Spoiler içeriyor
Vagabond, daha en başındayken çoğu kişiye popüler bir hikâye türü gibi, bilirkişilerin Bildungsroman olarak adlandırdığı, bir bireyin olgunlaşma sürecini konu alan klasik bir büyüme ve gelişme hikâyesi gibi görünür. İlk bakışta bir adamın büyük bir savaşçıya dönüşmesini, yokluktan gelip büyük…devamıVagabond, daha en başındayken çoğu kişiye popüler bir hikâye türü gibi, bilirkişilerin Bildungsroman olarak adlandırdığı, bir bireyin olgunlaşma sürecini konu alan klasik bir büyüme ve gelişme hikâyesi gibi görünür. İlk bakışta bir adamın büyük bir savaşçıya dönüşmesini, yokluktan gelip büyük bir kudrete ve nihayetinde kusursuzluğa, şöhrete ve yenilmezliğe ulaşmasını konu aldığı düşünülür. Fakat eserimizin babası Takehiko Inoue, bu formülü neredeyse anında reddeder. Inoue’nin anlattığı şey bir adamın, basit tabirle, “dövüşmeyi” öğrenme öyküsü değildir. Bir insanın “var olmayı” öğrenme sürecini konu eden bir efsanedir.
Hikâyenin başında kahramanımız genç, öfkeli ve vahşi Shinmen Takezō, yeterince güçlü olursa, yeterince kişiyi yenerse, yeterince kişi öldürür ve kılıcını yeterince keskinleştirirse sonunda değerli biri olacağına inanır. Hem hayatta kalmak hem de önemli biri olmak adına dövüşür. Fakat her zaferden sonra gittikçe daha da boş hissetmeye başlar. Ne kadar güçlenirse o kadar kaybolmuş hisseder. Peki neden?
Çünkü güç, Inoue’nin sunduğu biçimiyle, dünyanın Takezō’ya öğrettiği şey değildir. Güç, tereddüt etmeden öldürmek ya da cesetlerden oluşan bir dağın zirvesinde tek başına dikilmek değildir. Hatta “en iyi” olmak bile değildir. Gerçek güç, içsel bir olgudur. Yetenekle değil, netlikle ilgilidir. Bu anlayış, Musashi’nin ölmeden birkaç gün önce yazdığı Dokkōdō (“Yalnız Yürüme Yolu”) adlı gerçek tarihsel belgede de geçer. Musashi şöyle der:
“Haz arama. Şehvet ya da aşk ile yönlendirilme. Lezzetli yiyeceklerin tadını arzulama. Artık ihtiyaç duymadığın eşyaları saklama. Geleneksel inançlara göre hareket etme.”
Bunların tümü, ustalık denilen olgunun özünü özetler, ki o da “bırakmak”tır.
Öyleyse ustalık ne değildir?
Musashi’nin yolculuğu, ustalığın daha fazla şeye sahip olmakla ilgili olduğu anlayışını yok ederek devam eder. Daha fazla teknik, daha fazla güç, daha fazla ün… Başlangıçta çoğu insanın sandığı gibi ham güç ve irade ile savaşır. Sayısız düello kazanır, fakat korkar. Kalbi hâlâ zayıflık, başarısızlık ve unutulma korkusuna düğümlüdür.
Hōzōin Tapınağı’nın ikinci üstadı Inshun’la dövüşünü ele alalım. Inshun bir çocuktur. Narin, manastır terbiyesi almış bir gençtir fakat Musashi’yi paramparça eder. Neden? Çünkü Inshun korkuyu geride bırakmıştır. Ölümle adeta dans edercesine, tamamen anda kalarak dövüşür. Özgürdür. Musashi ise kazanma arzusu ve kaybetmenin anlamı üzerine düşüncelerini bir yük gibi devamlı sırtında taşır.
İşte eser tam da burada temel felsefi hamlesini yapar. Gerçek ustalık teknik mükemmelliği değil, benliği netlikten alıkoyan şeylerin ortadan kaldırılmasını gerektirir. Zen Budizmi’nde ise şöyle ifade edilir:
“Okçu, ödül kazanmak adına nişan almazsa gerekli tüm yeteneklere sahiptir. Kazanmak adına nişan aldığı zaman ise var olan tüm yeteneğini kaybeder.”
Musashi, kazanma arzusunu arkasında bıraktığı anda dövüşün özünü tıpkı bir yansıma olarak görmeye başlar.
Peki ya ustalık? Ustalık nedir?
Yenilgisinden sonra, Musashi yepyeni kılıç teknikleri çalışmaya ya da özgün bir stil geliştirme işine koyulmaz. Bunun yerine hem fiziksel hem de ruhsal mânâda dünyadan uzaklaşır. Dağlara çekilerek korkusuyla yüzleşir. Fakat bu kez kılıcını değil, kendi benliğini sorgular. Bu, oldukça radikal bir dönüşümdür. Çoğu hikâyede kahraman daha fazlası olmak üzere çalışır. Burada ise durum tam tersi.
Bu durum özellikle Zen Budizmi’nde derin bir fikir olarak yer bulur. Zen’de ustalık edinilen değil, benliği (ün, korku, kıyaslama) soydukça dönülen bir gerçekliktir. Büyüklüğün ve gücün içinizde her daim var olduğunu, yalnızca çeşitli ilüzyonlarla örtülü olduğunu fark edersiniz.
Zen’de aydınlanma adına kullanılan paradoksal bilmeceler, yani kōanlar, bu anlayışı örnekler. Duruma uygun, meşhur bir kōan örneği verelim:
“Anne ve baban doğmadan önceki yüzün nasıldı?”
Bu soruyu birkaç kez okusanız dahi anlamlandıramayabilirsiniz. Çünkü bu sorular mantıksal bir şekilde cevaplamak için değil, benlik yanılsamasını parçalamak adına oluşturulmuştur. Musashi’nin yolu da buna benzer. Dövüşmeye devam ettikçe kim olduğunu bilmediğini fark etmeye başlar ve bu farkındalık onun ilk gerçek içgörüsüdür. Şu şekilde de ifade edebiliriz:
Batı geleneğinde ustalık genellikle zirve, yanı dağın tepesidir. Vagabond’da ise ustalık bir vadiye benzer. Musashi yolculuk ettikçe daha derine iner, belirsizlik, durgunluk ve içe dönüş. Artık kendini tanımlayamaz hâle gelir. Ona “Hangi stili kullanıyorsun?” diye sorulduğunda “Hiçbiri” der. Ne isim, ne okul kalır. Çünkü stiline ad koymak bile bir ayrım yaratmak anlamına gelir. Oysa kılıç yolu (ve hayat) böyle ayrımları pek takmaz.
Bu durumda Vagabond, Batılı savaşçı mitolojilerinden çok Laozi’nin felsefesine yakındır. Tao Te Ching’de şöyle demiştir Laozi:
“Bilge kişi biriktirmez. Başkalarına yardım ettikçe kendisine yardım eder. Başkalarına verdikçe kendisi de daha çok alır.”
Musashi’nin yolu da bu yöne, boşluğa doğru kıvrılır gider.
Şimdi… Gelelim Kılıç Yolu’na.
Bütün bu öğrendiklerimizi göz önünde bulundurursak, Musashi bu farkındalık düzeyine ulaşmak istiyorsa, ustalığa dair bildiği her şeyi unutmalıdır diyebiliriz. Kimliğini, bir yılanın derisini dökmesi gibi defalarca sıyırıp bir kenara atmalıdır. Böylece daha kırılgan, daha insanî ama daha sahici bir varlık açığa çıkar.
Kişi, tekniğe ne kadar bağlıysa, kılıcın ne olduğunu da o kadar az anlamıştır derler. Teknik bir araçtır. Ustalık ise dünyaya karşı bir tavırdır. Dikkattir, açıklıktır, korkudan etkilenmeden hareket edebilmektir. Ve bu ancak, tamamen vazgeçtiğimizde mümkün olur.
Bu dönüşüm, Batı varoluşçuluğuna da paraleldir. “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” adlı kitabında Robert Pirsig, ustalığı “Kalite” denen adsız bir hâl olarak tarif eder; zihin ile madde arasındaki uyumda hissedildiğini söyler. Der ki:
“Zihinsel huzur, doğru değerleri; doğru değerler, doğru düşünceleri; doğru düşünceler, doğru eylemleri üretir.”
Musashi zihnini sakinleştirdikçe kılıcı da “olması gereken”e değil, “olan”la uyumlu hâle gelir. Vagabond, ustalığın bir tür ölüm olduğunu söyler. Yanılsamaların, egonun ve en önemlisi, hayatı tamamen denetleyebileceğimize duyduğumuz inancın ölümüdür. Bu tip bir ölümün ardından ise çok daha bir başka olgu doğar, berraklık.
Eserin aradığı ustalık işte budur, ve hiç kuşkusuz, aralarında en zor ulaşılanı berraklıktır. Devam edelim, daha yeni başlıyoruz.
Eser süresince okuyucuya sessiz bir biçimde hissettirilen stoacılığa değinelim biraz da. Stoacılık, günümüzde sanılanın aksine, pasiflik ya da katı bir sabır felsefesi değildir. Baskı altında sarsılmayan berraklığın, duyumsamayı hakikat sanmamanın, gerçeği gözünü bile kırpmadan karşılamanın felsefesidir. Musashi, farkında olsun ya da olmasın, kanla, taşla ve yalnızlıkla oyulmuş bir Stoacı yolda yürür.
Musashi’yi karşılaştığı savaşçılardan ayıran şey yalnızca fiziksel dayanıklılığı değil, teselli aramayı reddetmesidir. Kanlı düellolardan sonra çoğunluğun yaptığı gibi bir kadının kucağına, bir kadeh içkiye ya da anlamlı bir anlatıya geri dönmez. Dağa-taşa döner, toprağa döner, kafasında beliren sorular arasındaki uzun sessizliğe ve bekleyişe döner. Ve bu haliyle, Marcus Aurelius’un en özlü vecizelerinden birini farkında olmadan yaşar:
“Zihnin üzerinde güç sahibisin, dışsal olaylar üzerinde değil. Bunu fark ettiğin vakit çoktan güçlüsündür.”
(Meditasyonlar, VI.8)
Musashi yaralıdır, açtır, bir hayvan gibi avlanır, aşağılanır ama her yara, bir disipline dönüşür. Her düşüş, bir düşünceye evrilir. Baskı altında kırılmaz; baskıyı absorbe eder. Dış dünya bir ocak olur; Musashi ise içindeki çelik.
Şimdiye kadar gerçek stoacılığın, gerçeklikle akılcı bir etkileşim kurmak anlamına geldiğini anlamış olmalıyız. O hâlde gelelim stoacının “benlik”le savaşına.
Stoacı düşünür Epiktetos, acının, olayların kendisinden değil, olaylara bakış açımızdan kaynaklandığını savunur. Vagabond’da bu dönüşüm, ağır ağır ve acımasız karelerle gözlerimizin önünde gerçekleşir. Misal, en belirgin kırılma noktası, Musashi’nin iyileşme süreci ve çiftçilikle karşılaşmasıdır. Yoshioka bölüğünde onlarca kişiyi öldürdüğü, neredeyse can verdiği ve her şeyini yitirdiği o vahşi düellodan sonra, kahramanlıkta değil, aşağılanmada sığınacak bir alan bulur. Yürüyemez. Neredeyse kıpırdayamaz bile. Gidip bir çocuğun tarlasından sebze çalar. Kılıcı, yani gururu ve kimliği, artık tamamen işe yaramaz hâle gelmiştir.
Çoğu kişinin “geçiş bölümü” sandığı bu kısım, aslında çamur ve pirinçten doğan bir felsefeyi anlatır :) Bu noktada Musashi, Seneca’nın şu stoacı sözünü cidden yaşamaya başlar:
“Az şeye sahip olmak insanı fakir yapmaz, fakat daha fazlasını istemek yapar.”
Artık “nasıl daha güçlü olurum” diye düşünmeyi bırakır ve gözlemlemeye başlar. Bir çocuğun koşuşunu. Suyun akışını. Bitkilerin kendi kendine büyümesini izler. Bunlar savaş sanatıyla ilgili değil gibi görünse de, aslında neredeyse uhrevi içgörülerdir. Kırsal hayatın sükûnetli tekdüzeliği içinde hayatta kalmanın denge demek olduğunu idrak eder.
Ve işte o zaman gerçeklik adeta bir tokat gibi çarpar…
(Karakter sayısı yetmediği için son kısmı yorumlara ekledim.)