"fahişe olabilirim. ama asla casusluk yapmam!" ilkler. benim için bu kitap birkaç ilk'i sayfalarında saklıyor. ya da şöyle mi demeliydim ekranında? ekrandan içerik tüketmek benim için bir hayli zor, her ne kadar vaktimin pek çoğunu ekranda geçirsem de. fakat şans…devamı"fahişe olabilirim. ama asla casusluk yapmam!"
ilkler. benim için bu kitap birkaç ilk'i sayfalarında saklıyor. ya da şöyle mi demeliydim ekranında?
ekrandan içerik tüketmek benim için bir hayli zor, her ne kadar vaktimin pek çoğunu ekranda geçirsem de. fakat şans vermeden fikri bir harekete geçmemeliyim diye düşünerek bu kitabı telefonuma indirdim.
son dönem otobüsün müdavimi olduğumdan en büyük hazzı, camın diğer tarafından devinim halindeki şehrin kayıp giden akışının diğer tarafında kitap okumak olmalı benim için. fakat böyle kısa mesafeli gözüken yolculuklarda kalın kitapları, altını çizip düşünmeyi sürdüreceğim kitapları elimde taşımak gerçekten zorlayıcı. bu noktada pdf halini okumak bir kitabın gerçekten müthiş bir kolaylık. bir direğe sarılmış eve gitmeye çalışırken bile okuma fırsatımın olması beni en çok tavlayan kısmı olmalı.
ayakta, bir direğe can havliyle sarılmış mata hari'nin -tabii o zamanlar bu isimle anılmasa da- annesinin ona biricik hediyesini okuyordum.
" 'içinde lale tohumları var, ülkemizin sembolüdür. ama daha önemlisi, sana verecekleri bir ders var; onlar, görünüşte başka çiçeklerden ayrıt edemediğin anlarda bile hep lale kalacaklar. ne kadar isteseler de güllere veya ayçiçeklerine dönüşmeyecekler. kendi varlıklarını inkar etmek istedikleri takdirde hayata küskün ölecekler.
işte bu yüzden , kaderin ne olursa olsun onu mutlulukla yaşa. çiçekler büyüdükçe güzelliklerini sergiler ve herkes tarafından beğenilirler, ölürler ve geriye tohumlarını bırakırlar ki tanrı'nın işini başkaları devam ettirsin.' önceki günlerde tohumları koyduğu keseyi, hastalığına rağmen özenle işlediğini görmüştüm."
durakta kısık bir tıslama ile durdu otobüs. kafamı kaldırıp camdan ilerisine baktım. durakta genç bir kadın vardı; altında şalvarı, kolunda çiçek sepeti. boynu bükük laleler. sanırsam onlar kendi benliklerini kabul edemeyenler, belki bir gül olmak istemişlerdir âşıklara verilen, diye geçirdim içimden. peki ya mata hari? o benliğini kabul edebilecek miydi? bu merakla okumaya devam ettim, otobüs buna uymak ister gibi hareket etti.
"bütün kadınların en dişi olanı, alışılmadık bir trajediyi bedeniyle yazıyor."
bu harflerin işlenişinden pek kısa mata hari'yi mata hari yapan şey oluyor ve esefle bir kadının kanıyla kutsanıyor. o kadını içinde küçük bir laleymiş gibi açtırıyor ve tanrıya kendini sunuyor mata hari olarak.
"(...) beni anlamayan eleştirmenlerin söylediklerinin tam tersine, sahnedeyken benliğimi unutuveriyor, her şeyimi tanrıya sunuyordum. böylesine kolay soyunmam bu sayedeydi; çünkü ben, o anda, bir hiçtim, bedenim bir hiçti; kainatla eşgüdümlü bir hareketler bütünüydüm yalnızca."
ismi, sanı, memleketi, o sevmediği eşi, tecavüzcü müdürü.. hepsini hayatının silinmez bir köşesine süpürüveriyor. mata hari olarak sahnede kendini teslim ediyor. bir kere olsun bu kadının dansını canlı izlemek isterdim diye geçiriyorum bu satırları tararken.
onu zirveye taşıyıp anında yakıp yıkabilecek tek şey olan aşk hakkında önemli öğütler alıyor. ama aşk denen şeyi yenemiyor, kendisinin de dediği gibi 'aşkı yenmeye çalışmak mümkün değil.'
başını yakıyor, onu yaralıyor, yeninden yaratıyor, dize getiriyor, çok arandığı ülkeye tekrar gitmesine sebep oluyor. aşk onun başında karlı bulutlar gibi geziniyor.
yaralarını iyileştirmek yerine onları görmezden geliyor başlarda, sonra dillenince yaraları, gözyaşlarını ilk defa tadıyor mata hari.
"gözyaşlarımın kendilerine ait sesleri vardı ve gözlerimden değil, kalbimin en derin, en karanlık köşelerinden çıkıyorlardı. (...) işte oradaydım, zifiri karanlığın ortasında ilerleyen bir salın üstündeydim; uzakta, ufuk çizgisinde, bir deniz fenerinin ışığını görebiliyordum, onu takip edersem karaya ayak basacaktım, azgın deniz izin verirse, çok geç kalmadıysam..."
geç kalmıştı, bu subjektif yorumum benim. kimilerine göre yaşamıştı ama bana göre geç kalmıştı mata hari. onun hayatının okuduğum kadarını sindirebilmek için neredeyse her sayfa başı başımı kaldırıp şehrin göz alıcı ışıklarına düşüncelerimi yansıtarak bakınıyordum.
ertesi gün bu sefer bir koltukta yaslanmış halde, mata hari'nin ateşli silahların kavgasında kendini askerlerin arasından sıkışmış buluvermesine tanık oluyorum. âşıklarından biri onu kurtarmak için çocukluğunda zorlama öğretilen piyonadan dem vurup şunu söylüyor, "tellerin akordu bozuksa dünyanın en güzel melodisi bile bir faciaya dönüşür."
"günahı tanrı değil, mutlak olanı göreceliye dönüştürmeye çalıştığımızda bizler yarattık. bütünü bir tarafa bırakıp yalnızca bir kısmını görür olduk; oysa bu kısım günahla, kuralla kötüyle savaşan iyilikle, iyilikle savaşan kötülükle yüklüydü, üstelik iki tarafta kendisinin haklı olduğuna inanıyordu."
savaşın can yakıcılığının içinde kendi hayatını fransızların deyimiyle la vraie vie yani tahmin edilmesi zor hakikatler, derin bunalımlar, sadakatle ihanet arasında bir arayışla yeninden kurmaya çalışıyordu. bu sırada olan sevgililerinin sinir bozucu tavırlarına da sıkılmadan laflarıyla geri püskürtüyordu.
ben onun her davranışını irdeleme fırsatı bulurken bir yandan da mata hari'nin izlerini şehrin akışında bulur gibi oluyordum. gözüm sürekli dışarıya kayıyor, insanların gürültülü halleri mata hari'nin sesine dönüşüyordu sanki. ya ben çok romantiktim ya da mata hari'nin öyküsünün gücü beni başka hülyalara taşımıştı. mata hari her şeyiyle savunduğum bir kadın olmasa da okurken beni çelişkili fikirlere saçlarımdan sürükleyen bir kadındı.
oscar wilde'ın hikayesinde kırmızı gülü kırmızı yapan serçeye benzetiyor kendini, aşk için kanını beyaz bir güle akıtan serçeye ve öyle bitiriyordu mektubunu. kızına ulaşacağına inanarak.
evet, mata hari yanlış devirde doğmuş bir kadındı. ama bu demek değil ki bir devirle uyuşabilecek kadındı. mata hari hiçbir devrin kaldırabileceği bir kadın değildi. uyumsuz-sınırsız olmayı kendine beceri bilmiş, ölüme bile başı dik yürüyen bir kadındı. istediği şey oldu sanırsam, onu okuyanlar eminim ki cesur ve ödemesi gereken bedeli korkusuzca ödemiş bir kadın olarak anımsıyorlar.
bu ışıklarla bezenmiş şehirde durağa geldiğimi fark ederek iniyorum. arabalar vızır vızır dibimden geçiyor, dışım vakur ama içim dopdolu. mata hari'nin yılan motifini taşıyorum içimde.