"Hikmet, onaylanmayı bekler; olanları dışa bağlar, sunulan olanakları kapatarak kendine ihanet eder. Bulunduğu küçük burjuva sınıfından memnun değildir; ancak yalnız bırakılmak da istemiyordur. Aynı zamanda yalnız kalmak da istiyordur. Yalnızlığa dayanamayınca Hüsamettin Tambay’ı yaratır." Hikmet hem bir şey söylemeden anlaşılmak…devamı"Hikmet, onaylanmayı bekler; olanları dışa bağlar, sunulan olanakları kapatarak kendine ihanet eder. Bulunduğu küçük burjuva sınıfından memnun değildir; ancak yalnız bırakılmak da istemiyordur. Aynı zamanda yalnız kalmak da istiyordur. Yalnızlığa dayanamayınca Hüsamettin Tambay’ı yaratır."
Hikmet hem bir şey söylemeden anlaşılmak istiyor, hem de bunun çelişkisinin farkında. Olduğu topluluğa ait hissetmiyor ve insanlara yaranma çabası içerisinde olduğu için kafasında olasılıklar kuruyor. Bu olasılıkları yaşamadığı için hayatta, yaşadığını hissetmiyor.
Oğuz Atay’ın hayatı bir oyun gibi görmesi, hayatın nasıl yaşanılacağını bilmemesi, benim de zaman zaman hissettiğim şeylerden bir tanesi. Hayatta sürekli yapılması gereken şeyler var ve bunları yaptığımız zaman, aslında gerçekten de tiyatrodaki rolleri oynuyor gibiyizdir; gerçekten yaşamıyoruzdur. Bana da bazen insan ilişkilerinde, sadece onu söylemem gerektiği için bir şeyler söylemek rahatsızlık veriyor. Yani yalnızca öyle söylenmesi gerektiği için bir cümleyi kurmak, beni bir tiyatro oyunundaymışım gibi hissettiriyor. Oğuz Atay’ın sürekli uyanık kalarak kendisi olmaya çalışması ve benliğinden şüphe etmesi haklı bir düşünce. Çünkü “ben” denilen şeyin, başkalarından alınanların bir bütünü olmasından dolayı duyulan bilinmezliğin verdiği kaygıyla başa çıkmak zordur. İnsanın bunlara düşmemesi için sürekli bilinçli olma zorunluluğunu şu cümlelerle ifade ediyor: “Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim.” Ama zaten hep çevremizden aldığımız şeyleri kendi süzgecimizden geçirerek bir ben inşa etmekteyiz. Aynı zamanda bu hayatta görünmez olmanın, kaale alınmamanın ve dalga geçilmenin getirdiği hüznü de yansıtmış. Şöyle ifade ediyor: “Seyirci için sahnede kopan fırtınalardan habersiz bir gölgeydim.” Ve şöyle der: “Yarın için senden iyi oyunlar yazmanı, yazdığın gibi içinden geldiği gibi oynamanı bekliyoruz. Biz de artık aramızdan iyi oyuncular çıkarmak istiyoruz.”
Hem Türk kültürüyle iç içe olan hem de Batı’yı anlamaya çalışan yazarın yazdıkları, aslında bizden çok şey taşıyor. Çünkü hem kültürel eleştirilerde bulunuyor hem de günümüzdeki yozlaşmayı fark ettiriyor. Küçük burjuva sınıfının içinde hissettiği yalnızlığı, biz de zaman zaman çevremizde kimse "düşünmediğinde" hissediyoruz. Hani bazen ünlüleri çok göğe çıkarırız ama sonrasında onlarla tanıştığınızda, o kadar da övülecek bir insan olmadığını fark edersiniz ya... Burjuva da aslında biraz öyle bence Oğuz Atay için. Çünkü çok bilen insanlar gibi görünüyorlar, çok eğitimliler; ama günün sonunda baktığında, bu eğitimi hayatlarına yansıtamamışlar. Hâlâ bir yalanı, bir rolü yaşamaktalar. Kültürel bir eleştiriyi şöyle ifade ediyor: “Biz doğuluyuz, bizde sorgu sual yoktur; bizde usta-çırak ilişkisi vardır. Ustanın gücü tartışılmaz, usta önünde engel tanımaz çünkü başka türlü yaratamaz. Kırk yıl ağzını açmadan ustasına hizmet edenler vardır bizde.”
Aynı zamanda Oğuz Atay, hayatı bir izleyiciymiş gibi hissediyor bu romanla. Çünkü diyor ki:
“İyi romanların okuyucusu olmaktansa, kötü romanların kahramanı olmak istiyordu.” Hayata izleyici olmak için gelmiş insan, hayattan sadece bir göz olarak geçip gidecek; asla o anda var olamayacak. Çünkü o anı hiç yaşamadı, hiç hayatın içinde olmayı denemedi. Sadece uzaktan başkalarını izledi, başkalarını yargıladı. Hayatı yaşayan kişi bir ben olur, kendisi olur. Ama Oğuz Atay diyor ki ben artık bir metafizik oldum. Çünkü hiç yaşamadı, hep teoride kaldı, başkalarını izledi, hayatın içine girmedi. Bu yüzden de soyut bir kavram olarak var oldu.
Hikmet’in sonu ile ilgili bir makalede okumuştum: "Hikmet, biçimsel olarak yetişkin ancak bütünsel olarak bağımlıdır; çocuk gibidir, insanlara bağımlıdır. Hikmet, kişinin kendini aşarak özgür olmasını sağlayan 37 madde yerine, kendisine Yahuda’yı örnek alır. Yahuda ihaneti gibi kendi kendine ihanet etmeyi seçer. Çileciliği önce kabul, sonra reddeden Yahuda’nın bu yükünü nasıl taşıyamayacağını gösteren bir örnek olduğunu söyler. Hikmet, aldığı kararları arkasında bırakarak pek çok şey gibi ben olma ve kendini aşmış olma olanağını kapatmış olur."