Spoiler içeriyor
Kitabın ilk 200 sayfası boyunca açıkçası sık sık ben ne okuyorum diye düşündüm. Diyaloglar sanki tekrar ediyordu, bazı kısımlar çok detaylıydı ve içine girmem zaman aldı. Ama 300. sayfadan sonra kitap adeta açıldı ve beni içine çekmeye başladı. O noktadan…devamıKitabın ilk 200 sayfası boyunca açıkçası sık sık ben ne okuyorum diye düşündüm. Diyaloglar sanki tekrar ediyordu, bazı kısımlar çok detaylıydı ve içine girmem zaman aldı. Ama 300. sayfadan sonra kitap adeta açıldı ve beni içine çekmeye başladı. O noktadan sonra bırakmak istemedim.
Fantastik türünde geçiyor dense de aslında çok yoğun bir fantastik kurgu beklememek lazım. Gümüş, çubuklar, çeviri büyüsü... evet var ama çok yüzeysel anlatılmış. Kitabın asıl odağı bu değil. Daha çok, bir grup öğrencinin sistemle, sömürgeyle ve baskıyla olan savaşı üzerine kurulmuş bir hikâyeydi.
Dillerin birbirini nasıl etkilediği, çevirinin bir güç aracı olarak nasıl kullanıldığı gibi konular benim çok ilgimi çekti. Özellikle çeviriyle ilgili tartışmalar çok zekiceydi. Ve tabii ki İngiltere’nin sömürgeciliği... sistemin acımasız yüzünü görmek, kitabın en etkileyici taraflarından biriydi.
Robin’in hikâyesi çok trajikti. Baştaki haliyle sonundaki hâli arasında dağlar kadar fark vardı. Başta hep uyum sağlamaya çalışan biriyken, zamanla içindeki öfke ve bastırılmışlık ortaya çıktı. Griffin’e ben de başta önyargılıydım ama bazen kelimelerin yetmediği yerde başka yollar kaçınılmaz olabiliyor. Robin’in sonuna doğru intikamla hareket ettiği çok açıktı. O sistemin yıkılması için her şeyini verdi ama bir yandan da artık yaşamak istemiyordu. Bu ikilem çok gerçekti ve beni en çok etkileyen duygulardan biri oldu.
Ve dostluklar… Özellikle Robin ve Rami’nin dostluğu bambaşkaydı. Birbirlerini anlayan, dinleyen ve destekleyen sadece onlardı. Rami yaşasaydı, kesinlikle Robin’le sonuna kadar giderdi. Diğer dostluklar, özellikle Letty ile olan, zaten bana hiç geçmedi. Victoire’nin kaçışı da Robin’i yalnız bırakmanın başka bir şekliydi bence.
Keşke Griffin’in hayatına daha çok yer verilseydi. Onun geçmişini, cemiyetle nasıl tanıştığını, bu karanlık yolu neden seçtiğini okumak isterdim. Aynı şekilde Rami ile Victoire’nin cemiyetle yollarının nasıl kesiştiğini de görmek isterdim. Bu üç karakterin içsel dönüşümünü detaylı okumak, kitabın etkisini çok daha derinleştirirdi bence.
Son kısmın bu kadar hızlı geçmesi beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Karakter ölümleri o kadar ani oldu ki, duygusal etkileri sindiremeden olaylar ilerledi. Keşke kule yıkıldıktan sonra ne olduğunu da okuyabilseydik. Her şey çok ani bitti. Hatta bana göre hepsi ölseydi, verdikleri mücadele çok daha güçlü bir etki bırakabilirdi.
Genel olarak çok katmanlı, düşündüren ama bazı yerleri eksik kalmış bir kitaptı Babil. Özellikle çeviri, dil ve güç ilişkisini sevenlere öneririm ama ağır ilerleyen bir anlatıya hazır olmak şartıyla.