Auschwitz kampının en uzun süre görev yapan komutanı Rudolf Höss'ü ve onun aile yaşantısını merkezine alan bir film. Aile, kampın hemen dibinde yer alan bir lojmanda hayatını sùrdùrür; biz kabaca bu aile yaşantısına tanıklık ederiz. Birçok Holokost filminin aksine duvarların…devamıAuschwitz kampının en uzun süre görev yapan komutanı Rudolf Höss'ü ve onun aile yaşantısını merkezine alan bir film. Aile, kampın hemen dibinde yer alan bir lojmanda hayatını sùrdùrür; biz kabaca bu aile yaşantısına tanıklık ederiz. Birçok Holokost filminin aksine duvarların içinde değil dışında konumlanırız bu sefer. Yönetmen, bizi renkli bir kontrastın içine atarak seyre davet eder. Hedwig Höss'ün deyimiyle " dışardan bakınca büyük görünense de aslında küçük olan", bizde ise bir çeşit cennet hissi oluşturan evin perspektifinden dahil oluruz filme.
Film boyunca aslında bir şiddete tanık olmayız ama etkin ses kullanımı sayesinde bizi tüm şiddetten haberdar eder ve bu bizi daha çok yaralar. Biz evin bahçesinde çimlere basarken duvarın arkasından çığlıklar, kurşun sesleri, çaresiz haykırışlar ya da Nazi subaylarının öfkeli bağırışları kulağımıza çalınır ki duvarın arkasında bu dramdan habersiz bir kişi, bir çeşit inşaat çalışması olduğu intibasına kapılabilir, öyle ya bir kaç metre ötede bir insanlık dramı yaşanırken, Höss ailesi sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi hayatlarına devam etmektedirler.
Hedwig Höss ve annesinin konuşmalarında; annesi, temizliğe gittiği yahudi zengin kadının perdelerini alamadığı için üzüldüğünü ve o kadının da belki bu kampa geldiğini söyler. Bunu anlatırken ki konuşmasındaki rahatlık, yanı başlarında insanlık dramı yaşanırken bunu ne kadar normal ve olağan karşıladıklarını gösteriyor irkilmemek elde değil. Uygun bir örnek olur mu? Bilmem ama bu durum bana; geçen günlerde ülkemizde yaşanan otel yangını felaketinin yaşandığı yerde hâlâ kayak yapan insanları hatırlattı. Keza Gazze'de yaşanan insanlık trajedisine karşı dünyanın verdiği (veremediği) tepki ortada. Bu da gösteriyor ki kendi rahatı ve konforu devam ettiği sürece; başka yerlerdeki felaketlerin sesi ne kadar yüksek olursa olsun, yine de kör, sağır ve dilsiz olabiliyor insan.
Filmin sonlarındaki, müze haline getirilen kampı görürüz. Orayı temizleyen işçilerden birinin, orda ölen insanların kıyafet ve ayakkabılarının sergilendiği yeri görünce; "buraya her girdiğimde çok ürperiyorum" dediği sahne çok ironikti. Görüntü yerine sesler üzerinden ilerlemesi, eğer bir görüntü kullanılacaksa da bunu ( nehir sahnesinde olduğu gibi) belli belirsiz yapılması filmin kurmaya çalıştığı etkiyi arttırıyor.
Filmle ilgili yorumum bu kadardı. İnsanların daha duyarlı ve daha vicdanlı görmek dileğiyle hoşçakalın...