Filmi yeni izledim ama meşhur olan Yann Tiersen bestesinden haberdardım ve sık sık dinliyordum. İş çıkışı aldığım -Amelie'ye adanmış- Kafka Okur sayısıyla bu bir işaret deyip işten eve geçip biraz dinlendikten sonra izledim hemen filmi. Film hafif çizgi film havasında.…devamıFilmi yeni izledim ama meşhur olan Yann Tiersen bestesinden haberdardım ve sık sık dinliyordum. İş çıkışı aldığım -Amelie'ye adanmış- Kafka Okur sayısıyla bu bir işaret deyip işten eve geçip biraz dinlendikten sonra izledim hemen filmi.
Film hafif çizgi film havasında. Amelie'nin muzip gülüşleri, keskin bir şekilde çizilmiş iyi ve kötü karakterler, hayal dünyası...
Sevgi görmeden büyümüş Amelie üzüntülerden kendini korumak için gerçeklerden kaçıp hayal dünyasında yaşamak gibi bir savunma mekanizması geliştirmiş. Küçüklüğünden itibaren bunu fark ediyoruz. Sosyal anlamda pek bir ilişkisi yok Amelie'nin. Babası, annesinin trajikomik ölümünden sonra hepten depresyona giriyor ve kendini eve kapatıyor. Amelie ise bir cafede garsonluk yapıp tek başına yaşıyor.
Bir gün banyoda saklanmış eski kiracıya ait bir kutu buluyor ve sahibine iletmek istiyor. Bu kutuyu sahibine ulaştırdıktan sonra ise kendini adeta küçük bir tanrı gibi hissediyor ve etrafındaki insanların hayatına müdahil oluyor.
Kendini evine kapatan babasının dışarıya çıkmasını sağlamak için bahçedeki heykeli çalıp fotoşoplanmış fotoğraflarını ona postaliyor.
Apartmanda yaşayan kocası tarafından terk edilmiş kadının yasını dindirmek için kocasının ağzından sahte bir mektup gönderisi hazırlıyor, elemanına kötü davranan manavın evine girip küçük değişiklikler yapıp manavı cezalandırmaya çalışıyor, çalıştığı cafedeki müdavim müşteriyle hastalık hastası iş arkadaşına bir bakıma çöpçatanlık yapıyor...
Ve cam hastalığı olan bu yüzden de dışarıya hiç çıkamayan komşusuna kasetler hazırlıyor.
Her kaset sahnesinde gözümde yaşla izledim mens döneminde olmamın etkisi de olabilir tabi bunda 🥲
Bu şekilde etrafındaki insanların hayatına dokunan Amelie gel gör ki kendi hayatının gerçekliğinden kaçıp duruyor ve bizim fotoğraf koleksiyoncusu abimizle yüzleşmek istemiyor tabi.
Cam hastaligi olan komşusunun " Senin kemiklerin camdan değil, hayattan darbe alabilirsin. Ama bu şansı kaçırırsan senin kalbinde benim iskeletim kadar kuru ve kırılgan hale gelecek" deyişiyle cesaret buluyor. Ve hikayemiz herkes için mutlu sonla bitiyor.
Filmde karakterlerin iyi ve kötü diye ayrılması, gerçekçi olmayan öğeler bulunsa da neden kült olduğunu anlıyorsunuz. Sıcacık bir atmosferi, müzikleriyle, görsel olarak sıcaklığıyla iç ısıtıyor. Ve hikaye bizim istediğimiz gibi şekilleniyor. Bu yüzden ben sevdim. Herşeyin gerçekçi olmasına gerek yok yahu biraz da kötülerin aklı başına gelecek kadar cezalandırılıp hayatına devam edebildiği, iyilerin tamamen iyi olup mutlu olduğu filmlerde olsun. Tekrar izlerim sanırım filmi, belki kendi ninomu bulduğumda :)
Bu arada devam filminden haberim olsa da izlemeyi düşünmüyorum, içeriğini okuduktan sonra yönetmenin bize espri falan olsun diye çektiğini düşünücem.
İkide bu postu gececi kuşlarına atıp kaçıyorum 👍 herkese iyi geceler ✨