8/10 10.11.2024 … Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim Üzerimizde kara bir leke, biz satranç oyuncusuyuz İnanmıyoruz ceketlere düğmelere İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe İşte yitirdik bütün taşlarımızı Darmadağınık oyun tahtası Bir tek şahımız duruyor sevgilim, O da evli, iki çocuk babası.…devamı8/10
10.11.2024
…
Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim
Üzerimizde kara bir leke, biz satranç oyuncusuyuz
İnanmıyoruz ceketlere düğmelere
İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe
İşte yitirdik bütün taşlarımızı
Darmadağınık oyun tahtası
Bir tek şahımız duruyor sevgilim,
O da evli, iki çocuk babası.
…
Bir Kitabın Sayfaları – Barış Bıçakçı
Şiir gibi film dedikleri…
Detayları yoğun ve duygu dolu bir anlatım film olmuş.
Tren yolculuğu, çoğu insan için ileri gidilen bir sefer olsa da kimimiz için de bir o kadar geriye dönük yapılan bir seferdir, belki de içimize…
Leyla, aslında hayata bir o kadar bağlı gözükse de bir o kadar gerisinde. Şiirleri çoğu insan için aydınlık olsa da kendi için karanlık. Mum misali, çevrene ışık saçarsın fakat daha kendi dibini aydınlatamazsın. Bakıldığında ne kadar yüzüne gülünse de ilk fırsatta sözüm ona ‘tebessümle’ ve ‘iyi niyetle’ dedikodusu yapılacak başarılı bir kadın kendisi. Gözlerden uzak, kendi hayatına, işine ve kalemine odaklı bir hayat sürmekte.
Canan ise Leyla’nın tam aksine hayatın akışında kendine yer bulamamış biraz da rüzgâr nereye o oraya bir genç kız. Kendi hayalleri ve ailesinin istekleri arasına sıkışmış, ee tabi biraz da ailesinin abartı sahiplenici tutuşuyla birlikte fazla çekimser ve saf yetiştirilmiş biri olarak bir yerden hayata tutunmaya çalışan tipleme.
Yavuz, hayatını yatalak devam ettirmek zorunda kalan ve hayatı camdan izlediği insanlardan, kuşlardan, geçen vapurlardan ve saat 12:00’da gelen Badem Adem’den ibaret olan, hem inşaat mühendisi hem de Leyla gibi kendi dünyasına saklı bir şair.
Kısaca her birinin kendi içerisinde yaşamış olduğu bir esaret var. Kavuşmak istediği hayaller, uzunca bir yolları var ve belki de bu yolu gitmeye yetmeyecek umutları..
Doğal akışta ilerleyen, ılık bir rüzgâr gibi teninizi okşayıp sizi yerinizden bile kıpırdatmadan öylece geçip giden, giderken de yüzünüzde düşündürücü bir tebessüm bırakan şiir gibi film. Trende geçen cam yansımaları, göz dalışları, garın o havası, oyuncuların sergilediği performans hepsi bir tablo haline geldiğinde ancak böyle tadı damakta kalan, yumuşak bir bitişle nokta konulabilirdi.
Filmin sonunda seslendirilen şiir, tavanda gördüğümüz denizin yansıması, arada kulağımıza çalınan dinlendirici chello sesi... Benim için filmi apayrı bir boyuta taşıdı gerçekten. O kısımlar ruhumu dinlendirdi bile diyebilirim.
Bir Sarı Çiçek’ detayı.
Ölmeyi isteyen ve bunun için uğraş veren Yavuz’a, Leyla’nın anlatmış olduğu ve onunla bağdaştırdığı o hikâye. Julio Cortazar’a ait olan bu hikâye filmi alıp daha bir duygusal kısma taşımış.
“Çiçekle göz göze geliyorlar, ölürse bir daha böyle bir çiçeği asla göremeyeceğini o an anlıyor.” Bazı şeylerin değeri kaybetmeye yakınken anlaşılır, işte öyle bir şey…
İyi seyirler…