Yaklaşık iki ayımı aldı bu kitabı okumak. Öncelikle kitaba sağlam hazırlandığımı düşünüyordum, okumaya başlamadan önce araştırdım ancak kitaba başlayınca afalladım kaldım. Bunun sebeplerini şöyle anlatayım: karakterler iç içe girmiş şekilde ve çok silik tasarlanmış. Diyaloglar birden bire bir iç monologa…devamıYaklaşık iki ayımı aldı bu kitabı okumak. Öncelikle kitaba sağlam hazırlandığımı düşünüyordum, okumaya başlamadan önce araştırdım ancak kitaba başlayınca afalladım kaldım. Bunun sebeplerini şöyle anlatayım: karakterler iç içe girmiş şekilde ve çok silik tasarlanmış. Diyaloglar birden bire bir iç monologa dönüyor ya da monologlar 8 10 sayfa uzunluğunda mektuplara bağlanıyor. Bunları anlamak için tekrar tekrar geri dönmem gerekti. Ve okumaktaki asıl zorluk bunlar değil. Kitapta kesin bir gerçeklik yok. Kitabın ana karakteri konsolos bilinci kapanana kadar içiyor sürekli olarak. Ayık olduğu zaman diliminde pişmanlık başarısızlık yalnızlık boğuyor onu ve bu nedenle neredeyse alkolle beraber nefes alıp veriyor. Bu da “delirium tremens” nöbetlerine sebep oluyor. Yani yoksunluk durumunda halisünasyonlar görmeye başlıyor. İşte gerçeklik bu noktada takip etmesi imkansız oluyor. Ben bunu 200. Sayfalarda fark edebildim sonlara doğru bu gerçekle hayal arasındaki ayrım iyice belirsizleşiyor. Konsolos kontrolü kaybettikçe içkiye yenik düştükçe daha da anlaşılması zor hale geliyor. Örneğin konsolosun eski eşi hiç ziyaretine gelmemiş bile olabilir, bunu düşününce kitap bambaşka bir noktaya evriliyor. Konsolosun hissettiği pişmanlık ve bununla yüzleşmesi, geçmişine duyduğu özlem, artık toplumun gözünde işe yaramaz bir adam olarak görülmesi bir döngüye itiyor onu. Derken eski eşi ve konsolosun üvey kardeşi hugh ziyaretine geliyorlar. Bir yardım eli ya da bu döngüden kurtulmak için bir umut görüyor konsolos ancak bunu da mahvediyor. Kitap tek bir günde geçiyor o gün de meksikalıların kutsal gördüğü ölüler günü. Bu günde ölüler yad ediliyor ancak bir yas havasında değil de bir bayram havasında geçiyor. Yani ölüm teması kitabın her yerinde hissediliyor. Kitabın geçtiği yer meksikanın küçük bir kasabası, yanardağın eteğinde kurulmuş. Yazarın resmettiği atmosfer de konsolosu yansıtıyor, bir yanardağ gibi bastırılmış ve patlamaya hazır. Bir de kitabı gözümde çok daha ayrı yere koyan şey şu oldu: kitabı basacak yayın evinin editörü malcolm lowry’e mektup gönderiyor ve kitabın bu halde basılamayacağını söylüyor. Malcolm lowry de buna karşın 30 sayfalık bir mektupla kitabını savunuyor ancak bunu yazarı olarak değil de sanki bir okur gibi yapıyor. Kitapla ilgili bahsedebileceğim çok fazla şey var, okuyup anlamadığım çok fazla şey var, kaçırdığım çok fazla referans var(dantenin infernosundan, fausttan, james joycetan alıntılar ve referasnlar vardı bunları yakaladım ancak kaçırdığım mutlaka daha fazladır) bir de yazar kitabı 3 dille yazıyor ingilizce ispanyolca fransızca ve hususi olarak ispanyolca ve fransızca metinlerin çevrilmemesini istiyor(kitabı okumak yeterince zor değilmiş gibi) yazsam daha çok yazacağım kısa tutmak adına burda bırakıyorum ancak bu kitap sayesinde türlü meksika içkileri, meksika mitolojisi ve meksika coğrafyası(özellikle dağları)hakkında hatrı sayılır bilgi edindim. Ayrıca son olarak konsolosun ölümü ve üzerine köpek leşi atılıp gömülmesi hakkında fikrimi belirtmek istiyorum. Zaten başından beri değersizlik hissini buram buram hissettiriyordu, işinden kovuldu eşiyle ayrıldı toplumun gözünden düştükçe düştü ama kitabın sonunda bunu görmek bunu sindirmek hiç kolay olmadı fazlasıyla ağırdı. Kitapla ilgili düşüncelerim kısaca böyle bahsetmeyi unuttuğum önemli bi şey mutlaka vardır ancak şimdilik bu kadar. Sevgilerle