1984 – Orwell’in Distopik Başyapıtı George Orwell’in distopik başyapıtı 1984 hakkında konuşmadan önce, eserin ismi ve yazılış süreciyle ilgili birkaç ayrıntıya değinmek istiyorum. Orwell’in romanı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adını taşıdığı için, 1984 yılı daha yazılmadan önce bile bir…devamı1984 – Orwell’in Distopik Başyapıtı
George Orwell’in distopik başyapıtı 1984 hakkında konuşmadan önce, eserin ismi ve yazılış süreciyle ilgili birkaç ayrıntıya değinmek istiyorum.
Orwell’in romanı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adını taşıdığı için, 1984 yılı daha yazılmadan önce bile bir söylenceye dönüşmüştü. Oysa yazar, öykünün geçtiği yıl olarak ilk başta 1980’i düşünmüştü. Romanın tamamlanması, hastalığı nedeniyle gecikince bu tarihi önce 1982’ye, daha sonra ise 1984’e çevirdi.
Orwell, bu değişikliğin nedenini yakın dostu yazar Julian Symons’a şöyle açıklıyordu:
“Kitabın yazımını 1948 yılında tamamladığım için, 1948’in son iki rakamının yerlerini değiştirmeye karar verdim.”
Michael Radford’un romanın filmini 1984 yılında çekmesi nasıl bir rastlantı değilse, Erdal Öz’ün kitabın Türkçesini Can Yayınları’ndan yine 1984’te yayımlaması da bir tesadüften ibaret değildi.
1984, yalnızca Orwell’in hayal gücünün ürünü olan bir distopya değil; aynı zamanda topluma tutulan güçlü bir aynadır. Belki de bu kitap, 100 yıl sonra bile okunduğunda aynı cümleyi düşündürecektir:
“Meğer yaşadığımız hayat kitaplara konu olmuş.”
Eserin sıklıkla sosyalizme karşı doğrudan bir saldırı, ya da basit bir bilimkurgu romanı olarak değerlendirilmesi, bana kalırsa yüzeysel bir okumanın sonucudur. Orwell’in amacı ne yalnızca Stalin’i eleştirmekti ne de sosyalizmi bütünüyle yermekti. Kitap, totaliter rejimlerin –hangi ideolojiye dayanırsa dayansın– insan doğasını nasıl bastırabileceğini gözler önüne serer.
Orwell’in bir sendikacıya yazdığı mektupta dediği gibi:
“Kitapta anlattığım toplumun bir gün mutlaka gerçek olacağını söylemesem de, ona benzer bir toplumun gerçek olabileceğine inandığımı söyleyebilirim.”
Burada önemli bir noktaya daha dikkat çekmek isterim. Orwell yalnızca Stalin’in Sovyetler Birliği’ndeki uygulamalarını değil, bir dönem inandığı Marksizmi de sorgular. Bu, çoğu okurun gözden kaçırdığı ama eserin evrenselliğini besleyen temel bir ayrıntıdır.
Orwell, bireyi ezen her türlü ideolojiye karşıdır. 1984’te partinin “sınıfsız toplum” gibi söylemleri arkasına sığınıp nasıl mutlak güce ulaştığını görürüz. Bu, sadece Stalin dönemine özgü bir eleştiri değil; tüm ideolojik mutlakiyetçiliklerin bir yansımasıdır.
Çevirmen Celâl Üster de kitabın sonunda buna dikkat çeker:
“Kitabı çevirirken hep sordum kendime: Orwell bu yapıtını yalnızca Stalin’in sosyalist uygulamalarına, 1930’lar ve 1940’ların Sovyetler Birliği’nde oluşturulan baskı rejimine karşı düşüncelerinin ürünü olarak kaleme almış olsaydı, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazılışından uzun bir süre sonra — başka deyişle, sosyalizmin Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da uygulandığı biçimiyle ortadan kalktığı günümüzde — bir modern klasik niteliği kazanarak okurları derinden etkilemeyi sürdürebilir miydi?”
Bugün, Orwell’in kurguladığı o karanlık dünyanın birçok yönüyle hâlâ iç içeyiz: Gözetim kültürü, düşünce kontrolü, bilgi manipülasyonu ve bireysel özgürlüğün sistematik olarak bastırılması…
1984, hâlâ geçerliliğini koruyorsa, bu yalnızca edebi bir başarı değil; aynı zamanda Orwell’in insanlık durumuna dair isabetli gözlemlerinin sonucudur.
O hâlde soru şu:
“Herkesin herkesi satacağı bir nokta vardır.”
Bencilliğin önüne geçilemez. Bunu kitapta Winston’un sıçanlarla yüzleştiği sahnede Julia’yı satmasıyla çok net görürüz. Üstelik yalnızca sözle değil, gerçekten istemişti:
“O sırada bile isteye söylüyorsun,” demişti Julia.
“Evet,”
Kendisi de bile isteye söylemişti. Söylemekle kalmamış, gerçekten istemişti. Kendisine değil, ona yapmalarını istemişti.”
Sonra tele-ekrandan gelen müzikte bir değişiklik olur. Alaycı, kırık dökük bir ezgiye dönüşür. Çok geçmeden bir şarkı duyulur. Belki de şarkı söylenmiyordur, sadece bir anı sese bürünmüştür:
“Güzelim kestane ağacının altında,
Ben seni sattım,
Sen de beni…”
Kitabın özellikle sonu oldukça çarpıcı. Burada daha fazla spoiler vermek istemem ama bitirirken şunu söylemek istiyorum:
İnsanın en tehlikeli olduğu an, kendini Tanrı rolüne büründüğü andır.
Size de bir yerden tanıdık geldi mi?
Sizin hayatınızda bir Büyük Birader var mı?
Not:
Bu yazıda yer alan bazı bölümler, George Orwell’in 1984 adlı romanından ve Celâl Üster’in Türkçe çevirisinden alıntılar içerir. Alıntılar, eserin düşünsel derinliğini yansıtmak ve metni daha iyi anlatmak için kullanılmıştır.
İyi okumalar.