🕊 Sırça Fanus - Sylvia Plath Feminist yazarların hayatlarını ve yazdıklarını hep merak etmişimdir. Özellikle iç dünyalarını açıkça ortaya koyan kadın karakterler beni daha çok etkiler. Sırça Fanus da bu yüzden ilgimi çekti. Sylvia Plath’in hem sıra dışı hayatı hem…devamı🕊 Sırça Fanus - Sylvia Plath
Feminist yazarların hayatlarını ve yazdıklarını hep merak etmişimdir. Özellikle iç dünyalarını açıkça ortaya koyan kadın karakterler beni daha çok etkiler. Sırça Fanus da bu yüzden ilgimi çekti. Sylvia Plath’in hem sıra dışı hayatı hem de bu kitabın onun yazdığı tek roman olması beni okumaya yöneltti. Üstelik kitabı intiharından kısa bir süre önce kaleme almış olması, ister istemez farklı bir hisle okumama neden oldu.
Kitabın başında Esther, önünde birçok fırsat ve seçenek olmasına rağmen ne yapacağını bilemez hâlde ve bu seçeneklerin ağırlığında boğulmuş şekilde karşımıza çıkıyor. Hikâye ilerledikçe, onun psikolojik çalkantısını ve dibe doğru inişini çok net görüyoruz. Benim için en çarpıcı olan kısım ise, Esther’in birçok hayali gerçekleştirebilecek imkana sahip olmasına rağmen kendini hayatından kopuk hissetmesi ve hiçbir adım atamamasıydı.
Sylvia Plath haklıydı: “Asla olmak istediğim her şey olamayacağım.” Bu cümlede kendimi buldum resmen.
Benim hayatımın amacı ne ve onunla ne yapacağım? Bilmiyorum… Ve bu beni korkutuyor.
Asla okumak istediğim bütün kitapları okuyamayacağım. Olmak istediğim bütün insanlar olamayacağım. Yaşamak istediğim tüm hayatları yaşayamadan bu hayattan geçip gideceğim.
Kendimi, hayalini kurduğum becerilere sahip olacak kadar eğitemeyeceğim belki de.
Peki neden istiyorum bunları?
Çünkü hayattaki zihinsel ve fiziksel tüm tecrübelerin renklerini, tonlarını, seslerini, dokularını hissetmek istiyorum. Her şeyin içinden geçmek, her duyguyu anlamak istiyorum. Ama sınırlarla çevriliyim. Ve bu, korkunç derecede gerçek.
Esther’in düşüşünde, insanlara farklı hayat hikâyeleri anlatması, ailevi sorunları ve sevgisizliği kadar, toplumsal baskı ve onaylanma isteği de oldukça etkiliydi. Kadın olmanın, uygun biri olmanın, herkesin onayladığı bir yol seçmenin yarattığı sıkışmışlık çok net hissediliyor.
Bu cümle bence kitabın merkezindeki en önemli meselelerden birini çok güzel özetliyor. Sırça Fanusta Esther’in yaşadığı çalkantılar sadece bireysel bir depresyon değil; aynı zamanda toplumsal beklentilerin, kadına biçilen rollerin ve onaylanma ihtiyacının yarattığı bir sıkışmışlık. Kadın olmanın, özellikle 1950-60’larda belirli kalıplara uymak zorunda olmakla eşdeğer olması, Esther’in özgürleşmesini engelliyor.
Bence bu, günümüzde de hâlâ çok geçerli bir mesele. Kadınların üzerindeki toplumsal roller, beklentiler, onaylanma arzusu ve buna bağlı sıkışmışlık hala pek çok insanın hayatını şekillendiriyor. Plath’ın bunu bu kadar cesur ve içten anlatması, Sırça Fanusu sadece edebi olduğu kadar toplumsal açıdan da önemli bir eser yapıyor.
Esther Greenwood’u okurken bir yandan da Sylvia Plath’in kendi hayatını hissediyorsunuz. New York’ta bir dergide staj yapması, yaşadığı depresyon, intihar girişimi, elektroşok tedavileri… Bunların hepsi Plath’in gençliğinde yaşadığı şeyler. Aslında yazarın kendisini de okuyorsunuz. Bu da kitaba ayrı bir gerçeklik katıyor.
Kitabın dili sade ama duygusu yoğun. Bazı bölümlerde öyle tanıdık bir şey söylüyor ki, durup bakıyorsun sadece. Ben de böyle hissetmiştim dediğim çok yer oldu. Özellikle o sırça fanus benzetmesi… Herkesin yaşadığı, koşturduğu bir dünyayı dışarıdan izliyormuşsun gibi. Görüyorsun ama arada görünmez bir cam var.
Yarı otobiyografik olarak değerlendirilen bu romanda, Esther’in sonunda intihar düşüncesinden uzaklaşıp toparlanmasıyla bitiyor; oysa Sylvia Plath, kitabı bitirdikten kısa bir süre sonra hayatına son veriyor. Okurken aklımdan şu geçti: Sylvia Sırça Fanus’u kendi kurtuluşu için bir umut olarak mı yazdı, yoksa gerçek olamayacağını bile bile kendine bir veda mektubu mu bıraktı?
“Sırça fanusun altındaki ölü havayı soluyarak geçirdiğim aylar boyunca bana kalan tek şey kendi aklımdı...”