Amerikan rüyasının şatafatlı aldatmacasına tokat gibi çarpan bir yapım olmuş Tick,Tick ...Boom! Sanat sektörüne ve Broadway'a hakim olan popüler kültür üzerine yapılan sansasyonel eleştirileri çok güzel bir şekilde işlense de geçtiği dönemin toplumsal yapısını ve sorunlarını geri planda yüzeysel olarak…devamıAmerikan rüyasının şatafatlı aldatmacasına tokat gibi çarpan bir yapım olmuş Tick,Tick ...Boom!
Sanat sektörüne ve Broadway'a hakim olan popüler kültür üzerine yapılan sansasyonel eleştirileri çok güzel bir şekilde işlense de geçtiği dönemin toplumsal yapısını ve sorunlarını geri planda yüzeysel olarak ele almaları beni hayal kırıklığına uğrattı açıkçası.
Toplumdan bir nokta da ayrışmış, hayatı spontane gelişen olaylar dizisinden ibaret olan bunların üstünde ise yıllardır başyapıtı üzerinde çalışan,otuzlu yaş sendromunu nirvana da yaşayan bu karakterin hikayesi daha fazla toplumsal ve psikolojik unsur barındarmalıydı fikrimce.
Fakat bu çok büyük bir eksi değil. Film genel olarak teknik yönden başarılı. Ses miksajları ustalıkla yerleştirilirken,çekim açıları gayet güzel ve karakterin içinde bulunduğu dünyayı izleyiciye aktarmak adına gayet yeterliydi. Dans koreografilerinde pek bir olay olmamasına rağmen ambiyansta süreklilik sağlamayı başarmış, oyunculuklar ise tavan yapmıştı.
İşleniş açısından filmin Larson'ın kendi otobiyografik eseri üzerinden işlenmesi filmin başarılı unsurlarından bir diğeriydi.
Filmin özellikle öne çıkan noktalarından biri ise Andrew Garfield'ın oyunculuğu olmuştu. Garfield tiyatro ile uğraşan bir aktör olduğu için derin duygu yüklü bu hikayede çoğu sahnede,senaryoda eksik kalan yerlerde bu duygu durumlarını bize aktarmayı çok iyi başarmış.
Bu noktada Andrew ne kadar iyi bir aktör ve tiyatrocu olduğunu insanın iliklerine kadar hissetiriyor açıkçası.
İçerik unsurunda ise film bir ana mesaj altında birçok toplumsal bireysel mesajlar barındırırken bu alt unsurlar bize aktarma da yine çok başarılı olamamış. Fakat ana fikre baktığımızda bunu gayet iyi aktarıyor seyirciye.
Örneğin; Sanatın tüketim çılgınlığının bir parçası haline geldiğine ve bu tüketim çılgınlığı içerisinde gerçek sanatın sanatçının sanatını sunma aşamasında yaşadığı zorluklara çok güzel değiniyor film. Öteki yandan kısmende olsa toplumsal baskının,para faktörü ve kalıplaştırılmış bir yaşam biçiminin dayatılışının şairene bir şekilde reddedilişine tanık oluyoruz. Yeri geldiğinde tükenmişlik yeri geldiğinde yükselişler yaşatarak bipolar vari bir ruh haline giriyor, Jonathan Larson ile en tepeye çıkıp en dibe iniyor ekran ardındakiler adeta.
İzleyici ve karakter bir noktadan sonra birleşiyor ve herkesin ruhunda tükenmişlik, zamanla yarışmanın verdiği baskı,herkesin yüreğinde taşımakta zorlandığı kalp kırıklığı ve herkesin zihninde tek bir ses ; tik,tik,tik...
Ve eksikliklerine rağmen harika bir eser çıkıyor karşımıza.