Ryan's Daughter.. Türkçe'ye İrlandalı Kız olarak kazandırılan filmin başrolünde Robert Mitchum, Sarah Miles, Christopher Jones ve John Mills yer alıyor. Türkiye'de 3 yıl sonra vizyona giren film 6 ay boyunca gösterimde kalarak bir rekora imza atıyor. Bu filmi 1973'te Emek…devamıRyan's Daughter.. Türkçe'ye İrlandalı Kız olarak kazandırılan filmin başrolünde Robert Mitchum, Sarah Miles, Christopher Jones ve John Mills yer alıyor. Türkiye'de 3 yıl sonra vizyona giren film 6 ay boyunca gösterimde kalarak bir rekora imza atıyor. Bu filmi 1973'te Emek Sineması'nda izlediğimi düşünüyorum, neler vermezdim?
Film I. Dünya Savaşı yıllarında geçiyor. İrlanda'da aynı zamanda bağımsızlık için savaş veriyor. Bu esnada İrlanda'nın kıyıdaki bir köyünde durumu yerinde işleri tıkırında tek barının sahibi Ryan ve kızı da yaşamaktadır. Kızına "Prenses" diye hitap Ryan ondan hiçbir şeyi esirgemez. Bir şemsiye için bile yüklü miktarlar ödemekten kaçınmaz. Gelin görün ki Rose'un kalbindeki boşluğu bunlar kapatamaz. Rose köyün okulunda öğretmenlik yapan kendisinden yaşça büyük Charles'ı istemektedir. Öyle ki hayatına renk katacak, arzularını tatmin edecek, hiçbir zaman kendisini ait hissetmediği o küçük kasabadan kurtaracak kişidir Charles. Büyük heyecanla ona gitmekten, duygularını ifade etmekten çekinmez. Nihayetinde mutlu bir yuva kurar Rose ya da öyle olacağını sanır.. Rose'un içinde dolmayan tüm boşluklar ve çatlaklar kasabaya atanan savaş gazisi İngiliz komutanla birlikte ayyuka çıkar. Bir noktada film Gustav Flaubert'in ölümsüz eseri Madam Bovary'nin soyut bir uyarlamasıdır. Filmdeki Peder hem Rose hem de izleyenler için Tanrı'nın ve toplumun buyruğu yerindedir. Hem Rose'u hem de izleyenini doğruya teşvik etmeye çalışır ve merhametlidir.
Film bir savaşın gölgesinde geçiyor en başında bahsetmiştim. İrlanda türlü örgütlenmelerle İngiltere'ye karşı korkunç bir savaş verir. Bırakın silahı hükümeti bile olmayan bir İrlanda vardır gözümüzün önünde. Biz Rose'u izlerken sessizce can çekiştiğini fark ettirir bize. Filmde İrlanda olarak vücut bulan Komiser Tim O'Leary bir anlık halk için halka rağmen savaştıkları imasında bulunur. Taşrada gençler işsiz, umarsızca yaşayan, birbirlerinin hayatını didiklemekten başka iş görmeyen ve bundan bir an için rahatsızlık duymayan boş bir çoğunluğa dönüşmüştür. Onları bir fikir çevresinde birleştirmek ne kadar güçse o fikri anlatmak ve benimsetmek de o denli güçtür.
Bu filmi izlediğim için bir yandan mutluyum bir yandan hüzünlü çünkü ne zaman iyi bir film izlesem bir daha böylesini izleyememe korkusuna gark olurum. Şu konuda eminimki artık "En sevdiğin film nedir?" sorusuna vereceğim yanıt bellidir.