Eşini bir motor kazasında kaybeden Brigitte Giraud; bu kaybı, yas sürecini ve hissettiklerini kitaplaştırmış. Dolayısıyla bir otokurgu örneği diyebilirim. Öngörülenin aksine yaşadığı süreci dramatize ederek değil de zihinsel bir sorgulama ve duygusal bir yüzleşmeyle aktarıyor. "Eğer" lerle başlayan pek çok…devamıEşini bir motor kazasında kaybeden Brigitte Giraud; bu kaybı, yas sürecini ve hissettiklerini kitaplaştırmış. Dolayısıyla bir otokurgu örneği diyebilirim.
Öngörülenin aksine yaşadığı süreci dramatize ederek değil de zihinsel bir sorgulama ve duygusal bir yüzleşmeyle aktarıyor. "Eğer" lerle başlayan pek çok olası senaryo kurguluyor. Aslında zihninde geçmişe dönüp eşini ölüme sürükleyen olaylar zincirini durduracak senaryolar yazıyor.
Her zaman bu şekilde trajik sonuçlanmasa da her birimizin seçimlerimizle ilgili pişmanlıkları, keşkeleri, "eğer" leri olmuştur; olası senaryolar zihnimizi istila etmiştir. "O telefonu açsaydım, o bölümü yazmasaydım, öyle söylemeseydim, daha erken gitseydim... " Bunları yapsaydık hayatımız ne yönde ilerlerdi asla bilemeyeceğiz, ama insan doğası zihinsel sorgulama yapmaya çok eğilimli. Kendimizi bundan alıkoyamıyoruz, her zaman "daha iyisi olabilir miydi, tüm bunları engelleyebilir miydim" diye düşünüyoruz. Üstelik başımıza gelen her şey yalnızca seçimlerimizden ibaret olmamasına rağmen. Zaten yazarın zihinsel sorgulamaları yalnızca kendisi üzerinden ilerlemiyor; kazayı meydana getiren tüm koşulları sorguluyor, kazayı engelleyecek olasılıkların gerçekleşmemesine ise kızgınlık duyuyor.
Kitabın yazım dilinde bir mesafe hissediliyor, aslında bu yazarın yaşadığı kayba bir isyan, kaybın getirdiği öfkenin ve çaresizliğin bir yansıması gibi geldi bana. Yazar derdini direkt anlatıyor, demagojik söylemler kullanmıyor. Benim hoşuma gitti açıkçası bu durum. Eşinin kaybını kabullenmek zorunda kalmış, hayatına devam etmiş; ancak onu kayba götüren nedenleri sorgulamaktan kendini alıkoyamamış olması bana çok insani geldi.
Kitabı okuma sürecimde pişmanlıklar üzerine bir podcast dinlemiştim. Direkt olarak kitapla bağlantısı olmasa da yaptığımız seçimlerden bahsetmesi ve ikisine de aynı dönemde denk gelmem, kitaptan aldığım verimi arttırdı. Zaman zaman bizim de aklımıza geçmişte yaptığımız seçimler ve bu seçimler neticesinde duyduğumuz pişmanlıklar gelebilir. Ama zamanla kendimizi rahat bırakmayı öğrenmemiz gerekiyor. Seçimimizi yapmadan sonucunu bilemiyoruz, üstelik seçimlerimiz koşullar çerçevesinde gerçekleşiyor. Dolayısıyla başımıza gelenler, seçimler ve koşulların birleşmesiyle oluşuyor; bazen de olması gereken öylece oluyor ve biz sadece izleyip kabullenmek zorunda kalıyoruz.
Kitabı okurken yazarla empati kurdum ve yaptığı sorgulamalar olması gerekenden fazla gelmedi bana. Başımıza gelen felaketlerden bazen kendimizi bazen tüm dünyayı sorumlu tutmak yaşadığımız sürecin bir parçası aslında. Zamanla bunu yönetmeyi öğrenince kaldığımız yerden devam ediyoruz; bazen eksik bazen de daha güçlü şekilde. Yazar da öyle yapmış ve başına gelen felaket hayatının en önemli parçalarından birine, kurduğu hayallere, yaşanacak binlerce anıya mal olsa da hayatına devam etmiş. Yaşadıklarını, hislerini, "eğer" lerini bizimle paylaşmaya karar vermiş.
Hayatımın dönüm noktası olmayacak belki ama gerçekleşmesinden sorumlu hissettiğim ya da suçluluk duyduğum her ne varsa gitmesine izin vermemi, bazen bazı şeylerin öylece gerçekleşip benim sadece seyirci kalmamın yaşamın bir parçası olduğunu hatırlamama yardımcı olabilir bu kitap. Bu kadar derin anlam yüklemeseydim bile en azından hüzünlü fakat kaçınılmaz olan bir hikayeye tanıklık etmiş oldum, empati duygumun derinleşmesine vesile olan bir kitap okudum derdim.