Haşhaş Savaşı ~ R.F KUANG Nikan İmparatorluğu’nda yaşayan, fakir bir yetim olan Rin, ailesinin onu evlendirme planına karşı çıkarak ülke genelindeki Keju sınavına hazırlanır. Herkesin imkânsız dediği bu sınavı birincilikle kazanarak kendini, imparatorluğun en prestijli askeri akademisi olan Sinegard’da bulur.…devamıHaşhaş Savaşı ~ R.F KUANG
Nikan İmparatorluğu’nda yaşayan, fakir bir yetim olan Rin, ailesinin onu evlendirme planına karşı çıkarak ülke genelindeki Keju sınavına hazırlanır. Herkesin imkânsız dediği bu sınavı birincilikle kazanarak kendini, imparatorluğun en prestijli askeri akademisi olan Sinegard’da bulur. İşte hikâyemiz de tam burada başlıyor.
R.F. Kuang’la ilk Babil Kitabı sayesinde tanıştım. Kitabını beğenince diğer kitaplarına da şans vermek istedim. Aradığım tüm özellikler bu kitapta vardı. Hatta dürüst olayım, Babil Kitabı’ndan daha çok sevdim bu seriyi. Çünkü hem güçlü bir kadın karakter var, hem karakterlerin gelişimini hissediyorsun, hem de gerçekten içi dolu dolu bir fantastik evren kurulmuş.
Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm beni direkt içine çekti. Rin’in akademiye giriş süreci, burada karşılaştığı önyargılar, hocalarla olan ilişkileri başarıları, başarısızlıkları, çekişmeleri… Hepsi çok heyecan vericiydi. Özellikle Üstat Jiang’la olan sahneleri çok sevdim, dersleri eğlenceliydi. Bu bölümde akademik çekişmeler, dostluklar ve karakter gelişimi ön plandayken; ikinci bölümde ani bir geçişle savaşın ortasında buluyoruz kendimizi. Başkent işgal ediliyor, öğrenciler savaşa sürülüyor ve Rin artık gerçek bir savaşın içindeki bir savaşçı oluyor. Ben akademi ortamında biraz daha kalmak isterdim aslında. Bu geçiş bana biraz hızlı geldi. Sanki akademide daha çok şey yaşansa ve biz de okusak daha hoşuma giderdi.
Altan’a ayrı bir parantez açmak istiyorum. Akademideyken ilgimi çeken karakterlerden biriydi. Çok başarılı, zeki ve güçlüydü. Savaş kısmına geçince ondan biraz uzaklaştık gibi oldu ama sonra neden öyle davrandığını geçmişinden anlayınca bazı şeyler yerine oturdu.
Rin’e gelirsek… Ara ara çocuksu davrandığını düşündüğüm oldu ama kimse mükemmel değil zaten. Gücün insanı nasıl değiştirdiğini, hatta bazen ne kadar yıkıcı olabileceğini bu karakter üzerinden çok net gördüm. Kitap zaten en başından beri güç kazanmak ne pahasına olmalı? sorusunu sorduruyor insana.
Savaş sahneleri çok sertti. Yazar yıkımı, dehşeti, savaşın acımasızlığını çok detaylı ve net anlatmış ve tüm bunları öyle güçlü bir şekilde işlemiş ki, etkisinden çıkmak gerçekten zordu. Kitabın bazı yerleri gerçek olaylardan esinlenmiş; özellikle Çin-Japon Savaşı ve Nanking Katliamı’ndan izler taşıyor. Okurken biz dayanamıyoruz ama gerçekte yaşanmış tüm bu dehşet… Çok üzücü.
Fantastik tarafı ise şamanizm, tanrılarla bağlantı kurma, doğaüstü güçler gibi ögelerle geliyor. Ama öyle masalsı, yumuşak bir evren değil bu; tam tersine gayet sert, acımasız ve gerçekçi bir atmosferi var. Hatta fantastik ögeler bile hikâyenin karanlık tonuna katkı sağlıyor diyebilirim.
Kitap önemli bir noktada bitti. Şimdi hemen ikinci kitaba geçmek istiyorum. Gerçekten güçlü bir serinin başlangıcı gibi hissettirdi. Sevdiğim bir evren oldu.
Yazarı da ayrı bir tebrik etmek gerekiyor bence. Tüm kitaplarının türü birbirinden farklı ve her birini ayrı bir başarıyla yazmış. Babil Kitabı dark akademi türünde çok iyiydi, bu seride epik fantastik türünde çok etkileyici bir dünya kurmuş. Son çıkan kitabını da aldım böyle olunca (Sarı Yüz)… Onu da aşırı merak ediyorum.