Yazar ve evli olan bir kadının bir anda matrixinden uyanıp kendini aramaya çıkması ve onun için değerli olan üç mihenk taşını (tad almak, ibadet etmek, sevmek) farklı topraklarda bulmasını anlatıyor. Tüm parçaları birleştirerek kendi yapbozunu tamamlıyor. Hayatımıza giren, çıkan herkes…devamıYazar ve evli olan bir kadının bir anda matrixinden uyanıp kendini aramaya çıkması ve onun için değerli olan üç mihenk taşını (tad almak, ibadet etmek, sevmek) farklı topraklarda bulmasını anlatıyor.
Tüm parçaları birleştirerek kendi yapbozunu tamamlıyor.
Hayatımıza giren, çıkan herkes birer öğretmendi. Anlamsız bir bitiş bile bize dersler verdi. Günün sonunda biz yine bize kaldık. Önemli olan yaşanan, gelen,giden ve hissedilenlerden ders çıkarmaktır diyor film kısaca. Kendin ol ve kendine ait anılar biriktir. Hisset. Sevgiyi, korkuyu, cesareti, bırakmayı,yalnızlığı...
Liz seyahatinin başında sanki sonsuza dek bu yolculukta yalnızmış gibi hissediyordu.
Fakat sonradan bir şeyler oldu ve kaderi liz'i yanılttı. Hayat da böyledir ve oyunun ne zaman döneceğini gerçekten yaratıcımız bilir.
Sadi Şirazi'den hatırladığım bir alıntı şöyle diyor: "Bir ömür daha gerekli çünkü bu ömrü ümit ederek geçirdik." Sözüm ona ki :
Bir yerlerden bir şeylere başlamak ve hevesle devam etmek gerek. Yol boyu konforlu bir seyahati beklemek aptallık olur. Hayatın baharatı da biraz zorluğunda. Yaşamayı sevmek zorlukları eğlenceli kılar.
Umarım hepimizin eğlenceli ve zevkli hayatları olur.
Sadece oturup beklersek bize gelecek olan şey nedir ki? Harekette bereket vardır. Düştüğümüz yerden kalkıp silkelenmeli ve bazen oradan koşarak kaçmalı bazen de kaldığımız yerden devam etmeliyiz.
Filmi izlerken okuduğum kitapla çok iniltili olduğunu farkettim ve akıl tutulması yaşadım.
Diyojen'in kinik felsefesiyle bağdaşan bir film olduğunu düşünüyorum.
Kinik felsefesinin kökenini "köpek gibi yaşamak" olarak tanımlayabiliriz.
Karakterimiz liz de konforlu ve estetik kaygıların önplanda olduğu hayatını, kontrolün elinde olması rahatlığını bırakıp tıpkı diyojen gibi bir fıçının içinde yaşamaya başladı adeta. Ve fıçının içinde kendini bulmaya başladı.
Elbette diyojen'in fıçıda yaşama fikri gibi uçukça bir hareket değil ülkeleri seyahate çıkmak fakat yaşadığı ortamı ve konfor alanını geride bırakarak sıradan kıyafetler içinde yeri geldiğinde ocakta duş almak için su kaynatarak,yeri geldiğinde sivrisinek ısırıklarının geçmesini bekleyerek kendi fıçısını şekillendirmiş oldu.
Bazı şeyleri elimizin tersiyle itip kendi fıçımızı oluşturmak kulağa cesurca geliyor.
Acaba günümüzde insanların kaçta kaçı bunu yapmaya cesaret edebilir?
Ayrıca filmdeki denge kısmı beni çok etkiledi. Bu filmin benim için bir tevafuk olduğunu düşünüyorum çünkü son zamanlarda denge işine kafayı bozmuş durumdayım.
Her şeyi ölçüsünü kaçırmadan yapmak istiyorum ve ölçüyü kaçırma düşüncesi bile beni üzüyor.
Fakat liz in de dediği gibi: "hadi karşıya geçelim" bazen de karşıya geçmek gerekiyor.
Bence film ikigai felsefesi üzerinde de durmuştu fakat ikigai hakkında köklü fikirlerim olmadığı için bu konuda bilgi edindikten sonra yorum yapsam daha iyi olacak.
Bu film tam olarak
"durup dinlenme limanı" olarak adlandırdığım filmlerden oldu. Yaşamak, yaşamak ve yaşamak...
Bize sunulan armağanı umarım hepimiz iyi değerlendiriyoruzdur.
Bu arada...
Julia Roberts o kıyafetlerin içerisinde nasıl bu kadar çekici anlayabilmiş değilim. Dişillik akıyor resmen. Bazı kadınların aurası gerçekten de çamurda yetişen lotus gibi.