Uzun zamandır sınavlar sağlık sorunları falan derken elime kitap almaz olmuştum. Bu uzun arayı güzel bir kitapla sonlandırmak istedim. Hızımı alamadan aç kurt gibi 50 sayfacık kitaba saldırıp adeta her kelimesini inceledim. Uzatmadan (nasıl olsa birazdan baya uzayacak) kitaba geçeyim.…devamıUzun zamandır sınavlar sağlık sorunları falan derken elime kitap almaz olmuştum. Bu uzun arayı güzel bir kitapla sonlandırmak istedim. Hızımı alamadan aç kurt gibi 50 sayfacık kitaba saldırıp adeta her kelimesini inceledim. Uzatmadan (nasıl olsa birazdan baya uzayacak) kitaba geçeyim. Kitabın içinde 3 farklı hikaye var.
1-) Lyon'da Düğün: Kitaba adını veren bu hikaye 13 sayfalık ve huzur dolu. Fransız Devrimi sırasında kurşuna dizilen binlerce insanla birlikte yüzlerce aşk hikayesinin de sonunu yazılıyor. Bu aşk hikayelerinden birine tanıklık etme şerefine eriyoruz Zweig sayesinde.
2-) İki Yalnız İnsan: Ayağı sakat bir adamla "çirkin" kadının hikayesi. 5 sayfalık oldukça sade bir hikaye ancak gariptir ki 50 sayfalık kitapta alıntılayacağım iki üç cümlenin hepsi de bu kısacık hikayede barınıyor. Olay tahmin ettiğiniz gibi klasik güzel-çirkin yada dramla başlayıp mutlulukla sona eren klasikleşmiş senaryolardan değil. Yazarın kalemine güvenemeyip kötü sonla bitirerek okuyucuda şok etkisi yaratmakla akılda kalıcılığını arttırmak istediği senaryolardan hiç değil. Anlatması zor en iyisi okumanızdır diyerek tadımlık bir iki cümle bırakıyorum;
"Kız yine hızlı hızlı konuştu. Çünkü acısını azaltmak istemiyordu, acı çeken herkes gibi acı çekmekten memnundu."
Teselli edilmeyi sevmeyen bir insan olarak bu cümlede kendimi buldum adeta. Teselliler acının son demlerinde gerçekten iyi gelen birşey ancak başta o acının verdiği nefreti kusması için karşı tarafa zaman tanımalı bence insan. Bir bebeğin ağlamasını kesmeyece çalışırmışçasına alelacele değil, karşı taraf içini tamamen dökene kadar sabırla bekleyerek yapılmalı bu iş. Benim hislerime ve fikirlerime birebir uyduğu için kitaba kıyıp altını çizdim bu satırların :)
"Adam burada kızı teselli etmek için bulunduğunu çoktan unutmuştu bile. Farkında olmadan o da kendi yaşadığı acılardan bahsetmeye başladı, çünkü anlayacak birini bulmuştu."
Olamaz birisi derdini anlattığında papağan gibi "üzülme, geçer, hallederiz, sen başa çıkarsın" vb kelimeleri tekrarlamayıp kendi hayatınızdan örnekler vererek hislerinizi mi paylaşıyorsunuz(!) Sizi benciller sizi, iki dakika dert anlatılmaz size(!) Hemen kendinizden bahsetmeye başlarsınız(!) Neyse kinayede aşırıya kaçmadan konuya gireyim. Dostlar sadece moral vermek/almak hislerinizi hafifletmez. İnsanlara sadece teselli sözleri iyi gelmez. Elbette ki kendinizden örnek vererek ona "Bak ben de bu yollardan geçtim/geçiyorum, tecrübelerim var ve senin yanında olacağım bunu atlatacaksın/atlatacağız." duygusunu hissettireceksiniz. Bir insan derdini anlattığında onu anladığınızı belli etmek için "seni anlıyorum" demek yeter ama önemli olan karşı tarafın anlaşıldığını "hissetmesi"dir. Bunu da ancak yaşadığınız benzer olaylara karşı içinizde gelişen duyguları anlatarak yapabilirsiniz. Lütfen dertleşirken kendinden bahseden insanları "dinlemeyi bilmeyen"ler olarak etiketlemeyiniz, etiketleyenlerle mümkünse samimi bir ilişki içerisinde olmayınız.
3-) Wondrak: Burun kemiği ve kıkırdağı olmadan, sadece iki burun deliğiyle dünyaya gelen Ruzena Sedlak ve 1. Dünya savaşından korumak istediği oğlu... Yazarın savaş karşıtı olduğunu net bir şekilde hissedeceğiniz hikayelerden (konusu açılmışken "Mecburiyet" kitabı da harika). İki farklı konuya 30 sayfada iki farklı konuya değinmiş yazar. İlki insanların farklılıklara karşı olan tavrı ikincisi ise savaş. Hikayede dikkatimi çeken bir iki cümleden bahsetmek isterim;
"Yaradan'ın her hatası yanlış yaratılmış bu varlığa karşı -her ne kadar bir haksızlık ise de ne yazık ki çözümü yoktur- içimizde öfke uyandırır. Daha da kötüsü tiksintimizi onu özensiz yaratana değil, hiçbir suçu günahı olmayan eserine yöneltiriz: Sakat ve biçimsiz varlık yeterince sıkıntısı, derdi yokmuş gibi sağlılı ve kusursuz varlıkların nahoş davranışlarına da katlanmak zorunda kalır."
Oldukça sert denilebilinecek bir cümle kurmuş yazar. Seçtiği kelimeler adeta farklı farklı bir çok fikre ve kutsala bıçak gibi saplanıyor. Biraz da düşündürüyor, acaba kinaye mi yapıyor çözümü yok derken yoksa gerçekten de farklı insanların itici bulunmasının insanoğlunun elinde olmadığını mı kabulleniyor?
"Dizleri yorgunluktan ve öfkeden titriyordu. Utandığından değildi öfkesi ve titremesi, nefret ettiği bedeni de umurunda değildi; bugüne değin o kadar çok aşağılanmıştı ki bu adi saldırı, yaşadıkları içinde çok özel bir yere sahip değildi, fakat gömleği yırtılmıştı, yeşil eteği ve önlüğü de, ayrıca o serseriler pahalı küfesini de parçalamışlardı. Kente gidip hu haydutları ihbar etsem mi, diye düşündü..."
İki şey dikkatimi çekti. Zweig kadının yaşadığı dışlanmanın ve aşağılanmaların yarattığı psikolojiyi unutmamıştı. Kadın tecavüze uğradıktan sonra bile bedeninin, ruhunun değil elbiselerinin ve küfesinin başına gelenlere öfkeleniyordu. Toplum onu o kadar değersiz görmüştü ki kadın da ne bedeninin ne ruhunun hissettiklerine değer veremiyordu. Toplum burnu olmadan doğduğu için bir kadına bu psikolojiyi yaşatabiliyordu. Ne kadar acı ve gerçek... Dikkatimi çeken ikinci şey ise yine Zweig'in minik ayrıntıları atlamaması ve özenle seçtiği kelimeleri. Dikkat ederseniz kadın şikayet etmeyi düşünürken bile tecavüzcüler yada başka bir sıfatla değil "haydut" sıfatıyla düşünüyor. Bedeninin ve ruhunun malı kadar bile değerli olmadığını öyle aklına kazımışlar ki düşüncelerinde bile duygularını gözardı ediyor. İşte toplumun ne kadar iğrençleşebileceğinin örneği.
Zweig'in bir iki cümleyle hissettiriği ve anlattığı şeyleri bizim tek paragrafa sığdırmayı geçin kelimelere dökerek açıklayamamamız yazarlığın ne demek olduğunu yüzümüze vuruyor adeta :)
Uzun bir aradan sonra sindire sindire keyifle okuduğum bir kitap oldu. Her bir cümlesini ayrı ayrı düşündüm ve inceledim. Stefan Zweig'in kalemini anlarken harcadığım zaman ve keyif veren çaba her zaman dinlendirici oluyor. İyi okumalar...