Hislerimi kelimelerle ifade etmekte zorlanıyorum. Burayı dertli dolabım yapıyorum bir paylaşımlık. Esaret altında olan Türk bu kitaptaki gibi ruhundaki ışıkla özündeki saflıkla kanındaki asillikle baş kaldırabilir her kötülüğün karşında durabilir. Şu an bu coğrafyada bu zamanda bizler esir olduğunun farkında…devamıHislerimi kelimelerle ifade etmekte zorlanıyorum. Burayı dertli dolabım yapıyorum bir paylaşımlık. Esaret altında olan Türk bu kitaptaki gibi ruhundaki ışıkla özündeki saflıkla kanındaki asillikle baş kaldırabilir her kötülüğün karşında durabilir. Şu an bu coğrafyada bu zamanda bizler esir olduğunun farkında olmayan Türkler adına serzenişim... Her gün daha kötü bir güne uyanıyoruz. Adaletsizlikler, liyakatsizlik, riyakar insanlar, karnı tok olup açı unutan, töresini unutup başka milletlerin pis adetlerini yaşantisini dini ritüellerini içine sindirmiş her gün ayrı ayrı kusan Ey Türk Milleti! Daha çok acı çekeceksin. Ülkemizde her türlü imkânı kullanıp yediği kaba pisleyen hırtolar, ideolojisini insanlığını unutarak savunanlar(Minguzzi davası) kendi milletinin kaynaklarını pis milletlere peşkeş çeken büyükbaş hainler , softa yobazlar, dinini kula satanlar, her türlü şiddetle pis TV programlariyla, anayasa ihlalleriyle, kanla alınan binbir hakkın öylesine elden çıkmasıyla daha çok ezileceğiz. Her gün acı çekiyorum. Bu milletin ahmakliği yüzünden yaşanilanlar yüzünden kahroluyorum. Uyumak yorulmaktan kötüdür bu millet bunu yine canını verirken anlayacak belki de... Kitap çok güzeldi o zamanda yaşayanlardan olmak için neler vermezdim. Yine de bu zamanın daha hoyrat kötü acımasız olduğunu sezince buradaki görevin de az olmaması içime su serpiyor...
Birden buralar bulutlandı. Sis gibi, duman gibi, fakat onlardan daha başka, daha güzel bir şey çevreyi sardı. Sonra birdenbire bu dümdüz beyazlığın üzerinde, yerden birisinin kalktığı görüldü. Elinde yerden kaldırılmış, gönderi kurt başlı bir tuğ vardı. Yarasından kanlar akan bu hayalet Kür Şad'dı...
Bir eliyle tuğu yükseltirken, öteki eliyle duman alana bir işaret yaparak "Kalkın!" diye haykırdı. 40 şehit birden kalktılar. Kür Şad eliyle ileride bir yeri gösterdi. "Oraya!" diye gürledi. Gösterdiği yer Tanrı dağı idi. Tepesinde atalarının ruhları dolaşıyordu. Kırk bir şehidin ruhu bir fırtına gibi, bir musiki gibi, bir ışık gibi akarak Tanrı Dağı'na doğru yürümeye başladılar. Onları orada, başlarında Alp Er Tunga olan atalar kafilesi bekliyordu. Bu kırk bir şehidin çevresini bir anda yüz binlerce başka, şehitler sardı. Tanrı'nın huzurunda başlayan bu en muhteşem geçit resmi büyük, sonsuz boşluğu sararken birdenbire bir türkü; azametli, ürpertici, Tanrısal bir türkü kâinatı titretti:
Delinse yer;çökse gök,yansa, kül olsa dört yan Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan. Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan; Ölümlerle eğlenen Tunç yürekli Türkleriz!
Bu türkü hâlâ göklerde çınlıyor. Kür Şad ve kırk arkadaşı, aylı kızıl bayrağı bekleyerek hâlâ ufukları gözlüyor...
Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümid etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu; Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.
Mustafa Kemal Atatürk