Spoiler içeriyor
Nuri Bilge Ceylan filmlerine karşı ön yargiliydim ama bu filmiyle fikrim değişti. Gercekten çok beğendim.Bir ressamın gözünden çekilmiş sanki. Yönetmenin de filmleri için genellikle doğuyu tercih etmesi de burdan anlaşılır gibi. Zaten filmin anti-kahramanı Samet de resim hocası ama bence…devamıNuri Bilge Ceylan filmlerine karşı ön yargiliydim ama bu filmiyle fikrim değişti. Gercekten çok beğendim.Bir ressamın gözünden çekilmiş sanki. Yönetmenin de filmleri için genellikle doğuyu tercih etmesi de burdan anlaşılır gibi. Zaten filmin anti-kahramanı Samet de resim hocası ama bence görüp görebileceğiniz en kötü öğretmen. Eğitim sisteminin de bir eleştirisini görüyoruz. Samet öğretmen, köyde çektiği bir fotoğrafı sınıfa getirip tahtaya asiyor ve çocuklardan bunu çizmesini istiyor. Öğrenciler Hocam yine mi aynı şeyleri çizecegiz? Denizi güneşi çizsek olmaz mı diye soruyorlar . Bilmediğiniz görmediğiniz seyi nasıl çizeceksiniz deyip azarlamaya basliyor. Diğer sahnelerde de sizden bir bok olmaz burada tarlada çalışmaya mahkumsunuz vs tarzında konuşmaya devam ediyor. Yani felaket , rezalet ötesi. Öğrencilerine nasıl hitap etmesini bilmiyor ve en önemlisi de çocukların hayal gücünü, yaratıcılığını , hevesini öldüren şeyler bunlar. Sevim adındaki öğrencisini gizlice hediyeler vererek diğerlerinden kayiriyor. Bir gün arama sırasında kızın çantasında bir aşk mektubu buluyorlar . Samet hoca mektubu alıyor ve gizlice okuyor . Sevim hocadan mektubu istediğinde cope attığını söylüyor ama inanmıyor tabi ki . Israr etmesine rağmen mektubu vermiyor . Buna misilleme olarak da Sevim hocasını tacizle suclayarak müdüre şikayet ediyor . Burda bir an Mads Mikkelsen'ın oynadığı The Hunt filmine dönüşecek diye korktum ama öyle olmadı neyse ki. Samet Istanbul'dan gelmis ve tayininin çıkmasını bekliyor daha doğrusu geldiği günden beri geri dönmek için yanıp tutuşuyor. O kadar sevmiyor ki kaldığı yeri her seferinde de bunu belli ediyor. Sonra Nuray isminde bir ingilizce öğretmeniyle tanışıyor.Ankara'daki patlamada bacağının birini kaybetmiş bir sendika uyesi . Yönetmenin, toplumsal belleğe dair gondermeleriyle de detaylandiriyor oluşunu sevdim. Samet'in ev arkadaşı ve aynı zamanda iş arkadaşı Kenan, Nuray'ın da dediği gibi ilginç bir tipe sahip , bir şekilde bu toprakların hikayesini içinde taşıyan bir yüz. Bana da baska bir şeyler anımsattı ama ne olduğunu çözemedim bir türlü o yüzden film boyunca adama kitlendim galiba. Nuray'ın kırsalda zamanın daha yavaş geçmesine dikkat çekmesi ve umut etmenin yorgunluğu ifadesi hoşuma gitti. Çünkü şehir insanının hayatı o kadar hızlı geçiyor ki farkına bile varmıyoruz. Şahsen bu bana şu sıralar korkutucu gelmeye başladı. Sametle Nuray'in ideolojilerinin ( bireyselcilik ve toplumsalcilik) çatıştığı sahnedeki diyaloglar şahane. Samet'in öğrencisi Sevim'le olan ilişkisinden yola çıkarak aklima André Gide'in şu sözü aklıma geldi: "Quiconque aime vraiment renonce à la sincérité " Yani her kim gercekten severse samimiyetten vazgeçer. İlk bakışta ya nasıl mümkün olabilir ki diyor insan ama düşününce birini sevdiğinizde ( illa aşk iliskisi olmak zorunda degil bir anne ile cocugun veya arkadas iliskisi de olabilir bu) yalan söylemeye de başlıyoruz aslında. Ya hoşa gitmek için ya da kırmak istememek için. Yalan yalanı doğuruyor ve bir noktadan sonra kendinden ödün vermeye basliyor kişi.
Filmin sonunda Samet'in monologlari da bir o kadar güzeldi. Filmde beğendiğim birçok replik oldu ama yazmaya üşeniyorum. Bir ara gönderiyi düzenlerim umarım.