Nezdimde edebiyat tarihinin en vurucu giriş cümlesinin sahibidir. "it was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness..." "zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; bilgelik çağıydı,…devamıNezdimde edebiyat tarihinin en vurucu giriş cümlesinin sahibidir.
"it was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness..."
"zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; bilgelik çağıydı, aptallık çağıydı.."
Charles Dickens, henüz ilk cümlesiyle okurunu zamansız bir uçuruma çağırır: Umut ile umutsuzluk arasındaki o ince keskin çizgiye.
Bu roman sadece Paris ile Londra’nın değil, kayboluşlarla insanlığın, vicdanla zulmün, ölümle ölümsüz sevdanın hikâyesidir. Fransız Devrimi'nin gölgesinde geçen, tarihsel olaylarla bireysel dramları kusursuzca iç içe geçiren bir romandır. Hikâye 18. yüzyılın sonlarında, devrim öncesi ve sonrası Paris ile Viktorya dönemi Londra’sında geçer. Dickens’ın olağanüstü gözlem gücüyle kurguladığı bu iki şehir, sadece birer mekân değil, aynı zamanda insan ruhunun iki yüzüdür: Biri kana susamış öfkenin, diğeri sessiz direncin temsilcisi.
Kurgu, üç ana bölümden oluşur: "Geri Çağrıldı", "Altın İplik" ve "Fırtına Geliyor". Bu başlıklar yalnızca olayların gelişimini değil, karakterlerin içsel dönüşümünü de simgeler. Dickens’ın üslubu dönemin gerçekliğini dramatize eden ve teatral bir atmosfer yaratan katmanlı bir dil içerir. Yer yer uzun betimlemeler, yer yer yoğun diyaloglarla harmanlanan bu anlatım, okura sarsıcı bir tarihsel bilinç kazandırır.
İki Şehrin Hikayesi’nin merkezinde yalnızca devrim değil, aynı zamanda aşkın en sade ve en yüce hali vardır. Sydney Carton… Adı unutulmaz bir kahraman gibi değil, kalpte yankılanan bir fısıltı gibi geçer satırlardan. Bir kadını, sevmenin en asil biçimiyle sevmek nedir diye sorsalar, Dickens’ın kaleminde Carton’un fedakârlığını göstermek yeterlidir: “Bir hayatı veriyorum, belki de onu kazanmanın tek yolu budur.”
Carton’un Lucie için yaptığı son eylem, insan ruhunun en saf halidir; fedakârlığın aşk kadar sessiz, ama aşk kadar kuvvetli olabileceğini fısıldar okura. Bu fedakârlık, sadece bir bireyin eylemi değil, insanlığın en karanlık anlarında bile parlayabilen bir umut kıvılcımıdır.
Bu başyapıt, okuyucuyu sadece Fransız Devrimi’nin kanlı sokaklarında bir gezintiye çıkarmakla kalmıyor ayn zamanda kendi iç savaşlarına, kendi “iki şehrine” götürüyor. Her insanın içinde yıkılan bir Paris ve yeniden doğan bir Londra vardır. Dickens bunu biliyordu.
Bu romanı okurken gözleriniz tarih sayfalarında, kalbiniz ise karakterlerin içinde yol alacak. Ve belki de bir gün, siz de Sydney Carton gibi sevmenin yalnızca sahip olmak değil, vazgeçebilmek de olduğunu anlayacaksınız.
İki Şehrin Hikayesi, yalnızca bir roman değil, zamanın ötesinde yankılanan bir ilahidir. Devrimlerin değil, insanların hikâyesidir. Dickens, kalemini bir neşter gibi kullanarak, insanoğlunun en derin yaralarını açığa çıkarır ama o yaraların içinden umut çiçekleri filizlenir.
Özetle, İki Şehrin Hikayesi; acının içinden doğan umudu, yıkımın gölgesinde filizlenen aşkı ve bir insanın kendini feda edişindeki sessiz kahramanlığı anlatan, tarihsel olduğu kadar evrensel bir başyapıttır. Dickens, yalnızca iki şehri değil, iki ruh hâlini, iki kaderi, iki insanlık halini karşı karşıya getirir. Her satırıyla hem düşünmeye, hem de hissetmeye zorlar. Okuru hem gözyaşıyla hem de içsel bir aydınlanmayla baş başa bırakır. Ve sorar: "Zamanların en kötüsünde bile, iyilik mümkün mü?"
Eğer tarihin içinde kalbini kaybetmek, aşkı sahiplenmek değil anlamak istiyorsan ve bir adamın son nefesini umutla verdiğini görmek istiyorsan bu ikonik miti okumaya başlamak için neyi bekliyorsun :D
Umarım faydalı bir inceleme olmuştur. Keyifli okumalar :)