"Taslağı, bitmiş, işlemiş işten ayıran nedir? Benim öyle sanmamın ya da bilmemin ötesinde?.." Yazının yaratım sürecinde çok kritik bir noktaya değiniyor bu cümle: Yazarın nerede duracağı veya neyi "olmuş" kabul edeceği. Bilge Karasu, eserinde bu konuda girdiği çıkmazı en çıplak…devamı"Taslağı, bitmiş, işlemiş işten ayıran nedir? Benim öyle sanmamın ya da bilmemin ötesinde?.."
Yazının yaratım sürecinde çok kritik bir noktaya değiniyor bu cümle: Yazarın nerede duracağı veya neyi "olmuş" kabul edeceği. Bilge Karasu, eserinde bu konuda girdiği çıkmazı en çıplak haliyle ortaya koyuyor. Okuyanın algısını manipüle etme yetkisini elinde tutan yazarın, bunu ne kadar üst bir noktaya taşıyabileceğine şahit oluyoruz. Öyle ki her seferinde bir kurgu ürünü okumakta olduğumuz bize hatırlatılmasına rağmen kitap, kendi gerçekliğimizden ayırt edemez hale getiriyor onun bize sunduğu gerçekliği.
Alışılagelmiş anlamda bir kitap, zihindekini aktarmada yalnızca kavramların çağrışımlarını sağlayacak birtakım mürekkep izlerini kullanmakla yetinirken bu eserde "kitap" nesnesinin potansiyeli irdeleniyor ve yarattığı kurgusal evren bizim fiziksel gerçekliğimizden destek alıyor. Sayfalara göz gezdirdiğimizde karşılaştığımız doluluk ve boşluk oranında bunu görebiliyoruz. Mürekkebin bölümler boyunca gece ve gündüzün birbirini takip etmesi gibi sayfalarda yayılması aslında yazarın bize sunduğu boşluklu anlatımı da vurguluyor. Bir bakıma okuyan içi bir nefes bırakıyor; onu, çok yaratıcılı bu evrene kendisinin de katılmasına ve belki boşluklara kendi izlerini bırakmasına izin veriyor. Ayrıca bu yazı-boşluk düzeninin kırıldığı yerler de bilinçli olarak kurgunun o şekilde bir doluluk taşımasından veya karakterlerin bilinç-zaman düzleminde çakışmasından ortaya çıkıyor.
Kitabı tek yönlü bir iletiden iletişim haline getirmeyi, yani okuyana pasif olmayan bir kimlik vermeyi amaçlayan bu eserde biz, kurguyu şekillendirmede bir bakıma söz sahibiyiz. Anlatılanları hem sembolik bir distopya hem de şizofrenik bir aldatmaca kabul edebilmemiz mümkün. Kitabın amacına da amacını ne kadar gerçekleştirdiğine de biz karar veriyoruz.
Kitaba ismini veren "gece" kavramını da bu bağlamda yorumlayabiliriz. Kitapta yapılan dil-gece ilişkilendirmesi üzerinde durduğumuzda tüm eserin aslında geceyle bağlantılandırılan korku, bilinmezlik, rüya gibi esanslarla yoğrulmuş bir dile sahip olduğunu görüyoruz. Hiçbir şey bize “gün" gibi ortada verilmezken aynı karanlıkta gördüğümüz bir nesnenin neye benzediğini çıkarmaya çalışır gibi önümüzdeki örtülü anlatıyı çözümlemeye çalışıyoruz.
Yazılı bir metnin bildiğimizden nasıl farklılaşabileceğini gösteren, anlatı ve okurluk üzerine düşündüren çok katmanlı ve derin bir kitap. Kesinlikle okunmalı…