Spoiler içeriyor
1995 yılında yayımlanan ve kısa sürede yalnızca Almanya’da değil, dünya edebiyatında, özellikle Amerika’da büyük yankı uyandıran Okuyucu, hem edebî hem de felsefi düzlemde önemli tartışmalara kapı aralayan bir roman. Suç, utanç, ahlak, hafıza ve affetme temalarını iç içe işleyişiyle yalnızca…devamı1995 yılında yayımlanan ve kısa sürede yalnızca Almanya’da değil, dünya edebiyatında, özellikle Amerika’da büyük yankı uyandıran Okuyucu, hem edebî hem de felsefi düzlemde önemli tartışmalara kapı aralayan bir roman. Suç, utanç, ahlak, hafıza ve affetme temalarını iç içe işleyişiyle yalnızca bir bireyin değil, bir toplumun vicdan muhasebesine dönüşen roman; hukuk ve vicdan arasındaki sınırları zorlayan bir iç hesaplaşmaya dönüşüyor.
Başkarakter Michael Berg, yaşamının üç döneminde karşımıza çıkar: ergenlik, gençlik ve olgunluk. Her dönemde aynı sorunun farklı yüzleriyle karşılaşır: "Anlamak mı önemlidir, yargılamak mı?"
•••
I. Bireysel uyanış (ilk aşk, öğrenme, travma)
Romanın ilk bölümü, 15 yaşındaki Michael Berg’in hastalığı, ardından tesadüfen tanıştığı 36 yaşındaki Hanna Schmitz ile ilişkisiyle başlar. Bu dönem, Michael’in çocukluktan yetişkinliğe geçiş evresidir ve Hanna bu geçişin belirleyici figürü olur. Hanna ile kurduğu ilişki "öğrenme/okuma" eylemleri üzerinden şekillenir: Michael ona kitap okur, Hanna ise dinler. Zamanla bu eylem, sevgi ve iktidar arasındaki sınırın belirsizleştiği bir alışkanlığa dönüşür. Okumak, aralarındaki bağı güçlendirirken aynı zamanda Hanna’nın gizlediği cehaleti de örter. Hanna’nın bir gün ansızın ortadan kaybolması Michael için bir yıkım olur.
Michael, fiziksel ve duygusal anlamda ilk deneyimlerini Hanna aracılığıyla yaşamıştır; fakat bu beklenmedik ayrılık, onun ruhunda duygusal bir felç haline neden olur.
•••
II. Toplumsal yüzleşme (Nazi geçmişi, suç ve sessizlik)
Romanın ikinci bölümü, Hanna’nın şehirden ayrılmasından sonra Michael’in onu unutmaya çalıştığı dönemi konu alır. Bu dönem, genç bir insanın ilk aşkını ve ilk travmasını geride bırakma çabası gibi görünür, fakat derinlerde daha karmaşık bir ruhsal süreç işlemektedir. Michael’in Hanna’yı “trenle geçerken geride kalan bir kent gibi” anımsaması, Schlink’in roman boyunca işleyeceği temel metaforu kurar: geçmiş oradadır, geride kalmıştır ama yok olmamıştır.
Hanna’nın yokluğu ve yarattığı duygusal boşluk, Michael’in kimliğinin temelini oluşturur. Onun yetişkinlik dönemi, sürekli bir unutamama ve anlamlandırma mücadelesiyle geçer. İlerleyen süreçte Hanna’nın hem öğretici hem de yıkıcı etkisi, Michael’in tüm ilişkilerine siner.
Artık hukuk fakültesine başlamış olan Berg, seminer öğrencilerle birlikte savaş suçlularının yargılandığı bir davayı izlemeye başlar. Mahkeme salonunda Hanna’yı yeniden gördüğünde, geçmişle yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu fark eder. Berg, hem sevdiği kadının bir Nazi gardiyanı olduğunu öğrenir hem de kendi ülkesinin suçlarıyla yüzleşir.
Berg’in gözünden anlatılan hikâye ilerledikçe okuyucuya hem bir aşk ve ihanet öyküsü, hem de tarihsel ve etik bir sorgulama sunar.
Bu bölümde Schlink, bireysel suçlulukla toplumsal suçluluk arasındaki sınırları sorgular. Michael’in yaşadığı ikilem, savaş sonrası Alman gençliğinin kuşağını temsil eder: Ebeveynlerinin sessizliği, suça karışmış olma ihtimali, ve “bizim suçumuz neydi?” sorusu. Michael, ne Hanna’yı tamamen affedebilir ne de onu tamamen mahkûm edebilir. Onu anlamak istediğinde suç ortaklığı hisseder; mahkûm ettiğinde ise ihanet duygusu yaşar. Berg'in iç hesaplaşması, aslında savaş sonrası Almanya’nın kuşağının hesaplaşmasıdır: "Biz suçlu değiliz, ama suçun mirasçılarıyız."
•••
III. Vicdanın olgunlaşması (affetme, sessizlik, uzlaşma)
Üçüncü bölüm ise, Berg'in yetişkin bir adam olarak geçmişiyle hesaplaşmaya çalıştığı, fakat affetmenin mümkün olup olmadığını sorguladığı vicdan ve yüzleşme dönemidir. Berg, hukukçu kimliğiyle hayatına devam ederken içindeki “çözülmemiş dava” hep varlığını sürdürür: Hanna’nın ve kendi sessizliğinin davası. Hanna’nın cezaevine girmesinden sonra onunla doğrudan temas kurmaz; ama aralarındaki bağ da kopmaz. Bu kez aralarındaki iletişim, okuma ve dinleme eyleminin bir başka biçimiyle, "kaset"lerle yeniden kurulur.
Michael’in Hanna’ya kitap okuyarak başlattığı ilişki, yıllar sonra onun için kasetlere sesini kaydetmesiyle sembolik bir döngüye girer. Bu kasetler, artık yalnızca sevginin değil, vicdanın sesi hâline gelir aynı zamanda Berg'in kendini anlatma biçimidir.
Buraya kadar tüm anlatı, Berg’in gözünden ilerledi; kahraman anlatıcı olduğu için okur tüm yaşananlara onun anlattıkları kadarıyla tanık oldu. Yaşananları onun bakış açısından değerlendirdik ve yorumladık. Hanna ise bir tür kör nokta olarak kaldı: Biz onun ne hissettiğini, ne düşündüğünü doğrudan bilemedik. İşte tam burada, Berg’in hapishane müdürü ile olan diyalogları devreye giriyor. Bu diyaloglar, bize Hanna’nın iç dünyasına dair ipuçları sunuyor ve onun yaşadıklarını, hislerini anlamamız için bir pencere açıyor. Böylece, okuyucu olarak Hanna’yı da anlamaya çalışıyoruz; neyi gizlediğini, neyle mücadele ettiğini ve kendi gerçekliğiyle nasıl yüzleştiğini keşfetme şansı buluyoruz.
Kitabın sonraki bölümleri, bu kör noktanın yavaş yavaş aydınlanmasını sağlayacak ve Berg ile Hanna arasındaki karmaşık bağın, bireysel ve tarihsel suçun gölgesinde nasıl şekillendiğini gösterecek. Bu noktada üçüncü bölüm ile ilgili yaşananları her okurun kendi değerlendirme ve yorumuna bırakacağım.