MART AYI OKUDUKLARIM! 📚 13 kitap, 1.959 sayfa ve bir ayın karanlık yüzü… Mart’ta edebiyatın en tekinsiz köşelerinde gezdim. 🖤📚 Bu ayın okuma listesinde bir araya gelen kitaplar, sanki kendi aralarında gizli bir anlaşma yapmış gibiydi: hepsi de insan ruhunun…devamıMART AYI OKUDUKLARIM! 📚
13 kitap, 1.959 sayfa ve bir ayın karanlık yüzü… Mart’ta edebiyatın en tekinsiz köşelerinde gezdim. 🖤📚
Bu ayın okuma listesinde bir araya gelen kitaplar, sanki kendi aralarında gizli bir anlaşma yapmış gibiydi: hepsi de insan ruhunun en ıssız, en çıplak, en karanlık hallerine ayna tutuyordu. Mart ayında okuduklarımı topladığımda karşıma çıkan tablo tam anlamıyla “yoldan çıkmış” bir edebiyat haritası oldu. 🗺️
Agustina Bazterrica’nın iki kitabı bu listede yan yana duruyor: Değersizler ile insanlığını yitirmiş bir dünyada nefes almaya çalışırken, Leziz Kadavralar etin, şiddetin ve sınırların ötesine geçen bir distopya. Bazterrica’nın kalemi insanı önce titretiyor, sonra düşünmeye zorluyor. 🥩🧠
Alexandre Seurat’nın Sakar’ı minimalist ama vurucu diliyle adeta içe çökerken; Eliza Victoria’nın Sakinler’i gotik atmosferiyle bir evin sırlarını kanımın donma noktasına kadar getirdi. Guadalupe Nettel’in Yoldan Çıkanlar’ı ise ruhun çatlaklarından sızan bir ışık gibi: deliliğin, takıntıların ve aidiyetsizliğin şiirsel bir anatomisi. 🌪️
Japon edebiyatının tekinsiz yüzüyle tanışmama Saou Ichikawa’nın Kambur’u ve Hiroko Oyamada’nın Çukur’u vesile oldu. Sıradanlığın içindeki gerçeküstü korku, bu iki kitapta farklı şekillerde karşıma çıktı. José Revueltas’ın Hücre’si ise Meksika’nın o sert, politik ve varoluşçu gerilimini yüzüme çarptı. Coğrafyalar farklı olsa da “mahsur kalma” hissi bu dört kitabın ortak paydasıydı.
Listede beni en çok sarsanlardan biri Jorge Barón Biza’nın Çöl ve Tohumu oldu. Aile travmasını çıplak bir gerçeklikle, neredeyse belgesel soğukluğunda anlatan bu metin, “edebiyatın sınırı nedir” sorusunu yeniden sordurdu. Gianrico Carofiglio’nun Sabahın Üçü ise tüm bu karanlığın içinde soluklanmak için biçilmiş kaftandı; sade, derin ve insana dokunan bir anlatı. ☕️
Jean Teule’nin İntihar Dükkanı’nı yıllar sonra tekrar okudum. Karamsarlığı mizahla bu kadar dozunda harmanlayabilen başka bir kitap var mıdır bilmiyorum. Moralinizi bozmak ile gülümsemek arasında gidip gelen bir başyapıt.
Magda Szabo’nun Katalin Sokağı Macar edebiyatının büyük isminden savaş sonrası dönemde dostluk, ihanet ve kayıp üzerine öyle bir roman ki, sanki her şey dün olmuş gibi çarpıyor içimize.
Ve Malka Adler’in Auschwitz’de İki Kardeş’i… İsrail’deki kardeşlerin gerçek hikâyesi. Travmanın sonraki nesillere nasıl aktarıldığını, suskunluğun bir hayatta kalma stratejisine nasıl dönüştüğünü anlatan bu kitap, tüm listeyi tamamlarken beni paramparça etti. 🕊️
Mart ayı boyunca toplam 13 kitap, 1.959 sayfa okudum. 📖 Sayfa sayısı belki az gibi görünebilir ama içerik olarak ağırlığını fazlasıyla hissettiren bir aydı. Bu liste, “rahat okumalar” arayanlar için değil; edebiyatın karanlık odalarında kaybolmak, sınırlarını zorlamak ve bir kitabın bitiminde uzun uzun düşünmek isteyenler için.
Siz bu ay hangi kitaplarla boğuştunuz? Yoksa siz de benim gibi ruhunuzu biraz hırpalayacak metinler mi arıyorsunuz? Yorumlara yazın, birbirimize yeni tekinsiz keşifler yapalım. 👇🏻
#MartAyındaOkunanlar #13Kitap #Edebiyat #OkudumBitti #AgustinaBazterrica #KaranlıkEdebiyat #Distopya #GuadalupeNettel #JorgeBarónBiza #KitapTavsiyesi #KitapKurtları #Okumaİlhamı #EdebiyatSeverler #Kitaplık #ŞiddetleTavsiyeEdilir #OkumakHayattır 🖤📚
Ermeni kökenli bir insan "Cildiyeci Kolsuz Agop" İstanbul'lu her bireyin mutlaka yolunun düştüğü... Yolu düşmese de namını duyduğu... Tıp dünyasının çok önemli ismi Prof. Dr. Agop Kotoğyan yani meşhur ‘Cildiyeci Kolsuz Agop'u kaybettik. D.21 Kasım 1937 - Ö.13 Şubat 2018…devamıErmeni kökenli bir insan "Cildiyeci Kolsuz Agop"
İstanbul'lu her bireyin mutlaka yolunun düştüğü...
Yolu düşmese de namını duyduğu...
Tıp dünyasının çok önemli ismi Prof. Dr. Agop Kotoğyan
yani meşhur ‘Cildiyeci Kolsuz Agop'u kaybettik.
D.21 Kasım 1937 - Ö.13 Şubat 2018
Hayatına şöyle başlayabiliriz...
Agop’un babası Kirkor Kotoğyan, 1911 doğumlu. 1915 yılında, yani Anadolu’daki o büyük kaos döneminde henüz dört yaşındayken babasını kaybetmiş. Köyünü basan çeteler köydeki tüm erkekleri öldürmüş. Küçük Kirkor’u annesi, onu madendeki mağaralara kaçırarak kurtarabilmiş. Sonra da bir yakınlarının yanına sığınmışlar. Olaylar yatışıp saldırılar durunca yanmış, yıkılmış, talan edilmiş köylerine dönebilmişler.
Kirkor Bey, 25 yaşındayken Yozgat’ın İğdere Köyü’nde yaşayan Makruhi Hanım’la evlenmiş. Aile 1938’de İstanbul’a gelmiş ve Samatya’ya yerleşmiş. Bir yıl sonra da ilk çocukları Agop, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Cerrahpaşa’daki hastanesinde doğmuş. Dünyaya gözlerini açtığı, ilk görüntüleri, ilk sesleri duyduğu bu hastane ile ömür boyu sürecek kader birliği de böylece başlamış.
Babası Kirkor Bey, inşaatlarda kalfa olarak çalışır, annesi de Samatya yakınlarında bir fabrikada işçilik yaparmış.
KOLUNU PRES KAPTI
Çok yoksullarmış. Küçük Agop, Samatya Sahakyan Ermeni İlkokulu’na başladığı yıl, babası ona bir ceket almış. Bir bahar günü arkadaşlarıyla Samatya sahilinden denize girip çıkmış ve bir bakmış ki ceketin yerinde yeller esiyor. Anasından bir ton dayak yediği gibi tam üç yıl boyunca da ceketsiz kalmış. ‘Bana yeni bir ceket almaları mümkün değildi. Ekmeği karneyle alıyor, aylarca et ve şeker yüzü görmüyorduk’ diye annesinin köteğine hak veriyor şimdi.
Küçük Agop, daha ilkokuldayken işe başlamış. Mezun olduğu yıl bir gümüş atölyesinde çalışıyormuş. Sıcak, çok sıcak bir yaz günü, gümüş kalıpları plaka haline getirmek için kullanılan presin silindiri iş önlüğünün kolunu kapmış. Sonra da elinin tamamı omuzuna kadar presin altında un ufak olmuş. Hastaneye vardığında doktorlar, ‘Bu çocuk yaşamaz’ demiş. Ameliyat olmuş, günlerce komada kalmış ve bir gün gözlerini açıp hayata yeniden merhaba demiş. Kaderin cilvesi bu ya, yine Cerrahpaşa Hastanesi’ndeymiş.
O yaz sonunda kendisini tamamen toparlamış ama çevresindekilerin acıyarak bakması kalbini çok kırıyormuş. Bu yüzden kayıt yaptırdığı halde okula gitmeyeceğini söylemiş babasına. Okula gitmemiş ama aldığı ders kitaplarını her gün muntazaman okuyarak kendine göre bir tedrisat yapmış. Okulsuz geçen bu yıl boyunca hep düşünmüş. O küçük ve artık tek kollu bedeniyle bir meslek sahibi olamayacağına karar vermiş. ‘Okumalıyım, her ne pahasına olursa olsun okumalıyım’ demiş. Ve dönem başlayınca Kumkapı Bezciyan Ortaokulu’nda eğitime geri dönmüş.
Bütün okul hayatı boyunca, yazları ve hafta sonları çalışmaya devam etmiş. Tahtakale’de işportacılık yapmış. Konfeksiyon atölyelerinde ilik makinelerinde çalışmış. Eve katkı olsun diye çalışırken çok sevdiği kız kardeşleri Hripsima ve Maryam’a da küçük hediyeler almayı ihmal etmezmiş.
FUTBOL YILLARI
Ortaokulda başarılı olmuş ama esas zirveyi Galata Getronogan Lisesi’nde yapmış. Her yıl okul birincisi olmuş, takdirlerle dönmüş evine. Agop Bey, hasta Fenerbahçeli. Tam 26 yıldır Fenerbahçe Kulübü üyesi. Basketbolu çok seviyormuş. Ama tek kollu olduğu için oynayamamış. ‘Ben de sahada top koştururum’ demiş ve lisede futbola başlamış. Oynayamazsın demişler, aldırmamış. Çok da güzel oynamış. Ve hatta, o devrin ünlü takımı Samatya Gençler Kulübü’nün kadrosuna girmeyi başarmış.
1957’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazanınca doğduğu, yeniden hayata döndüğü Cerrahpaşa Hastanesi’nde bulmuş kendini. Kapısından içeri girdiği ilk gün ‘Bir zamanlar beni kurtardı bu hastane, şimdi nöbet sırası bende’ diye düşünmüş. Bu dönemde lise öğrencilerine özel dersler vererek okul parasını kazanmaya devam etmiş. Ayrıca, Cerrahpaşa’nın futbol takımında oynamayı da ihmal etmemiş.
1963’te okul birincisi olarak doktorluk diplomasını almış. Bir yıl Çapa’nın Deri ve Frengi Hastalıkları Kliniği’nde çalışmış. 1964’te Cerrahpaşa’daki Dermatoloji Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başlamış. Uzmanlık tezinin başlığı, ‘İmpetigo Herpetiformis Vak’aları Üzerinde Klinik ve Biyoşimik Araştırmalar.’ Ben başlığından bir şey anlamadım, Agop Hoca açıkladı: ‘Uçukla ilgili çok önemli bir çalışmaydı.’
1967’de uzman olmuş. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde başasistan olarak çalışırken üniversite tarafından Ekim 1969’da Almanya’ya gönderilmiş. Dört ayda Almanca’yı öğrenmiş. Hamburg Saar Üniversitesi Dermatoloji Kliniği’nde ünlü dermatolog Prof. Dr. Nödl’ün yanında çalışmaya başlamış. Ayrıca aynı üniversitenin alerji ve histoloji bölümlerinde çalışmış. Kliniklerde gösterdiği başarıdan dolayı, Alman Üniversite Kurulu’nun talebiyle okulda kalma süresi bir yıl daha uzatılmış.
Dr. Kotoğyan, 1952’de geçirdiği kazadan önce çoğu kişi gibi sağ elini kullanırmış. Onu kaybedince sol eliyle iş görebilmek için çok çalışmış. En büyük zorluğu da üniversitedeyken çekmiş. Tek eliyle tüplerden şırıngaya ilaç çekmeyi, bu ilacı hastaya enjekte etmeyi öğrenmek için geceleri hastanede nöbete kalmış, evde portakallara su şırınga edermiş. Dikiş atmayı öğrenmek için ise, evde ne kadar sökük ve yırtık varsa dikermiş. İki yıl içinde tüm bu işleri kimseden yardım almadan tek başına yapıyor hale gelmiş.
1972’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geri döndükten bir yıl sonra doçentlik sınavını başarıyla vermiş. 1979’da ise, ‘Akne Vulgaris Vak’alarında İmmunolojik Araştırmalar’ başlıklı teziyle profesör kadrosuna atanmış. Almanca’dan sonra yine kendi çabasıyla, Fransızca ve İngilizce öğrenmiş. Dünyanın birçok ülkesinde dersler, konferanslar vermiş, nam salmış. Özellikle son iki yılda dışarıdan gelen hasta sayısında büyük bir artış olmuş. Uluslararası tıp dergilerinde yayımlanan makalelerinin sayısı 300’ü aşmış, cilt hastalıkları üzerine iki kitap yazmış.
Suzan Hanım’la 1975’te evlenmiş. Üniversiteden emekli olduğu 21 Kasım 2004 günü yaptığı konuşmada ‘İki kişiye teşekkür etmiyorum: Biri beni bu yolun başına kadar getiren anam, diğeri beni şu kürsüye kadar çıkaran eşim Suzan. Teşekkür etmiyorum değil, aslında edemiyorum. Çünkü onlara her şeyimi borçluyum’ demişti.
YURT SEVGİSİ BUDUR
Birçok ülkenin üniversitesinden teklif almış: Almanya, Fransa, Kanada, Amerika... ‘Burada kal, kürsünün başına geç’ demişler. O, bunların hepsini elinin tersiyle geri çevirmiş. ‘Ermeni olduğun için dedeni, fukara olduğun için kolunu kaybettiğin o ülkede ne işin var’ demişler, gülmüş geçmiş. Peki ne düşünmüş? ‘Evet doğrudur: Ülkemde çok acı çektim. Sefaletin dibinde yaşadım. Doğrudur: Dedemi, çocukluğumu, kolumu kaybettim. Ama yolumu kaybetmedim. Bu ülkede yaşayan milyonlarca insandan hiçbir zaman farklı olmadığımı düşündüm. Bu topraklarda yaşayan tüm insanları kardeşim olarak benimsedim. Bir ülkeyi sevmek demek, bu topraklarda geçirdiğin güzel ve iyi günleri sevmek demek değildir. İyi günde ve kötü günde burada olmak, vatanın yanında kalmak demektir yurt sevgisi. Boş başak dik, dolu başak ise eğiktir, derler. Ben hep eğik gezdim şu dünyada. Kibirden nefret ettim. Boş başaklar gibi diklenmedim, caka satmadım, her şeyi biliyorum demedim. Burnumun dikine gitmedim, bilginin ve bilimin ipine sarıldım. İşimi şansa bırakmadım. Çünkü, çok çalıştım ve boşluk bırakmadım.’
DOKTORLUĞA DEVAM
Bu efsane doktor üniversiteye veda ederken şöyle diyordu: ‘32 yılını öğretim üyesi olarak geçirdiğim, 41 yıl üç ay süren üniversitedeki görevim fiilen sona ermiş bulunuyor. İnsanın hissetttiklerini anlatabilmesi oldukça güç. Ayrılık günü gelip çattığında hiç tanımadığınız bir boşluk hissine kapılıyorsunuz. İlk olarak geçmişin yoğunluğu içerisinde hiç gerçekleşmemiş olan bir şey gerçekleşiyor: Annesinin kuzusu Agop, gümüşçüde çalışan Agop, futbolcu, asistan, Almanya’da görev yapan, doçentlik sınavındaki Agop, ilk dersini veren, profesör olan Agop kafa kafaya verip ‘Şimdi ne olacak’ diyorlar. Neden sonra aynı toplantıya emekli Agop gelip de, ‘Hey geçmişin kimlikleri; utanmasanız Agop öldü diyeceksiniz. Şimdi, en büyüğünüz olarak ben, işte buradayım’ diyene kadar...’
Ciğerim Agop, bilesin ki anacığın seninle iftihar ediyor
Prof. Dr. Kotoğyan’ın emekli olduğu gün annesi Makruhi Hanım (87) rahatsız olduğu için törene katılamadı. Kız kardeşi ünlü matematik hocası Hripsime Kotoğyan, kürsüye çıktı ve annelerinin gönderdiği mektubu okudu: ‘Ciğerim Agop. Baban da okuma yazma bilmez idi, ben de. Sen, okudun. Sen hep okudun ve çok çalıştın can parçam. Biz fukaraydık, senin yaptığın şu çok zor yolculukta yanına yetecek kadar azık koyamadık. Bak, burada da açıklıyorum, herkes duysun: Oğlum, sana yeterince yardım edemedik ve ben hep üzüldüm buna. Pek belli etmezdi ama baban da buna çok üzülmüştü. Ama, sen bizim yüzümüzü hiç kara çıkarmadım. Her zorluğun üstesinden geldin. Garip kuşun yuvasını yapan Allah, uçmak istediğini anlayınca sana kanat taktı. Ciğerim Agop, çok çalıştın, çok yoruldun. Sana biraz istirahat et diyeceğim ama biliyorum ki beni dinlemeyeceksin. Şimdi, biraz hastayım ama sen biliyorsun ki yanındayım. Bilesin ki anacığın seninle iftihar ediyor. Baban da şimdi yukarıdan sana bakıyor ve gülüyordur. Ciğerim benim, senin o kara gözlerinden öpüyorum.’
Aykırı Türk Filozof Ulus Baker Hakkında Enteresan Bilgiler Dünkü paylaşımda gördüm ki Ulus Hoca’yı sevenler pek çokmuş; tanımayanlar da elbette var. Bugün bu yüzden daha geniş bir paylaşım yapmak istedim. Acı dolu hayatını okurken içimin nasıl sızladığını anlatamam. Demek ki…devamıAykırı Türk Filozof Ulus Baker Hakkında Enteresan Bilgiler
Dünkü paylaşımda gördüm ki Ulus Hoca’yı sevenler pek çokmuş; tanımayanlar da elbette var. Bugün bu yüzden daha geniş bir paylaşım yapmak istedim. Acı dolu hayatını okurken içimin nasıl sızladığını anlatamam. Demek ki cam fanuslarda ahkâm kesenlerden değil, böylesi derin acılardan doğuyormuş bazı dehalar.
Ülkemize ve dünyaya birçok fikir katmış değerli insanlar var. Bu değerler arasında yer alan Ulus Baker hakkında bilinenler ise ne yazık ki az. Ben de bu içerikte, farklı ve aykırı bir ruha sahip olan Türk filozof Ulus Baker’e dair bazı enteresan bilgileri derledim. Yaşamı da en az kendisi ve çalışmaları kadar sıra dışı olan Baker’i gelin biraz daha yakından tanıyalım.
Çocukluğu çok mutlu başlasa da sonra hayat denen öğretmenin sınavı acımasız.
14 Temmuz 1960’ta Ankara’da doğan Ulus Baker, Kıbrıslı bir Türk ailesinin çocuğudur. Babası Sedat Baker ruh hastalıkları hekimi, annesi Pembe Marmara ise şairdir. Kıbrıs’ta süregelen savaş sebebiyle aile Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göçün ardından Baker annesini kanserden kaybetmiş, babası ise bir otel lokantasında ölü bulunmuştur. Bu ağır kayıplar onun hayatını derinden sarsmış; alkol ve sigaraya yönelmesine neden olmuştur. Ancak ailesinden miras aldığı şairlik ve düşünsel yeteneğe de daha çok sarılmıştır.
Ulus Baker de ailesi gibi entelektüel bir yol seçerek Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde okudu. Mezun olduktan sonra aynı üniversitede öğretim üyesi oldu. Ana dili gibi bildiği diller onun en dikkat çekici özelliklerinden biriydi. Fransızca, Rusça ve İngilizceyi ileri seviyede konuşuyor; toplamda yedi dil biliyordu. Yabancı öğrencilerini sürekli soru sormaya teşvik eder, sosyoloji ve felsefe üzerine pek çok çeviri ve makale üretirdi.
Hayatındaki sorunlar arttıkça alkol ve sigaraya olan bağlılığı da güçlendi. Bir ders boyunca bir paket sigara bitirdiği, kahvaltıda bile bira içtiği anlatılır. Kılık kıyafetine, saçına hiç önem vermez; bedenine bakmadan aldığı kıyafetleri gelişi güzel giyerdi. Ancak sakal tıraşını asla ihmal etmezdi. Duşa ise çevresindekiler hatırlattığında girermiş.
Ulus Baker, hayatı boyunca büyük bir Spinoza hayranıydı. Türkiye’de Spinoza’yı en iyi çözümleyen ve yorumlayan isimlerden biri kabul edilir. Bu hayranlığını iki kedisine “Spinoza” adını vererek bile göstermiştir. Spinoza felsefesini yalnızca teorik olarak değil, pratik olarak da uygulanması gereken bir düşünce sistemi olarak görür ve bunun üzerine çalışmalar yapardı.
Gökyüzü ile Kurduğu Bağ ise enteresandı bazılarınca...
Hiç televizyonu yoktu. Gökyüzünü izlemeyi televizyona tercih eder, en güvenilir bilgileri oradan aldığını söylerdi. Filmleri göç eden kuşlarda, reklamları ise bir yerden bir yere giden uçaklarda seyrederdi. Boş zamanlarında gökyüzüne bakmak onun için adeta bir dünya değiştirme ritüeliydi.
Ulus Baker yalnızca büyük bir filozof değil, aynı zamanda son derece samimi ve alçakgönüllü bir insandı. İnsanların statüsüne, konumuna hiç bakmaz; herkesle sohbet eder, soruları içtenlikle cevaplandırırdı. Yabancı öğrencilerine de en az Türk öğrencileri kadar özen gösterir, barda karşılaştığı biriyle bile uzun süredir dostmuş gibi konuşabilirdi.
Onu bu kadar farklı kılan en güçlü yanı araştırmacı ruhuydu. Sosyolojiyle sınırlı kalmayıp felsefe, sinema ve çeşitli disiplinlerde eleştiriler ve çözümlemeler yaptı. Özellikle sinema alanında Dziga Vertov üzerine yazdığı eleştiriler Avrupa’da büyük ilgi gördü ve sinema okullarında okutulmaya başlandı.
Kılık kıyafetine önem vermediği gibi sağlığına da aynı kayıtsızlığı gösterirdi. Karaciğer rahatsızlığına rağmen sigara ve alkolü bırakmadı. Gözlüğünün camı düşse bile tamir ettirmez, daha iyi gören gözüyle idare ederdi. Yıllar süren bağımlılığı onu böbrek ve kalp yetmezliğine sürükledi. İstanbul’a geldiğinde durumu ağırlaştı ve 12 Temmuz 2007’de hayata veda etti. Ardında ise derin düşüncelerle dolu, etkileyici eserler bıraktı.
******
Dolaylı Eylem, ,
Beyin Ekran,
Kanaatlerden İmajlara, Duygular Sosyolojisine Doğru
Yüzeybilim Fragmanlar,
Aşındırma Denemeleri,
Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme-
***
Çevirileri
Gilles Deleuze, Spinoza Pratik Felsefe (Spinoza. Philosophie pratique by Les Editions de Minuit), Norgunk Yayıncılık
—, Spinoza Üzerine On Bir Ders, Kabalcı Yayınevi
—, Kant Üzerine Dört Ders, Kabalcı Yayınevi
—, Leibniz Üzerine Beş Ders, Kabalcı Yayınevi
ANISINA SAYGI,SEVGİ VE TEŞEKKÜRLERLE.💙
OKUDUM - BİTTİ! 📚 Kitap Adı : KATALIN SOKAĞI Yazar Adı : MAGDA SZABO Sayfa Sayısı : 202 Kitap Puanım : 10 / 2 Kitap İncelemem : 👇 📚 OKUDUM – BİTTİ: Katalin Sokağı (puanım 2/10) “Öyle bir kitap işte,…devamıOKUDUM - BİTTİ! 📚
Kitap Adı : KATALIN SOKAĞI
Yazar Adı : MAGDA SZABO
Sayfa Sayısı : 202
Kitap Puanım : 10 / 2
Kitap İncelemem : 👇
📚 OKUDUM – BİTTİ: Katalin Sokağı (puanım 2/10)
“Öyle bir kitap işte, arka kapağı ağlatacak sanıyorsun ama içini açınca esnemekten başka bir şey gelmiyor elden.” Aynen böyle hissettim.
Katalin Sokağı’na büyük umutlarla başladım. Arkasında kayıp cennet, Nazilerin ayak sesleri, çocukluğun simgesi bir sokak falan yazıyordu. Derin, dokunaklı, unutulmaz bir şey bekledim tabii. Olmadı.
---
❄️ Konu denilen şey neredeyse yok, dolambaç bol
Roman 1930’lardan 68’e kadar uzanıyormuş. Uzanıyor ama yürüyerek değil, tökezleyerek. Anlatı öyle dağınık, öyle gereksiz yere dallanıp budaklanıyor ki hangi ailenin derdine yanacağımı şaşırdım. Üç aile diyorlar ama aslında üç ailenin anı parçaları var – yalnız ne bağ var ortada ne bütünlük. Karakterler öyle kopuk tanıtılıyor ki kim kimin komşusu anlamak için soy ağacı çıkarmalık oluyorsunuz. Roman değil, isim karmaşası resmen.
Arka kapaktaki şu meşhur alıntıyı hatırlarsınız: talaş sandık metaforu. İşte kitabın ta kendisi o sandıktaki talaş gibi: önemsiz, doldurma, kırılmaya engel olacağına bizzat kırık.
---
✍️ Yazım hataları ve çeviri özensizliği
Türkçe baskıda insanın gözünü kanatan yazım yanlışları var. Noktalamalar hatalı, birleşik fiiller yanlış ayrılmış, hatta bir yerde “efal” yazıyor – “efal” ne demek? Editör sanki metni hiç okumamış. Modern bir klasiğe bu kadar özensiz davranılır mı? Okuma akışım sürekli bölündü, zaten akacak bir şey olsa neyse de…
---
🎭 Arka kapakla kitap arasında dağlar kadar fark var
Arka kapakta “Nazilerin hoyrat müdahalesiyle sarsılan küçük cennet” diyor. Naziler kitabın belki %15’inde var anca. Gerisi geçmişe dönüşler ve kendi kendine tekrarlayan iç monologlar arasında kaybolup gitmiş. Savaş travması anlatılmak istenmiş ama anlatının kendisi travma geçiriyor resmen. O sarsıntıyı hissetmeyi beklerken, sarsıntı okuyucuda oluşuyor – sıkıntıdan.
---
💔 Hayal kırıklığım büyük
Yazar neden bu kadar düzensiz, bu kadar anlatmaktan çok dolanan bir üslup seçmiş, çözemedim. Belki bilinçli yapmıştır, belki deneysel falandır – ama sonuçta ben okur olarak yoruldum, etkilenmedim.
Şu 2 puanı sadece birkaç sahnenin atmosferi ve döneme dair ufak tefek ayrıntılar için verdim. Onun dışında tavsiye etmem.
Bazı kitaplar okunmayı değil, uyarılmayı hak ediyor.
#KatalinSokağı #MagdaSzabó #OkudumBitti #KitapEleştirisi #HayalKırıklığı #2puan #YKY #ModernKlasiklerAmaOlmayıncaOlmuyor #KitapÖnerisiDeğil #KitapUyarısı 📉🥀
Tanrı yalnızlıktan korktuğu için yaratmıştır dünyayı. Yaratılışın tek açıklaması budur. Yaratıklar olarak varlık nedenimiz Yaratıcı'yı eğlendirmekten başka bir şey değildir. Zavallı soytarılar olarak bu dünyada alkışlarını hiç kimsenin duymadığı bir seyirciyi eğlendirmek için dramlar yaşadığımızı unutuyoruz. Ve Tanrı azizleri yarattıysa…devamıTanrı yalnızlıktan korktuğu için yaratmıştır dünyayı. Yaratılışın tek açıklaması budur. Yaratıklar olarak varlık nedenimiz Yaratıcı'yı eğlendirmekten başka bir şey değildir. Zavallı soytarılar olarak bu dünyada alkışlarını hiç kimsenin duymadığı bir seyirciyi eğlendirmek için dramlar yaşadığımızı unutuyoruz. Ve Tanrı azizleri yarattıysa eğer -diyalog gerekçeleri olarak- nedeni yalnızlığını hafifletmektir.
Mutlak takıntısı içinde, kendini yok etme zevki vardır. Manastır ve kerhane takıntısı. "Hücreler" ve sağda solda kadınlar. Yaşama tiksintisi hem azizelerin hem orospuların gölgesinde büyür.
Ölümlülerin Tanrı'dan bahsetmelerinin nedeni deliliklerini gizlemek istemeleridir. Onunla ne kadar uzun süre ilgilenirseniz sapkınlıklarınıza o kadar çok mazeret bulursunuz. Tanrı? Resmen kabul edilmiş bir demans hali.