Halil Cibran bu kitabında kısa öykülerle herkesin gözü önünde olan ama görünmeyenleri akıcı ve nükteli bir anlatımla gözler önüne seriyor toplumun değer olarak gördüğü yargıları eleştirmekten de geri durmuyor.Empati duygunuzu geliştirecek ve sizi düşünmeye sevk edecek bir kitap. Kitapta geçen…devamıHalil Cibran bu kitabında kısa öykülerle herkesin gözü önünde olan ama görünmeyenleri akıcı ve nükteli bir anlatımla gözler önüne seriyor toplumun değer olarak gördüğü yargıları eleştirmekten de geri durmuyor.Empati duygunuzu geliştirecek ve sizi düşünmeye sevk edecek bir kitap.
Kitapta geçen bir bölümü aşağıya bırakıyorum.
Bu derinliklerin derinlerinden sana sesleniyoruz, ey Özgürlük! Bize kulak ver. Bu karanlığın içinden ellerimizi sana uzatıyoruz. Bak bize. Karların üstünde önüne kapanıyoruz. Bize merhamet et. Görkemli tahtının önünde dikiliyoruz, üstümüzde atalarımızın kanlı giysileri; başlarımız onların kalıntılarının karıştığı mezarların tozlarina bulanmış; yüreklerine saplanmış kılıçlar taşıyarak; göğüslerini delmiş mızrakları sürüyerek; adımlarını yavaşlatan zincirleri çekerek; boğazlarını acıtan çığlıklarla haykırarak; zindanlarının karanlığını dolduran iniltilerle inleyerek; yüreklerinden acı içinde yükselen dualar mırıldanarak. Bize kulak ver, ey Özgürlük, işit bizi!
Ruhların iniltisi uçurumun çığlığıyla, Yüreklerin yaşlarıyla dolu gözler körfezin kıyılarından çölün kenarına kadar sana dönüyor. Dön, ey Özgürlük, gör bizi.
“Ezilmişliğin ve yoksulluğun gölgesi altında dikilen kulübelerde insanlar yüreklerini sana açıyor. Cehaletin karanlığına batmış evlerin boşluğunda yürekler senin önüne seriliyor. Günahın ve zorbalığın sisinde yitmiş evlerin köşelerinde ruhlar sana yönelivor. Bak bize, ey Özgürlük, bak da merhamet et. Okullarda ve eğitim yerlerinde kederli gençler sana sesleniyor ve Kitap'in kiliselerinde ve camilerinde insanlar sana dönüyor. Yasanın yargı evlerinde uzun süredir unutulanlar seni çağırıyor. Merhamet et, ey Özgürlük, kurtar bizi.
Dar sokaklarımızda tüccar kendi günlerini satıyor, Batı'nın hırsızlarına parasını ödüyor, ama kimse ona akıl vermiyor. Köylü çorak tarlalarda toprağı tırnaklarıyla kazıyor, yüreğinin tohumlarını ekiyor, gözyaşlarıyla suluyor, ama dikenden başka bir şey biçmiyor, kimse de ona bir şey öğretmiyor. Bedevi kurak düzlüklerde yalınayak, başı çıplak, aç yürüyor, kimse ona acımıyor. Konuş, ey Özgürlük, öğret bize.
“Koyunlarımız çimen ve ot yerine devedikeni otluyor, ineklerimiz tane yerine kökleri çiğniyor, atlarımız arpa olmadığından kuru otlarla besleniyor. Ey Özgürlük! Gel, kurtar bizi.
Ruhlarımızın üstüne gecenin karanlığı çökmüş ezelden beri. Ne zaman şafak sökecek? Çağlar geçip bizimle alay ederken bedenlerimiz bir zindandan diğerine geçmiş. Çağların alayına daha ne kadar katlanacağız? Dünyanın insanları uzaktan bakıp bize gülerken boynumuzdan bir boyunduruk çıkıp daha ağırı takılmış. İnsanların gülüşüne daha ne kadar dayanacağız? Ayaklarımız zincirleri sürükleyip duruyor. Ne zincirlerimiz parçalandı, ne biz öldük. Daha ne kadar böyle yaşamak zorundayız?
"Misirin köleliğinden Babil'e sürgüne; Iran'ın zulmünden Yunan'a uşaklığa; Roma'nın zorbalıgından Mogol'un baskısına ve Avrupa'nın açgözlülügüne. Şimdi nereye gideceğiz? Bu dag yolunun sonuna ne zaman varacağız?
Evet, Pharaoh'un pençesinden Nabukadnezar'ın avucuna; Iskender'in elinden Herod'un kılıcına ve Neron'un pençesine ve Şeytan'ın dişlerine. Kimin elinden düşeceğiz, Ölüm bizi ne zaman alacak da, yoklukta dinlenebileceğiz?
“Allah'a ait onurlu tapınaklarının kolonları ve kutsal yerleri bizim kollarımızın gücüyle yükseldi; savunmalarını güçlendirecek kulelerin ve duvarların inşasında kullanılan harçlar ve taşlar bizim sırtımızda taşındı; adlarını sonsuza taşıyan piramitler bizim bedenlerimizin gücüyle yükseldi. Kendimiz kulübelerde ve inlerde yaşarken daha ne kadar süre saraylar ve konaklar inşa edeceğiz? Kendimiz sarımsak ve pırasa yerken daha ne kadar süre onların tenekelerini ve kilerlerini dolduracağız. Kendimiz paçavralara sarınırken daha ne kadar süre ipek ve yün kumaşlar dokuyacağız? Çünkü onların günahkâr ve suçlu aileleri aileye karşı; toplumları topluma karşı; kabileleri kabileye karşı. Bu firtinanın ve çürüyen cesedin etrafinda dönen aç hayvanların kavgasına benzeyen bu çekişmenin önünde daha ne kadar süre toz gibi dağılacağız? Taçlarını daha kolay korumak için Arap'a karşı Dürzi'yi kucakladılar, Sünni'ye karşı Şii'yi kışkırttılar, Kürt'ü Bedevi’yi boğazlamaya zorladılar, Müslüman'la Hıristiyan'ı karşı karşıya getirdiler. Daha ne kadar süre kardeş kardeşi anasının göğsünde öldürecek? Komşu ne zamana kadar komşuyu sevgilinin mezarıyla tehdit edecek? Allah'ın huzurunda haç ve hilal ne kadar birbirlerinden ayrı kalacaklar?
“Ey Özgürlük! Bize kulak ver, duy bizi, ey bütün insanların anası, bak bize. Bizimle bir kişinin diliyle konuş, çünkü kuru samanı tutuşturmaya tek kıvılcım yeterli. Kanatlarının hışırtısıyla içimizden tek bir insanın ruhunu uyandır, çünkü vadileri ve dağların tepelerini tek bir demetle aydınlatan ışın tek bir buluttan süzülüp gelir . Gücünü bu kara bulutların üstüne saç, gök gürültüsü gibi çök ve haracın ve rüşvetin altınıyla yaldızlanıp kan ve gözyaşıyla örtülmüş o tahtlarin üstüne kemikleri ve kurukafaları mancınıkla fırlatır gibi fırlat. İşit bizi, ey özgürlük. Merhamet et, Atina'nın kızı. Koru bizi, Roma'nın kız kardeşi; kurtar bizi, Musa'nın eşi. Bize yardım et, Muhammed'in sevgilisi; eğit bizi, İsa'nın gelini.
Ya yüreklerimizi güçlendir ki ölelim
huzur içinde sonsuza kadar dinlenelim.