Tarih bilgimi geliştirmeye yönelik ilk adımımı, mecburen, bu kitapla başlatmaktayım. Türk ırkının kökeni ve tarihi konu alınmakta. Türkler hakkında bilgi edinmek için iyi bir başlangıç kitabı olduğunu düşünmüyorum. Yazarın bilindik bir isim olmaması şüpheye düşürüyor. Daha başlangıç sayfalarındayım, sadece milattan…devamıTarih bilgimi geliştirmeye yönelik ilk adımımı, mecburen, bu kitapla başlatmaktayım. Türk ırkının kökeni ve tarihi konu alınmakta.
Türkler hakkında bilgi edinmek için iyi bir başlangıç kitabı olduğunu düşünmüyorum. Yazarın bilindik bir isim olmaması şüpheye düşürüyor. Daha başlangıç sayfalarındayım, sadece milattan önceki dönemi okudum. Her sayfada yazdığım birçok soru ve araştırmam gereken konulara dair notlarım var. Bu açıdan bakıldığında bilgi edinimimi hızlandıran da bir durum oluyor.
Okuduğum birkaç sayfa üzerinden yazarın bilgileri kendi düşüncesine göre şekillendirdiğini söyleyebilirim.
“M.Ö 20000-10000: Yakutistan arazisinde en eski insan izlerinin ait olduğu dönem.” (sayfa 5)
Bu alıntı “Türk Tarihi Kronolojisi Milattan Önceki Dönem” bölümünden alınmıştır. Bölümün amacına göre bilgiyi değerlendirirsem tamamen yanlış bir bilgilendirme olduğunu çıkarırım. Yakutların bulundukları bölgeye 8.-9. yy arasında yerleştikleri düşünülmekte. Yaşadıkları coğrafyada yıllar öncesini hiçe sayıp o zamanın halkları Türk kökeni için kesin bir bilgi olarak kullanılamaz.
Yakutistan’da bulunan Yana RHS sahasında günümüzden 31.630 yıl öncesine dayanan insan dişleri bulunmuştur. Dişlerin DNA’sı incelendiğinde Erken Batı Avrasyalı ve Erken Doğu Asyalıların karışımı bir soy olarak ifade edilebilir. Kitapta verilen bilgiye göre tarihlenmede yakın olsalar da -aslında +10000 yıllık farkla- Proto-Türk dönemi için (M.Ö 30. yy) oldukça uzak dönemlerdir.
“M.Ö. 1050-256 Chou Devleti: Türklerin ve Türk kültürünün tesiriyle meydana gelmiş olan “Yang-shao/yeni kültür” ve bunun siyasi görüntüsü olan; at besleme, gök kültü, gelişmiş askeri karakter, hayvan üslubu vb. gibi asli Türk unsurlarını taşıyan Chou Devleti, sonraki Çin kayıtlarında “Hiung-nu” adı ile gösterilen Asya Hun (Türk) kütlesinin çekirdeğiydi.” (sayfa 6)
Açıkçası bu tanım bana oldukça kibir içerdiği izlenimi verdi. Yangshaou kültürü M.Ö. 5000- M.Ö. 3000 yıllarında yaşanan bir kültürdür. Proto-Türk oluşumu ise M.Ö. 3000’li yıllara dayanmaktadır. Bu iki bilgiyi kıyaslarsam aslında Çin kültürünün Türk kültürü üzerinde bir tesiri olduğu çıkarımını bile yapabilirim.
Chou Devleti daha çok bilinen adıyla Zhou Hanedanı, Çin’in bilinen üçüncü hanedanı olup en uzun hanedanlık dönemine sahiptir. Kendisinden önceki hanedanlık Shang hanedanlığıdır. Shang ve Zhou arasında gerçekleşen Muye Muharebesi sonucunda Zhou kazanmıştır. Bu savaşın kazanılmasında Cennetin Emri veya Tianming doktirini etkili olmuştur ve yönetimlerini meşrulaştırmıştır.
Cennetim Emri ya da Tianming, Tian’ın yani Cennet’in Çin imparatoruna yeryüzünü yönetme yetkisine verdiği inanıştır. Tianming, yöneticinin asil kandan gelmesine bakmaz, seçilen kişinin ne kadar iyi yönettiğine bakar. Türk inancında kut inancına çokça benzerdir.
Savaşan Devletler Döneminde, Zhao, 170 küçük devlete ayrılmıştır. Bu dönemde Çin Seddi’nin temeli birçok devlet tarafından atılmıştır, bunlardan biri de Zhou’dur. “Barbar” olarak adlandırdıkları kabilelerin (XiongNu, DongHu, LinHu ve Hiung-nuların) saldırılarından korunmak için yapmışlardır.
Zhou Kralı Wuling, Hiung-nu (Hun) saldırılarına karşı ordunun daha etkili olabilmesi için reform gerçekleştirmiştir. Zhao komutanlarının savaş sırasında cübbe ve saray kıyafetleri giymesini yasaklayıp “Barbar” giyim tarzını benimsemelerini istemiştir; pantolon, kemer, bot, kürk şapka ve kürk gibi giysiler. Orduda bir süvari tümeni oluşturmuş ve onları yalnızca süvari hücumu konusunda değil, aynı zamanda atlı okçuluk konusunda da eğitmiştir.
Shang ve Zhou hanedanlıklarının at mezarları ile Saka ve Wusun gibi batıdaki bozkır nüfusları arasındaki benzerlikleri göstermektedir. Bu halklarla temastan kaynaklanan diğer olası kültürel etkiler arasında dövüş stilleri, baş ve toynak mezarları, sanat motifleri ve mitler yer alabilmektedir.
Linghu Defen, Zhou tarihini “Zhou Kitabi” eserinde anlatmaktadır. Kitabın 50. cildinde Türklerin kökeni hakkında bilgiler içermektedir. Bozkurt Destanı ve Aşina soyu anlatılmaktadır.
Birbiriyle olan etkileşimlerinden Zhou Hanedanı askeri alanda değişikliğe gitmiştir. Fakat bu değişiklik hanedanın son zamanları denilen dönemde gerçekleşmiştir. Dini ve kültürel bilgiler ışığında kültürler arasında benzerlikler olsa da bunlara Türk tesiri altında gelişmiştir çıkarımı kesin olarak yapılamaz.
Bu bilgiler Vikipedi üzerinden toplanmıştır.
Tüm kitabı böyle bitirecek gibiyim ve kafam patlamak üzere. Bir şeyi araştırıyorsun ve bilmediğin o kadar şey çıkıyor ki bu sefer onları araştırayım derken işin içinden çıkamayıp kayboluyorsun. Ayrıca bilgilerin bazılarının bir noktada uyuşup diğer noktada uyuşmaması da cabası.
Spoiler içeriyor
Dizinin ilk sezonunu bitirdim. Diğer sezonlara başlamadan önce fikirlerimi yazıp belki sezon sezon güncellerim. Merakıma yenik düşüp neler olup bittiğine baktım ve edindiğim tüm bilgiler yarım yamalak. Bunları buraya yazmak kafa karışıklığına sebep olabilir çünkü benim de kafam karışık. The…devamıDizinin ilk sezonunu bitirdim. Diğer sezonlara başlamadan önce fikirlerimi yazıp belki sezon sezon güncellerim.
Merakıma yenik düşüp neler olup bittiğine baktım ve edindiğim tüm bilgiler yarım yamalak. Bunları buraya yazmak kafa karışıklığına sebep olabilir çünkü benim de kafam karışık.
The Strain, Chuck Hogan ve Guillermo del Toro tarafından yazılan, aynı isimli, novelden uyarlanmıştır. Dizi vampir korku ve dramı ele alır.
Dizinin gidişatını çoğunlukla beğendim diyebilirim. Sezonun sonlarına doğru birkaç sıkıntı oluşmaya başladı. Genel olarak sezon içinde de bazı sıkıntılar vardı fakat hikayenin gidaşatı için bunların yavaş bir şekilde ele alınması daha doğru. Heyecanı yükselten hareketler bunlar. Yine de bir kopukluk hissi de vermiyor değil.
İzlediğim vampir temalı içeriklerden özlediğim bir çizgide ilerleyen bir dizi olduğunu söyleyebilirim. Hatta vampir mitine baktığımızda aslında doğruya yakın bir vampir tasviri sunuyor. Bilinen Drakula anlatısından çok antik dönemde ve birkaç yüzyıl öncesinde aktarılan “kan emen şeytani varlık”, “kötü ruh” ve yakıştırılan birçok lakabı hak eden çizgiye yakın. Vampirleri tekrar korkulması gereken yaratıklar olarak sunduğu için mutluyum.
Ne kadar mitlere yakın olduğunu düşünsem de vampirlerin tasarımında ve hatta senaryonun gidişatı ve bazı karakterlerin hikayeleri bakımından Blade filminden çok fazla alıntı taşıyor. Bu da aslında diziyi sevmemdeki en büyük unsurlardan biri. Benzerliklere değinmek istemiyorum başka bir içerikten spoiler içermesi hoş olmayacak.
Bazı karakterler üzerinden politik bir çizgiye sahip hissi uyandırıyor. Bunu dizide tam olarak şöyledir böyledir diyemem. Bu dediğim sadece sezonun bir bölümündeki gidişat üzerine gözlemlediğim bir şey. Yanlış yorumluyor da olabilirim.
Sezonun sonlarına doğru sıkıntı oluşmaya başlıyor yazmıştım. Bunu yazarken aklımda sadece bir sahne var ve tam olarak sezonun son bölümünde gerçekleşiyor. Efendi (antagonist) ile olan savaşımsı bir şey. Bu sahne beni inanılmaz rahatsız etti. Tam kazanmaya yakınken çok saçma bir şekilde ellerinden kaçırmaları aşırı ucuz bir sezon devam ettirme yöntemiydi. Böyle bir şey yerine Efendi’yi öldürüp senaryoya güzel bir şekilde bağlayabilirlerdi. Ellerinde büyük bir malzeme ve ortaya çıkmamış çok şey var.
Son bölüm yüzünden diziye devam etme heyecanım baya azaldı. Olaylar daha da kötü ele alınacak imajı verildi bana. Yine de merak, bakayım a noktasından hangi noktaya ulaşacağım?
Küçükken televizyonda izlediğim filmlerden biri. Nicolas Gage ve Indiana Jones hayranlığım da eklenince hayran kalmıştım. Bakalım tekrar hayran kalmış mıyım? Gün içinde filmin ilk çeyreğinde işim çıktığı için yarım bırakmak zorunda kaldım devamında da zor bitirdim. Film bir türlü içine…devamıKüçükken televizyonda izlediğim filmlerden biri. Nicolas Gage ve Indiana Jones hayranlığım da eklenince hayran kalmıştım. Bakalım tekrar hayran kalmış mıyım?
Gün içinde filmin ilk çeyreğinde işim çıktığı için yarım bırakmak zorunda kaldım devamında da zor bitirdim. Film bir türlü içine çekemedi beni.
En sevmediğim şey oyunculuklar oldu. Ortamdaki o yapay hava yüzünden filme odaklanamadım bir türlü. Her sahnesinde Gace'in oyunculuğunun kötülüğüne odaklandım. Adam kendini verememiş role ve bu inanılmaz göze batıyor. Diğerleri de ortalamaydı.
Daha heyecanlı, daha aksiyon dolu bir film diye aklımda kalmış. Böyle bir beklentiyle izleyince ortalamanın altı bir filmin etkisini veriyor ama kesinlikle ortalama bir film.
5/10
Spoiler içeriyor
26 Aralık 2004 tarihinde Sumatra adasının batı kıyısı açıklarında meydana gelen 9.1/9.3 büyüklüğündeki deprem 10 dakika boyunca sürmüş ve sonrasında yarattığı 15/30 m arasında değişen tsunami dalgalarıyla birçok ülkede ağır kayıplara sebebiyet vermiştir. Tayland'a tatil için giden María Belón-Enrique Âlvarez…devamı26 Aralık 2004 tarihinde Sumatra adasının batı kıyısı açıklarında meydana gelen 9.1/9.3 büyüklüğündeki deprem 10 dakika boyunca sürmüş ve sonrasında yarattığı 15/30 m arasında değişen tsunami dalgalarıyla birçok ülkede ağır kayıplara sebebiyet vermiştir.
Tayland'a tatil için giden María Belón-Enrique Âlvarez çifti ve üç çocuğunun afette hayatta kalma mücadelesi anlatılmaktadır.
Seneler önce tv'de denk gelip izlediğim bir filmdi. Tekrar izlemek istiyordum ve sonunda izledim. Kesinlikle hissettirdiği etki ve duygular daha farklı oldu. O zamanlar filmin ele aldığı dramın ciddiyetini fark edememişim.
Tam hatırlamıyorum ama böyle bir şey gördüğüme eminim: afetten etkilenen ve hayatını kaybeden birçok insan varken bir aileye odaklı anlatımı afeti yaşayan bazı kişiler saygısızlık olarak eleştiriyordu. Haklı öfkelerini anlıyorum fakat filmin amacı herkesin hikâyesini anlatmak değildi. Yer yer başka kişilerin hikâyesine ufak da olsa yer verilmiş.
Başka hikâyelere yer verilme konusunda bir rahatsızlık hissettim. Yerel halkın acısına şahit olamadım ya da bir hikâyesini göremedim. Ana karakterlerin etkileşimde bulunduğu insanların hikâyesi anlatıldı ve bunların hepsi yabancıydı. En azından yerel halktan birine de yer verilebilirdi.
Tsunaminin etkisi ve yarattığı tahribat çok iyi yansıyor seyirciye. Su karşısında insanın savunmasızlığı bir yana dursun doğanın diğer varlıkları ve eşyaların çokluğu gerilimi artırıyor. Film, gündelik kullanımda gerekli ve işe yarar birçok eşyanın o an hiçbir değerinin olmaması hissini çok iyi sundu.
Yapılan makyaj harikaydı. Filmi öteye taşıyan unsurlardan biri kesinlikle makyajdı. Öyle gerçekçi yapılmış ki o yaraları gördüğümde aşırı rahatsız hissettim; baldırdaki büyük kesik ve etin sarkması, hastane sahnesinde kan kusmayla beraber uzunca bir ipin çıkarılması... Bu sahne inanılmazdı. Aklıma geldikçe kötü oluyorum hala. İzlerken zor baktım.
Film iki bölümden oluşuyor denilebilir: Maria-Lucas ve Henry-Thomas-Simon. Maria-Lucas bölümü filmi taşıyan bölümdü. Tam bir hayatta kalma mücadelesi ve çok iyi oyunculuk vardı. Naomi Watts fiziksel acının hissini bu kadar iyi vermese filmin büyük çoğunluğu çöp olurdu. Ne kadar acı hissi varsa Maria üzerinden veriliyordu. Tom Holland da bir o kadar iyiydi. Bir çocuğun gözünden afetin etkileri bir yandan yaralı annesinin sorumluluğunun ağırlığı ve yansımaları... Çok iyiydi. İzlerken sürekli "ya sen daha çocuksun neler yaşıyorsun böyle" düşüncelerine kapıldım. İnanılmaz bir olgunluk ve çoğu çocuğun o an yapamayacağı birçok şeyi yapmak... Hala inanamıyorum. Süresini pek hatırlamıyorum ama filmin yarısına kadar Henry-Thomas-Simon üçlüsünün neler yaşadığı neler yaptıkları verilmiyor. Tsunami anında yaşadıkları sözlü bir şekilde aktarılıyor. Buradaki hikâye de ailenin diğer üyelerini bulma umudu üzerinden işleniyor. Umut güzeldir ama mantık içerisinde. Henry diğerlerini bulma umuduyla çocuklarını güvenli alana birkaç saat ya da günlük tanıdığı insanlara emanet ediyor üstelik en fazla 5(?) yaşındaki çocuğa kardeşinin sorumluluğunu yüklüyor. Ne kadar yanlış bir karar. Bilemiyorum öyle bir ortamda çocuğum olsa hayatta yanımdan ayırmam. Bu duruma çok da eleştiride bulunmak istemiyorum. Afetzede María hikayesinin doğru anlatılması için bizzat senaristle birlikte çalışmış. Henry tarafı ne kadar gerçek ne kadarı senaryolaştırılmış bilemiyorum.
Bir klişe vardır. Karakterler aynı ortamdadır ama bir türlü birbirlerini görmezler. Muhakkak biri diğerini de arıyordur. Birbirlerinin geçtikleri yerlerden geçerler de hep işte bir-iki dakika farkla buluşamazlar bir türlü. Tam böyle bir klişe ailenin bir araya gelme sekansında işleniyor. Yani ne bileyim tatlı bir gerginlik mi desem heyecan mı desem yaratmaya çalışmışlar da olmamış be. Hint dizisi izliyor gibi hissettim.
Büyük bir kısmını beğendiğim ve tekrar izlenilirliği olan güzel bir filmdi.
Spoiler içeriyor
Korku Seansı, devam filmleri ve bağlantılı olduğu filmler arasında karanlığın en iyi kullanıldığı filmdir bana göre. Ortalığın aydınlık olup mavi tonları eklenmesiyle değil sahici bir karanlık. Bu açıdan filmin sunduğu görsel atmosferi çok beğendim. Klasikleşmiş korku ögeleri içeriyor. Zamanında nasıl…devamıKorku Seansı, devam filmleri ve bağlantılı olduğu filmler arasında karanlığın en iyi kullanıldığı filmdir bana göre. Ortalığın aydınlık olup mavi tonları eklenmesiyle değil sahici bir karanlık. Bu açıdan filmin sunduğu görsel atmosferi çok beğendim.
Klasikleşmiş korku ögeleri içeriyor. Zamanında nasıl bir etki bırakmıştır aldığı puanla az çok belli oluyor şimdinin gözüyle bakınca oldukça sıkıcı ve sıradan bir etkisi var. Korkudan çok gergin bir ortam sağlıyor.
Devam filmlerine ve bağlantılı olduğu filmlere kıyasla makyaj çok iyi. Cadı ve ele geçirilmiş kişiye yapılan makyaj yaşananları gerçeğe daha da yakın kılıyor.
İzlediğim korku filmlerinden ortaya fark koyduğu ve benim de çokça sevdiğim bir sahnesi var. Genellikle fantastik ve macera türündeki filmlerde görmüş olduğum "hadi şimdi onun kıçına tekmeyi basalım" hazırlık süreci ve arka planda çalan ortamı tamamlayıcı gaza getiren müzik. Filmde bu sahneyi çok iyi yedirmişler. Hiçbir şekilde göze batmıyor ve izlemesi aşırı keyif veriyor. Üstüne filmin türüne sadık kendine has bir müziğe sahip olması mükemmeldi.
İşlemekten usanmadıkları ama benim görmekten bıktığım aile ve anne-çocuk ilişkisi, annelik duygusu üzerinden işlenen tema. Aile bağlarının iblisin, cadının, tanrının bile üzerinde olduğu bir işleniş hakim. Dini ögeleri çokça barındırsa da bir noktadan sonra etkisi olmuyor. Bu durum da devam filmi ve bağlantılı olduğu filmlerden farklı kılıyor filmi.
Ne kadar korkmasam ne kadar sonunu sıkıcı ve saçma bulsam da keyifliydi.
Spoiler içeriyor
Korkmadım ve öyle gerilmedim de. Bir sahnede korktum o da dikkatsizliğime denk geldi. Sonlara doğru bir gülmedim değil. Rahibe senin sıfatına tüküreyim hagğ puğh diyerekten şeytanı yendi. Tebrik ediyorum çok keyiflendim eğlenceli sahneydi.
Mantarlar dünyayı kurtarabilir mi? Mantarlar üzerine izlediğim ilk belgesel oldu. Mantarların ne olduğundan çok "mantarlarla ne yapabiliriz? "sorusuna farklı alanlarda cevapların verildiği bir belgesel. Aslında tam olarak cevap verildiği söylenemez çünkü verilen yanıtlar bilim insanlarının düşüncelerine ve daha deney aşamasında…devamıMantarlar dünyayı kurtarabilir mi?
Mantarlar üzerine izlediğim ilk belgesel oldu. Mantarların ne olduğundan çok "mantarlarla ne yapabiliriz? "sorusuna farklı alanlarda cevapların verildiği bir belgesel. Aslında tam olarak cevap verildiği söylenemez çünkü verilen yanıtlar bilim insanlarının düşüncelerine ve daha deney aşamasında olan tezlerine dayanıyor. Mantarlar hakkında net bilinen bilgilerle netliği belli olmayan bilgilerin harmanlanması güvenilirliği düşürüyor. Yine de gösterilen şeyler çok ilginç. Eğer ki yapılan deneyler ve ileri sürülen fikirler netlik kazanırsa insanlık için birçok alanda dönüm noktası oluşturacak.
Pestisit kullanımı sebebiyle gıda güvenliğinin azaldığı şu günlerde tarımda mantarlarla barışma ve mantarların verimli kullanımını sağlama fikri en çok dikkatimi çeken konu oldu. Denk geldiğim haberde arpanın içinde yetişen mantarların hastalıkları önlediğinin keşfedilmesi konu alınmış. Haberin devamında bitkilerin aynı anda kuraklık, stres ve hastalığa maruz bırakıldığı sonuçtaysa bitkilerin hayatta kaldığı eklenmiş. Kaynaksız ve verilen bilginin yetersizliği haberi güvenilir kılmıyor.
Belgeseli izledikten sonra mantarlar üzerine daha fazla düşülmesi ve araştırılması gerektiği düşünceleri belirdi kafamda. Ne yazık ki pek bir şeye rastlayamadım. Sadece yukarıda bahsetmiş olduğum tipte bilgilere ulaşabildim.
Bizlere sağlayacağı yararlara odaklanmazsak elimizde koskocaman ve halen keşfedilmeyi bekleyen büyüleyici bir mantar dünyası kalıyor.
Aldığım notlar:
- En uzun koşullara uyum sağlamalarını sağlayan benzersiz bir zekâ biçimi geliştirerek ilk insanların ortaya çıkışı...
- Penisilinin bulunmasıyla insanlığın mantarlara bakış açısı değişmiş. Habitatların insanlar gibi bağışıklık sistemine sahip olması, mantarların, habitat üzerinde iyileştirici ve sürdürülebilir yaşam alanı yaratacağı fikrini ortaya çıkarmış.
- Miselyumla aşılanmış yalnızca bir römork dolusu ağaç talaşı kendi hacminin beş katı kirli araziyi temizleyebilir.
- Zarif küçük bir şeyi toksik durumdan daha az toksik duruma geçirmemizi sağlayan süreç...
- Ve belki plastik yerine daha iyi bir çözüm bulabiliriz. Enzimlere dayanan. Her çeşitten uygulamalar değiştirilebilir. Her çeşitten kimyasal, toksik kimyasal uygulamalar mantarlardan elde edilen enzimlerle değiştirilebilir.
- Doğada bitki köklerinin içinde çıplak gözle görülemeyen milyonlarca mikroskopik mantar yaşamaktadır. Ve mikorizal simbiyoz olarak bilinen bu ilişki olmadan, bitkilerin büyük çoğunluğu hayatta kalamayacaktı.
- Mantarımız bir tahta bloktan büyüyor. Herhangi bir şey bilmiyor. Etrafındaki dünya hakkında yapabileceği tek şey büyümek. Yani büyüdükçe ağ kuruyor, alanı keşfediyor ve daha fazla kaynak bulmaya çalışıyor. Verdiği kararları anlamıyoruz. Bir yapı inşa etmeyi nasıl biliyor? Tamamen kör. Sadece boşlukta keşfediyor. Aynı zamanda bunu da yapıyor; kaynakların hepsi merkezde, büyüme tamamen kenarda olduğundan kaynakları merkezden kenara taşıyabilmeli.
- Mantarın mimari yetenekleri hayranlık uyandırıyor. Peki ağda neler oluyor? Organizma, dar borulardan akan besinleri mümkün olduğunca ergonomik olarak dağıtmayı nasıl başarıyor. Mark Fricker miselyum ağına radyoaktif bir işaretleyici enjekte etti ve garip bir keşifte bulundu: Mantarlar kendi özel mantığını takip ediyor ve bazen ağının yalnızca bir kısmını kullanmayı tercih ediyor.
- Şu anda tüm mantar türlerinin yüzde on beşinden azını tanımlıyoruz.
2010 yılında yayınlanan bir belgesel. Bu sebeple notlardaki bazı bilgiler netleşmiş bazıları da eski kalmış olabilir.
Spoiler içeriyor
İzlediklerim arasında en iyi Alien kısa filmiydi. Sonunda ne oldu çok merak ediyorum. Baya heyecanlandım. Keşke devam hikâyesi gelse. Weyland şirketinin kolonileri her türlü sömürü için kullanması dehşet verici. O yumurtaların orada öylesine belirdiğini hiç düşünmüyorum. Koloni bir deney kurbanıydı…devamıİzlediklerim arasında en iyi Alien kısa filmiydi. Sonunda ne oldu çok merak ediyorum. Baya heyecanlandım. Keşke devam hikâyesi gelse.
Weyland şirketinin kolonileri her türlü sömürü için kullanması dehşet verici. O yumurtaların orada öylesine belirdiğini hiç düşünmüyorum. Koloni bir deney kurbanıydı bana göre.
Ula David nelere sebep oldun ve hala da oluyorsun