Cinayet Şirketi Jack London-Robert L. Fish Alfa Yayınları Öldürme eyleminin temel altyapısında karşılıklı çıkarın herhangi bir sebepten sona ermesi ve bu kaybedilmiş çıkarı dizginleyebilecek içgüdüsel hareketin varlığı yatar. Bilinçli gerçekleştirilen her öldürme eylemi en nihayetinde içinde tek tük duygu bütünlüğü…devamıCinayet Şirketi
Jack London-Robert L. Fish
Alfa Yayınları
Öldürme eyleminin temel altyapısında karşılıklı çıkarın herhangi bir sebepten sona ermesi ve bu kaybedilmiş çıkarı dizginleyebilecek içgüdüsel hareketin varlığı yatar. Bilinçli gerçekleştirilen her öldürme eylemi en nihayetinde içinde tek tük duygu bütünlüğü saklar. Çünkü ölümün bireyler üzerindeki etkisi, ölümü her daim tadacaklarının bilincinde olmaları ile alakalıdır. Dolayısıyla insanın yaşamı, ölüm ile hareket eder ve bu iki olgunun zıtlıkları birbirlerini tamamlamalarını sağlar. Yaşam nasıl insanlara hoşnut ve güzel geliyorsa ölüm ise aynı şekilde korkutucu ve kötü olarak bireylerin zihinlerinde tezahür ediyor. Ölümün birey üzerindeki etkisini şekillendiren bir diğer etken ise bizzat bireyin çıkarcı yapısında yatar. Kaybetme duygusunun doğurduğu burukluk, ürkütücü ve hüzünlü bir şekle bürünür. Bu ise daha çok zevk alınan ve elde edilmiş şeyler için gerçekleşir. İnsanların sosyal hayvanlar olmasından mütevellit ilişkiler bizzat elde edilme yoluyla gerçekleşir ve zamanla bu ilişkilerden mental olarak zevk alımı olanaklaşır. Elde edilme yoluyla çünkü ilişki kurmak için bir zaman(süreç) harcamak gerekir. İlgi alanları ortaya dökülür ve sosyallik başlar. En nihayetinde döngüyü sonlandıran şey ise bireyler arası bağ kurma ile gerçekleşir. Bağ kurulduktan sonra ‘kaybetme’ duygusu ya da melankoli durumu gerçekleşebilir. İşte bu noktada iki olguda insanın çıkarcı yapısının devreye girmesine sebep olur. Sanki insan bizzat geçirdiği zamanın varlığını geri istiyormuş veya aldığı zevkin sonlanması istemiyormuşçasına hüzünlü bir duruma bürünür. Tabii dahasında bu durumu dramatize ederek de işi kotarmaya çalışır.
İnsanın ölüme karşı yaklaşımı böyle iken durumu başka bir şekilde alevlendiren ise ahlak ve etiğin kendisi olur. Ahlaklı bir bireyin yapması gerekenler bellidir. Ancak bu kavramda norm kavramı yani toplumdaki yazısız ‘kurallar’ bütünü ile açıklanabilir. Norm bir bireyi kendisine ve çevresine karşı ahlaklı olma gayreti gösterir. Eğer ahlak varsa orada düzen hüküm sürüyordur. Tam olarak insanlar da düzenin kölesi konumundadırlar. Çünkü düzen varsa ve kaos ne kadar uzaksa, pozitif yaşam sürmeleri o kadar olanaklaşabilir durumdadır. Ancak insanlar düzenin içinde ölümün olduğunu kabullenmek istemezler. Halbuki düzen içinde ölümü barındırmasının yansıra ve hatta ölüm olmasa; aşırı artan nüfus yoğunluğundan tut, doğanın işleyen biyolojik dengesinin fevkalade bozulacağını(ekolojik dönüşüm) hesabını yapmazlar. Ölüm düzenin bir parçasıdır ve kesinlikle gerçekleşmelidir.
İşte Cinayet Şirketi kitabı ölüm/öldürme eylemine ahlaki açıdan yaklaşarak bir dizi argümanın varlığını sorgulamamızı istiyor. Eğer ölen bireyler toplumun içindeki zararlı parazitlerse ve toplumun bütünsel yapısına zarar verip belli kesimlerin fraksiyona uğramasını sağlıyorsa, ölmeleri gerçek bir suça mı teşkildir(normlara aykırı mıdır?)? İşte bu noktada adalet kavramının işleyiş biçimi, bireyselliğe dökülünce nasıl evrim geçirdiğini gözlemlememizi sağlıyor. Adaleti sağlayan bu yapı kendisini toplumun kurtarıcısı olarak gösteriyor(Süper Kahraman teorim.) ve anarşist bir yapıda olsa dahi bunu reddediyor(Fikir değil eyleme geçmek ayırıcı nokta!). Ancak Cinayet Şirketi bir topluluk(belki de sadece Dragomiloff’un bir parçası); içerisinde kafasını etik kavramının varlığı ile bozmuş bir dizi eğitimci, dilbilimci, bakteriyolog ve belli başlı konulara hâkim entelektüel bireyler barındırıyor. Bu bireyler hem de bu bireyler öldürme eylemine karşı olup bunu engellemeye yönelik çalışmalar gerçekleştirmesi gerekirken tam zıddı şekilde ölümün bir amaç ve öldüren bireyin ise sanatçı olduğu fikrini savunuyorlar. Tabii bir ölümün ne kadar gerekli olduğu her zaman ahlaksal açıdan sorgulanıyor. Bu sorgulama aşamasının temeli farklı farklı argümanlar ile savunulsa dahi temeli kesinlikle ‘kısasa kısas’ prensibine dayanıyor. Bir adam yüksek meblağ da kara para mı aklamış? Peki bu topluma zarar vermiş mi? İşte bu adam topluma zarar verdi o zaman ölümü hakediyor.
Kitabın daha ilginç tarafı ise tüm bu ahlak safsatalarının altının boş olması ve her şeyin Cinayet Şirketi’nin kurucusu Dragomiloff’un ideoloji açısından trajik bir geçmişe sahip olmasıyla alakalı olduğunu saptadım. Dragomiloff bu örgütü kuruyor çünkü toplum içinde eylem gerçekleşmedikçe yapılan her felsefenin bir halta yaramamasıyla alakalı olduğunu saptıyor. Geçmişteki bu durumu fevkalade içselleştiriyor ve kendi çıkarlarını tatmin edebileceği Cinayet Şirketini kuruyor. Şöyle ki kendisine gelen her müşteri aslında gerçekleşmesi gereken bir eylemin teorik kısmını oluşturuyor. Dragomiloff ise bizzat teoriyi, pratiğe döküyor.
“Hem doğru olacağına inandığımdan hem de biz Rusların eylem değil de düşünce insanı olmakla itham edilmemizin ben de yarattığı rahatsızlıktan dolayı kurdum örgütü (syf. 64)”
Dragomiloff’un bu cümlesinden yola çıkarak aslında öldürme eylemindeki ‘ahlak’ yapısını, tutacağı seri katilleri yapacakları işin ne kadar özel olduğu konusunda manipüle etmek için gerçekleştirdiğini gözlemleyebiliriz. Dahasında bu teoriyi destekleyecek biçimde Cengiz Han gibi tarihte çok can almış ve katliamlar yaratmış bireylerin topluluklar içinde onurlandırıldığı hatta heykellerinin yapıldığı tezini öne sürüyor(syf. 223). Ancak herhangi bir filozofun heykellerini yapılmadığını sadece, “insanların varoluşunda beri bir elinde kılıç, bizi fetih ve katliamlara sürüklemiş yarı tanrılara(syf. 223)” atfedildiğini belirterek içselleştirdiği durumu tüm ahlaki gerekçelerin varlığından soyutlandırarak döküyor.
İnsanlar için öldürme eyleminin doğasında başta bahsettiğim gibi bir çıkarın sonlanması yatar. Gerekçeler olmaksızın bizzat bireyin öldürmeye duyduğu tutku ile çıkar sağlayabileceği sıradan bir insan dahi buna dahildir. Bu yüzden ilkel atalarımızda bu durum gereğiyle normal iken insanın gelişmesiyle(aslında gerilemesiyle) birlikte ahlaksal arşa çıkış gerçekleşti. Çünkü insan her açıdan kendini korumak istiyordu ve yaşamdaki zevklerin tatlarına bağımlılık oluşturdu. Dolayısıyla her insan ölümün ve öldürmenin ahlaksal boyutunun farkında olmasıyla birlikte bunun için kılıflar yaratmaya başlanıldı. Empati, pişmanlık ve vicdan azabı… İşte bu şekilde normların temeli de biçimleniyordu.
“Doğayla iç içe yaşayan ilkel hemcinslerini öldürürken vicdan azabı çekmiyordu. Teorik olarak bu duygunun ben de olmaması lazım. Ama var. Soru şu: Bu bana nasıl zuhur etti? Medeniyete varan bu uzun evrim sürecinin bir eseri mı ırkımızın beyin hücrelerindeki bu kavram? Yoksa henüz özgür düşünen biri haline gelmeden önce, çocukluğum ve ergenliğimde aldığım eğitimin bir neticesi mi bu?(syf. 105)”
Bu aslında insan yaşamının köklü değişimin başlangıcıydı, bireyler çıkarcı davranışların temelini medeniyete uyarlamaya çalıştıkça, medeniyette bir gram gelişme olmadı sadece bireylerin kişisel çıkarları fevkalade gelişti ve insanlar bunun doğru olduğu varsayımına kapıldı.
Kitabın diğer etkili kısmı ise toplumun üzerindeki bu ölüm korkusuna rağmen ana karakterlerin ölüme karşı tutumlarıydı. Diyaloglarda geçen olağanüstü konuşmalar boyunca ölümün bir gerekçe olduğu savunuldu. İnsanların birbirleri için yorumladıkları ölüm hezeyanlarının onda birini başka canlılar için gerçekleştirmemeleri tez olarak öne sürüldü. Veganlık üzerinden mezbaha ve konserve et tezgahlarına gönderme yapıldı. En basitiyle sözde kusursuz sayılan ve en akıllı varlık olarak nitelendirilen insanın yapısının bir sinek ile eş değer olağanüstülükte olduğu savunuldu. Bir sineği öldürmek insan için ne kadar normal ise bir insanın öldürülmesi de aynı şekilde normal durumdadır argümanları gayet yerindeydi.
Bunların yanı sıra kitabın Suç ve Ceza’dan aldığı referanslar fazlasıyla göz önündeydi. Raskolnikov’un kocakarı için ‘toplumun zararlı bir biti’ yakıştırması ve Cinayet Şirketi’nin öldüreceği bireylere aynı şekilde yaklaşımı. Her iki kitabın ana karakterleri de öldürme eylemini gerçekleştirmeleri sonucu topluma yararlı bir iş yaptıklarını savını öne sürüyordu. Kitabın ahlak yapısı ise bizzat Suç ve Ceza’nınkiyle aynıydı. Raskolnikov’un öne sürdüğü hatta üzerine makale yazdığı toplumdaki bazı önemli kişiliklerin katliamlar yaratması ve sonucunda toplumların kahramanı olarak ilan edilmeleri, aynı şekilde işlenmişti. Bunun yanı sıra suç işlemenin hastalık olduğu ve suçun hastalığın doğası olduğu yönündeki anekdotlar ise Suç ve Ceza’nın ana konularından birini oluşturuyordu.