Rahatsız eden ama bir o kadar da düşündüren filmlerden. Filmi izlerken adeta Mehmet’in zihninin içine çekiliyorsunuz ve onun karmaşık, karanlık dünyasına şahit oluyorsunuz. Mehmet, bana göre, hem kendiyle hem de çevresindeki dünyayla kavgalı bir karakter. Ama bu kavgayı anlamaya çalıştıkça,…devamıRahatsız eden ama bir o kadar da düşündüren filmlerden. Filmi izlerken adeta Mehmet’in zihninin içine çekiliyorsunuz ve onun karmaşık, karanlık dünyasına şahit oluyorsunuz. Mehmet, bana göre, hem kendiyle hem de çevresindeki dünyayla kavgalı bir karakter. Ama bu kavgayı anlamaya çalıştıkça, onun aslında içimizden biri olduğunu fark ediyorsunuz.
Mehmet’in sürekli alaycı, öfkeli ve aşağılayıcı tavırları, aslında kendisine duyduğu nefretin dışa vurumu gibi. Kendini toplumdan dışlanmış hisseden, ama aynı zamanda o toplumun bir parçası olmayı isteyen bir adam var karşımızda. Bu çelişki, Mehmet’in her hareketinde hissediliyor. Özellikle eski arkadaşlarıyla oturduğu yemek sahnesi… O sahne boyunca, Mehmet’in yalnızca onların varlığından değil, aynı zamanda kendi varlığından da nefret ettiğini hissettim. Çünkü onların yüzünde, kendi eksikliğini, başarısızlığını ve yalnızlığını görüyor.
Bir yandan Mehmet’i anlayabiliyorum. Hepimiz zaman zaman kendimizi “eksik” ya da “yetersiz” hissederiz. Başkalarının hayatlarına bakıp, onların mutluluğu ya da başarıları karşısında ezildiğimizi düşündüğümüz anlar olur. Ama Mehmet’in farkı, bu duyguyu kendine saklamamak; tam tersine, bu acıyı çevresine bulaştırmak istemesi. Film boyunca Mehmet’in, adeta kendi çukurunda başkalarını da boğmak istediğini hissediyorsunuz. Ama bunu yaparken bile bir tür samimiyet var. Mehmet, rol yapmıyor. O, olduğu gibi : Kırgın, öfkeli, çaresiz.
Filmde en çok etkileyen şeylerden biri, Zeki Demirkubuz’un minimalist ve karanlık atmosferiydi. Mehmet’in dağınık, karanlık evi, onun iç dünyasının bir yansıması gibiydi. Hele o yağmur altındaki sahneler… Yağmur Mehmet’in üzerindeki ağırlığı temsil ediyormuş gibi geldi bana, onu arındırmıyor, sadece daha da ağırlaştırıyor.
Bazen insanın kendi zihni, en büyük düşmanı olabiliyor. Mehmet gibi karakterler belki toplumun kenarına itilmiş insanlar, ama onların hikâyeleri bize insan doğasının en çıplak, en gerçek yanını gösteriyor. Film boyunca Mehmet’e kızdım, üzüldüm, zaman zaman nefret ettim, ama en sonunda onun için derin bir acı hissettim. Çünkü Mehmet, hayatla uzlaşamayan biriydi ve bu uzlaşmazlık onu parçalara ayırıyordu.
Yeraltı, rahatsız edici bir film, ama bu rahatsızlık insanı yüzleşmeye zorluyor. Kendi karanlığımızla, kendi çelişkilerimizle, hatta belki de kendimize ne kadar yabancı olduğumuzla. Mehmet’in hikâyesi karanlık bir ayna; ona bakmak zor ama bakınca kendimizi görüyoruz
Herkese hitap etmeyen bir film olduğu gerçek, izleyecek olanlara iyi seyirleerrrr..