.
Ve bunu fark ettiğim an çocuk sahibi olma isteğim bile anlamını değiştirdi.
Çünkü hiçbir çocuk, anne ya da babasının yarım kalmış hayatını tamamlamak için doğmamalı.
Hiçbir çocuk, gerçekleşmeyen bir geleceğin yerine konulmamalı.
Sevilmeli.
Ama kendi olduğu için.
Bir ismi taşıdığı için değil.
Bir hatırayı yaşattığı için değil.
Bir boşluğu doldurduğu için hiç değil.
Belki de ilk defa çocuk sahibi olmak istemediğimi değil, çocuğa bunu yüklemek istemediğimi fark ettim.
Ve bana göre ikisi arasında çok büyük bir fark var.