Önceki incelememde ele aldığım Olasılıksız'ın yazarı Adam Fawer'ın 2. kitabı. Kitap temel olarak sinestezi üzerine kurgulanmış. Sinestezi: bir duyu algısının başka bir duyuya otomatik ve istemsiz şekilde bağlanmasıdır. Örneğin kimi insanlar matematiği maviye benzetebilir, 7 sayısından naneli sakız tadı alabilir,…devamıÖnceki incelememde ele aldığım Olasılıksız'ın yazarı Adam Fawer'ın 2. kitabı. Kitap temel olarak sinestezi üzerine kurgulanmış. Sinestezi: bir duyu algısının başka bir duyuya otomatik ve istemsiz şekilde bağlanmasıdır. Örneğin kimi insanlar matematiği maviye benzetebilir, 7 sayısından naneli sakız tadı alabilir, veya kırlangıçların sesini ciddi ve ketum bulabilir bu deneyimler gerçek algılar gibi yaşanır.
Yazar, önceki eserinde yarattığı film havasını bu romanda da sıkıca satırlarına bağlamıştır. Kitabın başında empatlarımızı tanıyoruz, sonrasında fizik, felsefe, nicola tesla hayranlığı dengeli şekilde sayfalar arasında kendini gösteriyor. Kitaptaki empatlar (güçlü sinesteziye sahip olan bireyler aynı zamanda ana karakterlerimiz) bu duyuları çok keskin ve bir o kadar güçlü yaşadığı için, yazar okuyucuya aynını aktarmaktan çekinmeyen bir tavır sergilemiş. Bu kadar imgesellik ve ardı ardına dayatılan betimlemeler okuyucuyu görsel alanda epeyce zor bir idmana sokuyor - bu durumu anlatılanları birebir deneyimlediği için seven de var, başını döndürdüğü için midesi bulanan da- Her ne kadar kurgu bakımından ilk kitapla ayrı olsalar da içerisinde ilk kitaba tatlı göndermeler bulunuyor. Olay zaman örgüsü sık sık flashbacklerle kendini tazeliyor, okuyucunun geri dönüp "bu neydi ya, bu hangisiydi acaba" zahmetine girmesinin önünü kesiyor. Tabi bazen kafa karışıklığına sebep olmuyor değil. Romanın betimlemeleri oldukça cesurca ve büyük risk aslında, çünkü kitapta korku mor olarak tekrar tekrar gündeme getiriliyor ancak her okuyucu için korkunun farklı notaları olabilir, bu da okuyucunun bağ kurmasını zorlaştırıp antipati kazanmasına sebep olabilir. Şahsen ben kitabı "muhakkak benim hissettiğim gibi olmalı kafasında değil de ben böyle hissediyorum demek ki şöyle hissedenler de varmış" mantığıyla okuduğum için bu risk beni kötü etkilemedi. Ana karakterler ve olaylar konunun bayağılığından dolayı hafif bir x-man havası yakalamış ne yazik ki. Yazar en güçlü şekilde işlemek istemiş bu da gerçekliği biraz zedelemiş. Kitabın kısımlara ayrılması, en heyecanlı yerinde ötekine geçmesi, zaman zaman geriye dönmesi adeta lost havası veriyor.
Empatlarımıza geri dönecek olursak; hipersensitiveleri sayesinde insanların yaydığı frekansları daha net algılayarak duygu ve düşünceleri açık bir kitap gibi okuyabiliyorlar. Çocukluklarından keşfedilip yeteneklerini kontrol altına alabilmek adına organize tarafından ciddi bir eğitime alınıyorlar. Bu süreçte neden empat olduklarını, çevresindekilerin duygu ve düşüncelerini nasıl hissedebildiklerini ve bunu nasıl yönlendirebileceklerini öğreniyorlar. Geri kalanında hepsinin yollarının bir noktada kesişmesi, ve bazılarının aynı amaç uğruna çabalaması ele alınıyor bu kısım kitabın aksiyon ve polisiye kısmını besliyor. Kitabın sonu ise tatlı bir ters köşe ile bitiyor ancak Dan Brown okuyorsanız onun ters köşeleri kadar etkileyici gelmeyecektir.
Yazar başlık seçiminde oldukça usta. Kitap ne anlatıyor diye sorulduğunda yalnızca "ee empati.." diyebileceksiniz. Aynı durum olasılıksızda da geçerliydi. Temadan kopmadan yüzlerce olguyu tek roman altında ustaca birleştirmiş.
Başta da söylediğim gibi dili akıcı ancak yoğun betimlemeler yer yer yoruyor. Farklı bir yorum, özgün bir konu, sürükleyici bir anlatım. Bitirmek için yarını, başkasına anlatmak için bitirmeyi bekleyemeyeceksiniz :)
"İnsanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmaz"
Keyifli okumalar :)