Hayatımın çoğunluğunu büyük bir "hater" ile geçirmiş olmama rağmen haterlığın bu seviyesini görebileceğimi hiç düşünmezdim. Bunu yapan birçok kişi olsa da bu kitabı günümüzde "yaşlı adam Adorno"nun dünyayla ilgili şikayetlerine gülmek adına okumak ve onu karmaşık bir karikatüre indirgemek bence…devamıHayatımın çoğunluğunu büyük bir "hater" ile geçirmiş olmama rağmen haterlığın bu seviyesini görebileceğimi hiç düşünmezdim. Bunu yapan birçok kişi olsa da bu kitabı günümüzde "yaşlı adam Adorno"nun dünyayla ilgili şikayetlerine gülmek adına okumak ve onu karmaşık bir karikatüre indirgemek bence yanlıştır. Zira yazarımız, kitabında her türlü şey hakkında konuşmuştur ve denemelerini okumak tam anlamıyla muhteşem bir deneyimdi. Gelin size de biraz bahsedeyim.
Adorno, Alman-Yahudi bir filozof, psikanaliz uzmanı ve Alman İdealizminden etkilenen neo-Marksist bir bakış açısıyla toplumsal olguların araştırılmasına adanmış bir enstitü olan Frankfurt Okulu'nun bir üyesiydi. Nazi ırk yasaları nedeniyle Almanya'dan sürgün edilen Adorno, savaş yıllarını Thomas Mann ve Arnold Schoenberg gibi sürgün edilen diğerleri ile birlikte, Los Angeles'ın "eşitlikçi sarı-mavi gökyüzü" altında geçirmiştir.
İronik başlığıyla 20. yüzyılın ortasında ahlaktan ya da onun ait olabileceği iyi bir yaşamdan geriye ne kadar az şey kaldığını ima eden "Minima Moralia" isimli eseri, aldatıcı bir şakanın ardına gizlenmiş kötücül bir iyilikseverlik, felaket, kriz ve katliam duygusu yaymakta; Adorno ise bu kavramları, yüzyıl ortası toplumunu, tüketici zevkleri ve teknolojik harikalarıyla, doruk noktası Holokost olan, bitmek bilmeyen bir egemenlik sürecini maskeleyen beyaza boyanmış bir mezar olarak suçlamaktadır.
Adorno'nun eleştirel mizacı artık öylesine alay konusu olmuştur ki, eserleri, kendisinden daha az acı çeken ve daha az düşünenler tarafından kaçamak bir ironiyle sadece kasvet tellallığı olarak klişeleştirilmiştir, bu yüzden kedisinin çalışmalarını herkesle tartışmak pek mümkün değildir. İşte o vakit, yazarımızın kötü şöhretli yargılarıyla değil - cazın, sinemanın, astrolojinin, Odysseia'nın ve tüketim toplumundaki veya genel olarak batı medeniyetindeki hemen hemen her şeyin kripto-faşizmi hakkında - onu bu denli kederli sonuçlara götüren felsefesiyle tartışmaya başlayabiliriz.
Adorno, diyalektik adı verilen felsefi yöntemin uzmanıydı. Pynchon'a layık bir "hysteron proteron"da, kitabının sonundan üç sayfa sonra diyalektiğin kökenini ve ikilemini açıklamıştır:
"Diyalektik, sofistlerden kaynaklanır; dogmatik iddiaların sarsıldığı ve kamu savcıları ile mizah yazarlarının söylediği gibi, daha az önemli olanın daha güçlü olduğu bir tartışma biçimidir. Daha sonra, philosophia perennis'e karşı, sürekli bir eleştiri yöntemine, ezilenlerin tüm düşünceleri için bir sığınağa, hatta onlar tarafından düşünülmeyenlere bile dönüşmüştür. Ancak en başından itibaren bir egemenlik aracıydı. (...)"
Diyalektik, aşkın gerçeğini, Platon ve takipçileri tarafından ortaya atılan dünyanın dışında duran gerçeği, zaman ve kolektif insan deneyimi içindeki ideolojik çatışmayla kendini tamamlayan içkin gerçeğin lehine reddeder. Bu nedenle, ezilenlerin yöneticilerin dogmalarına karşı bir silah olarak kullanılması, ancak aynı zamanda iktidarın alaycılığına hizmet etmek için bile olsa, herhangi bir inancı sarsmak isteyen herkese hizmet etmesi durumudur. İdeal olarak diyalektik, gerçeğin, etik toplumda mükemmelleştirilmiş biçimimize ulaşana kadar, ister modern ulus-devlet, ister komünist bir gelecek veya liberal kapitalizmimiz olarak kavransın, insan aklının tarihindeki "kendini gerçekleştirmek" kavramından ibaret olduğunu ifade etmektedir.
Adorno, işbirlikçisi Max Horkheimer'a 50. doğum gününde (aynı zamanda Sevgililer Günü'nde) yazdığı Minima Moralia'nın ithaf önsözünde, Hegel'in diyalektik kavramını düzeltme niyetini ilan etmektedir, çünkü bu kavram tüm farklılıkları ortadan kaldıran bütünsel bir ilerleme içindeki deneyimlerin hemen hemen her öğesini kapsamaktadır. Dolayısıyla yazarımız, 20. yüzyıl Holokost sonrası düşünürünün bireyi ihmal ettiği ve totalitarizme giden yolu hazırladığı için suçladığı Hegel'in diyalektiğinden ayrılmaktadır. Ancak bir gerçek vardır ki, bir diyalektikçiyi ne olursa olsun alt edemezsiniz: çünkü onlar, tezinizle oluşturduğunuz çelişki ve zıtlıkları sentezlemektedirler. Adorno sadece bu yönden Hegel'e sadıktır ve sistemini eleştirerek ona adeta bir Sevgililer Günü buketi sunmaktadır. Bu durum Frankfurt Okulu tarafından da, kendi potansiyelini gerçekleştirmediği için bir teoriye kendi terimleriyle saldırmak adı altında içkin bir eleştiri yöntemi olarak benimsenmiştir. "Aklın özeleştirisi, onun en gerçek ahlakıdır." Kısacası diyalektik, kurtuluş anlamına gelmelidir; eğer tarihsel bir süreç, bireyler üzerinde sadece baskı ürettiyse, o zaman diyalektikçi, bu süreç tarafından ezilenlerin yanında yer almalıdır.
Adorno, Horkheimer ile birlikte "Aydınlanmanın Diyalektiği" adlı bir kitap yazmıştır. Orada, insan zihninin doğaya hükmetmeyi öğrenerek dışsal doğanın egemenliğinden nasıl kaçmaya çalıştığını anlatmaktadırlar. Doğanın bu rasyonel hakimiyeti bir özgürleşmedir. Çünkü bu durum, insanlığı dışsal dünyaya tabi olmaktan (genellikle en gerçek yollarla: sellerin durdurulması, yangınların söndürülmesi, vb.) ve umursamaz kozmosu yatıştırmak için tasarlanmış batıl inançlar ve mitlerden kurtarmaktadır. Öte yandan zihin, doğanın giderek daha fazlasını emri altına aldıkça ve rasyonel yönetici sınıfların irrasyonel olarak nitelendirdiği insanları (kadınlar, alt sınıflar, diğer ırklardan insanlar, vb.) büyüledikçe veya ezdikçe, insanlığı büyük ölçüde doğaya yeniden köleleştirir, şimdi akıl tarafından açıklanan "şeylerin olduğu gibi olması" ifadesi de haklı çıkarılmış olur.
Bu teori, Adorno'nun "Minima Moralia"da modern kültüre yönelttiği çok yönlü eleştirilerin gerekli arka planını oluşturmaktadır. Adorno, liberal, faşist ve komünist toplumlar arasında ayrım yapmaz ve 20. yüzyıl modernitesinin tamamını, düşünceyi, kendiliğindenliği, karmaşıklığı, yaratıcılığı ve bireyselliği ezen mekanik sistemler içinde insanın ilerici bir şekilde kapatılması olarak görmektedir. Bu eserde, kişilerarası nezaketin (insanlar arasındaki güç ilişkilerine aracılık eden, güzelliğe ve mesafeye saygılı bir ilgiyle) çözülmesini, otomobil kullanımının (insanlığı insanlık dışı mekanizmaya uyduran) ve hatta otellerin piyasa değeri bakımından düşüşünü (kişisel olmayan, cinsiyetsiz hapishane klinikleri haline geldiğini savunduğu) faşizmin yükselişine bağladığı pasajlar mevcuttur: Adorno, 1951'de baktığı her yerde, her şeyi kapsayan bir toplumsal makine olarak mükemmelleştirilmiş çıplak bir güç görmektedir. O halde, Adorno'nun bugün üniversiteler dışında çoğunlukla siyasi sağın "kültürel Marksizm" dediği şeyin bir sembolü olarak bilinmesi oldukça ironiktir. Sanılanın aksine, Adorno pek de Marksist değildi: Bu kitabın son satırlarında, Marksizme hâlâ sadece "saçma olduğu için" inandığını, yani terk edilmesinin faşizmin kurbanlarına karşı saf tutmak anlamına geleceği bir tür çaresiz dini inanç olarak inandığını açıkça belirtmiştir bile.
Başka bir yerde, örneğin bugün Twitter'da pek de iyi karşılanmayacak bir pasajda, devrimi yaratmak adına yalnızca eğitimli burjuvaziye güvenilebileceğinin, çünkü yalnızca onların, devrimin içkin eleştirisini yapabilecek kapasitede olduklarını ileri sürmektedir:
"Afrika'daki siyasi ekonomi öğrencilerinde, Oxford'daki Siyamlılarda ve daha genel olarak küçük burjuva kökenli çalışkan sanat tarihçilerinde ve müzikologlarda, yeni materyalin özümsenmesiyle birleşmeye hazır bir eğilim, yerleşik, kabul edilmiş, onaylanmış her şeye karşı aşırı bir saygı bulunur. (…) Bir durumdan gerektiği gibi nefret edebilmesi için, kişinin kendisinde buna dayalı bir gelenek olması gerekir. (…) Dışlamanın yalnızca nefret ve kızgınlık uyandırdığını varsaymak zayıf bir psikoloji olur; aynı zamanda sahiplenici, hoşgörüsüz bir sevgi uyandırır ve baskıcı kültürün uzak tuttuğu kişiler onun en inatçı savunucuları haline gelebilirler."
Ben, küçük burjuva kökenli çalışkan bir yazar ve henüz yapım aşamasında bir eleştirmen olarak, gelenekten gerçekten nefret edemeyen, çünkü ona gerçekten sahip olmayan saf Afrikalı ve Siyamlı öğrencilerle aynı kefeye konduğumdan, Adorno'nun burada haklı olduğunu kabul etmek zorundayım. Adorno'nun eleştirel kuramının mirasçısı olduklarını iddia eden bazılarının gerçeği parçalayan (genişleten değil) dürtüsünden hiç hoşlanmadım ve belki de bunun nedeni gerçeğe, mirasım olarak ya da aldığım eğitimle değil, kendi kendime geliştirdiğim, evde ve okulda öğrendiğim şeylere karşıt olarak kendi başıma ulaşmayı tercih etmemden kaynaklanmaktadır. Bilemiyorum. Fakat buradaki temel argümanım, Adorno'nun kibirli dersinin ortodoks Marksizmini pek temsil etmediğidir: bu ifade sadece bir profesörün kitap devrimi hayalinden ibarettir. Adorno, "ezilenleri" bir inanç maddesi haline getirmiştir, çünkü bir Yahudi olarak ayrıcalıklı yetiştirilmesine rağmen ilerleyen dönemlerde eninde sonunda onların arasına katılmıştır fakat mirasçısı olduğu yüksek kültürün, ne kadar kararsız olursa olsun, savunucusu olmaya devam etmiştir. Kendisi, standartları düşürerek eşitlik elde etme girişimlerine karşı pek sabırlı bir birey olarak gösterilemeyebilir:
"Alçakgönüllülük ve kendini bir başkasından daha üstün görmemek aynı şeydir. Ezilenlerin zayıflığına uyum sağlamak, gücün önkoşulunu onaylamak ve kendinde hakimiyet kurmak için gereken kaba, duyarsız ve şiddeti geliştirmektir."
+
+
Devamı yorum kısmında.