Bu filme “Hintli John Wick” diyenler utanır mı bilmem, fakat neden öyle olmadığını gayet net açıklayabilirim. 1. Jonathan’ı canlandıran ve bana sorarsanız 21. yüzyılın en yetkin aksiyon oyuncusu olan Keanu Reeves, daha bu yukarıda bahsettiğim sözü edenlerin büyükleri doğmadan önce…devamıBu filme “Hintli John Wick” diyenler utanır mı bilmem, fakat neden öyle olmadığını gayet net açıklayabilirim.
1. Jonathan’ı canlandıran ve bana sorarsanız 21. yüzyılın en yetkin aksiyon oyuncusu olan Keanu Reeves, daha bu yukarıda bahsettiğim sözü edenlerin büyükleri doğmadan önce bile karma dövüş sanatları, taktiksel saldırı teknikleri, silah kullanımı ve donanım benzeri eğitimler alıyordu. Keanu, aksiyon tarzını öyle bir noktaya taşıdı ki, tüm John Wick filmlerinde istikrarlı bir biçimde aynı stilize şiddeti izleyebiliyoruz. Karakterler çoğu zaman bu şiddet diliyle iletişim kuruyor ve yine bu şiddet her seferinde gerekçelendirilebiliyor (örneğin Jonathan’ın sürekli ajanlar tarafından takip edilmesi ya da filmin başında köpeğinin anlamsız bir sebeple öldürülmesi gibi). Fakat asıl mesele şu: John Wick’te kurgu bir kaçış yöntemi olarak kullanılırken, Monkey Man bunun tam tersine yöneliyor. Elbette kurmacadan vazgeçmiyor ama bunun seyirciyi gerçeklikten uzaklaştırmasına da izin vermiyor, aksine, bu durumu sürekli olarak engelliyor. Kurguyu daha çok acı verici bir hakikati hatırlatmak ve seyircinin yüzüne tokat gibi çarpmak adına kullanıyor.
2. Monkey Man’in aksiyon sahnelerinde kamera neredeyse daima merkezi bir konumda; bu da izleyicide, sanki kamera filmin içindeki bir karaktermiş de olaylara onun gözünden tanık oluyormuşuz hissi yaratıyor. Tüm hareketler ve duygular bize bu yolla aktarılıyor. Mesela mutfak sahnesinde, daha aksiyon başlamadan dört adet çok da gerekli olmayan ani hareket görüyoruz ve kamera o andan itibaren kendisini izleyici zihninde “pasif” bir karakter olarak konumlandırıyor. Ayrıca kameranın oyuncular etrafında daireler çizerek hareket etmesi, sahneleri hem yalın hem de duygusal anlamda daha güçlü kılıyor. John Wick’te ise durum oldukça farklı. Filmin yönetmeni ve aynı zamanda aksiyon koordinatörü olan Chad Stahelski (ki kendisi Matrix, Cehennem Melekleri, Açlık Oyunları, V for Vendetta gibi filmlerde de çalışmıştır), kamera ve kurgu bağlamında görünmez olmayı hedefliyor. Stahelski’nin sıkça kullandığı “hiding the action” terimi de buradan geliyor. Yani John Wick’te aksiyon sahnelerinin merkezinde her zaman aksiyonun kendisi vardır. Farkedenler olmuştur: John Wick izlerken, durup da özellikle dikkat etmezseniz, uzun planlarda bile kameranın tam önünüzde olduğunu fark etmezsiniz. Kamera deli gibi hareket etmez; ettiğinde ise bu hareketler oldukça harmonik ve kontrollüdür. Jonathan’ı genelde yavaş ve sade hareketlerle takip ederiz; çünkü dinamizmi kamera değil, aksiyonun kendisi sağlar. Böylece aksiyon izlenmesi kolay ve anlamlı hâle gelir; sahneler kesilse bile bütünlük korunur, izleyici bunu çoğu zaman fark etmez bile.
3. Dev Patel, Monkey Man’de, seyircinin karakterin yaşadıklarına ve içsel dünyasına odaklanmasını ister. Bu yüzden kamera genellikle karakterin arkasında konumlanır ya da doğrudan göz hizasında yer alır. Bazı sahnelerde ise karakterin bakış açısından (POV) çekimler yapılır. Buna karşın Stahelski, seyircinin dikkatini estetik kadrajlara yönlendirmek ister. Bu da genellikle geniş açılarla, tavandan ya da köşelerden yapılan çekimlerle sağlanır. John Wick, adeta bir parfüm reklamı kadar stilize ve şık görünürken, Monkey Man kirli, yalın ve kaotik görünür: tıpkı ana karakterin geçmişi gibi. Sinematografik dil ve şiddete yaklaşımları bakımından bu iki film birbirinin neredeyse zıttıdır. Yine de, geniş kitlelere hitap etmeleri amaçlanmış olmalarına rağmen önemli bir ortak özellikleri var: Yönetmenlerin bakış açıları ve otantiklikleri bu filmlerin merkezinde yer alıyor.
“Kadın John Wick”, “Orta yaş bunalımı yaşayan John Wick” vb. etiketlerle pazarlanan yapay ve yüzeysel filmlerden sonra, bu denli canlı ve hakiki hissettiren bir filme hasret kalmıştık. Teşekkürler Dev Bey.