Spoiler içeriyor
- 04.05.2025 - Leonid Andreyev, Rus edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. Yazdığı temalar oldukça karanlık ve karamsardır. Hatta öyle ki, bir gün Tolstoy Andreyev’e mektup yazmış ve neden bu kadar kötümser olduğunu sormuş, Andreyev de kendine özgü karamsar tarzını savunmuş.…devamı- 04.05.2025 -
Leonid Andreyev, Rus edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. Yazdığı temalar oldukça karanlık ve karamsardır. Hatta öyle ki, bir gün Tolstoy Andreyev’e mektup yazmış ve neden bu kadar kötümser olduğunu sormuş, Andreyev de kendine özgü karamsar tarzını savunmuş. Kendisi savaş dönemine denk geldiği için ruhundaki bunalımlar bence normal. Hukuk fakültesi okuyormuş ancak yoksulluk yüzünden bir dönem yarım bırakmış, hatta kendi canına son vermeye çalışmış. Kısa bir süre avukatlık yaptıktan sonra da hukuk ile alakasını tamamen kesmiş. Kendisi karamsar tarzından ötürü Rus edebiyatının Edgar Allan Poe’si olarak görülüyormuş. Gerçekten de karamsar stilini bu kitapta oldukça iyi görebiliyoruz çünkü acıyı iliklerine kadar hissettirmiş okura.
Bu kitap Rus-Japon savaşından esinlenilmiş ve 1905 yılında yayımlanmış. Kitaptaki savaş teması, psikolojik açıdan çok güçlü ele alınmış. Hani bazı kitapları okuması zordur ama yazım dilinden değil, işlediği konunun derinliğinden zordur ya, işte bu kitap öyle bir kitap. Aynı Otomatik Portakal’ı okurken zorlandığım gibi zorlandım bu kitapta da. Savaş, çaresizlik, deliryum, vahşet öyle çarpıcı işlenmiş ki etkilenmeden okumak pek mümkün değil. Öyle ki “kızıl kahkaha” diye bir betimlemeyi bulacak kadar hissetmiş o buhranı.
Tahmin edeceğiniz üzere kitapta bir savaşı okuyoruz ancak savaştaki subayın vefatından sonra da subayın kardeşinin savaşa katılmadan dahi bu büyük acıdan nasıl etkilendiğini de okuyoruz. Her sayfası ayrı bir acı dolu, hissetmesi ve anlaması oldukça zor olan, hatta anlamasının zor olmasından ziyade anlamak istemeyeceğiniz üzüntüleri içeren bir kitap. Ancak bu sanatsal dili tanımanız için okumanızı mutlaka öneriyorum, maalesef bazen üzücü de olsa böyle üzücü şeyleri de okumamız, hissetmemiz gerekir.
“Bir düşün: İnsana onlarca, yüzlerce yıl merhamet, sağduyu ve mantık öğretip, onu bilinçlendirdim diyemezsin, her şeyin bir bedeli var. En önemlisi de bilinç. İnsanlar acımasızlaşabilir, hassasiyetlerini yitirebilir, kan, gözyaşı ve acı görmeye alışabilirler, tıpkı kasaplar, ya da bazı doktorlar ya da askerler gibi; ama hakikati bir kere öğrendikten sonra, ondan vazgeçmek nasıl mümkün olabilir? Benim fikrime göre bu imkansız. Çocukluktan beri bana hayvanlara eziyet etmememi, merhametli olmamı öğrettiler; okuduğum bütün kitaplar da bunu öğretti ve sizin kahrolası savaşınızdan zarar görenlere öyle acıyorum ki canım yanıyor. Ama işte zaman geçiyor ve tüm bu ölümlere, acılara ve kana alışmaya başlıyorum; gündelik hayatta da daha duyarsız, daha tepkisiz olduğumu ve yalnızca en kuvvetli itkilere cevap verebildiğimi hissediyorum ama savaş gerçeğinin kendisine alışamıyorum, esasen akılsızca olan bu şeyi anlamayı ve açıklamayı aklım reddediyor. Bir milyon insan bir yerde toplanıp edimlerine haklılık kazandırmaya çalışarak birbirini öldürüyor ve hepsi eşit derecede hasta ve hepsi eşit derecede mutsuz. Delilik değil de nedir bu?”
“Sanki beynimin üstündeki kemik kapağı kaldırmışlar ve savunmasız, çırılçıplak kalan beyin boyun eğerek kana kana içine çekiyor bu kanlı ve çılgın günlerin tüm dehşetini.”
“Tüm bedenim hepi topu iki arşınlık alan kaplarken düşüncem dünyayı kucaklıyor.”
“Kızıl kahkaha bu. Dünya çıldırdığında işte böyle gülmeye başlar. Dünyanın çıldırdığını biliyorsun değil mi?”
“İnsan rolü yapıyorsunuz, ama eldivenin altında pençeleri görüyorum, şapkanın altında da hayvanın yassı kafatasını; makul konuşmalarınızın ardında paslı zincirlerini şakırdatan gizli deliliği işitiyorum.”
Puanım: 10/10