Nuri Bilge Ceylan sinemasının o kendine has, sanatsal ve derinlikli atmosferine hayran kalmamak mümkün değil. "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmini izlerken de aynı sanatsal keyfi aldım. Yönetmenin kamerayı bir fırça gibi kullanış şekli, özellikle Anadolu'nun o zorlu ama aynı zamanda büyüleyici…devamıNuri Bilge Ceylan sinemasının o kendine has, sanatsal ve derinlikli atmosferine hayran kalmamak mümkün değil. "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmini izlerken de aynı sanatsal keyfi aldım. Yönetmenin kamerayı bir fırça gibi kullanış şekli, özellikle Anadolu'nun o zorlu ama aynı zamanda büyüleyici coğrafyasını beyaz perdeye taşıması, gerçekten takdire şayan. O meşhur, uzun, durağan çekimler sayesinde izleyici olarak adeta o bozkırın ortasında, filmin tam içindeymiş gibi hissediyorsunuz.
Film genel olarak beklentimi karşılasa da, beni en çok düşündüren ve eleştiriye açık bulduğum noktalar, karakterlerin gizlediği gerçekler ve ahlaki ikilemler oldu.
Filmde savcının, bir cinayet soruşturması sırasında doktora anlattığı "bir arkadaşının eşinin" intihar hikayesi, filmin en çarpıcı alt metinlerinden ve vicdan muhasebelerinden biriydi. Savcının kendi vicdan azabını gizlemek için bu hikayeyi üçüncü bir kişi üzerinden anlatması, karakterin karanlık bir yönünü ortaya koyuyor.
Savcı, karısını aldatmış olmasının sorumluluğunu üstlenmek yerine, intiharın nedenini sorgularken bile mağduru, yani karısını suçluyor gibiydi:
"Yahu doktor, bir insan başkasını cezalandırmak için hakikaten kendini öldürebilir mi, olabilir mi böyle bir şey?"
Bu sorgulama aslında kendi ihanetini bir "ceza" olarak görmediğinin, aksine karısının tepkisini aşırı bulduğunun bir kanıtıydı. Hamileliği nedeniyle hemen ilaç içemeyip, doğum sonrası öleceğini söyleyerek içindeki nefreti ve acıyı somutlaştıran kadının trajedisi, savcının "sarhoştum" gerekçesiyle üstünü örtmeye çalıştığı aldatmanın büyüklüğünü gösteriyordu.
İşin en çarpıcı yanı ise, savcının bu acı gerçeği kabullenmenin sarsıntısından sonra kurduğu şu cümledir:
"Kadınlar bazen çok acımasız olabiliyor Doktor ya, valla çok..."
Bu cümle, kendi yaptığının bir ihanet ve acımasızlık olduğunu fark edemeyen, suçu tamamen intihar eden eşine yükleyen bir zihniyetin itirafıydı. Kendi aldatma eyleminin yarattığı derin acı ve travmayı görmezden gelip, eşinin intikam amacıyla intihar etmesini "kadınların acımasızlığı" olarak nitelendirmesi; Savcı karakterinin ahlaki körlüğünü ve benmerkezci düşünce yapısını en net şekilde gözler önüne seriyor. Bu anlar, izleyiciyi sadece savcıyı değil, toplumsal olarak kabul gören "eril" mağduriyet algısını da sorgulamaya itiyor.
Filmin doruk noktalarından biri olan otopsi sahnesinde ise bambaşka bir ahlaki ikilemle karşılaşıyoruz. Cesedin soluk borusunda toprak bulunması, maktulün diri diri gömüldüğünü açıkça gösteriyor. Ancak Doktor Cemal, bu gerçeği otopsi raporuna eklemeyerek üstünü örtüyor.
Bu kararın arkasında yatan neden, filmin açık uçlu bırakılan ama benim de kişisel olarak katıldığım bir yorumla açıklanabilir: Doktor, katil zanlısı Kenan'a acıdığı için bunu yapıyor. Zaten muhtarın evinde de katil zanlısı ağladığında ona yargılayıcı bakış yerine acıyarak baktığını görüyoruz.
Filmin genelinde bu şekilde karanlık/insanın kusurları üzerine kurulu karakter tasvirleri olmasının bir sebebi var. Burada Ceylan'ın tercihi bence kasıtlı: iyi-kötü ikilemini basitçe sunmak yerine, bize "gerçek hayatta da böyle karmaşık insanlar var" dedirtiyor. Eğer filmde tek bir "kusursuz iyi" karakter olsaydı, muhtemelen vicdan sorgulaması bu kadar keskin olmazdı - ama karakterlerin kusurları, filmi gerçekçi ve ürkütücü kılıyor. Nuri Bilge Ceylan filmlerini sevmemin en büyük nedeni bu; karakterlerinin hayatın içinden, kusurlu ve gerçekçi olması. Filmdeki her karakterin bir "karanlık yönü" aslında bir ayna gibi toplumu ve bizi yansıtıyor.
Örneğin, cinayet ekibinin şoförü olan Arap Ali'nin, ceset arabaya koyulduktan sonra tarladan arakladığı kavunları soğukkanlılıkla bagaja cesetin yanına koyması ne kadar çarpıcıydı! O an, en trajik koşullarda bile insanın küçük, bencil dertlerinden kopamayışını, kendi "koyuncan" derdine düşüşünü, insanın çıkarcılığı gösteriyordu. Cinayet ve ölümün gölgesinde bile hayatın en ilkel, en bencil dürtülerinin devam ettiğini görmek, Anadolu insanının o karmaşık ve saf olmayan portresini çiziyor.
Sonuç olarak, "Bir Zamanlar Anadolu'da" sadece bir ceset arama hikayesi değil; kaybolmuş vicdanların, örtülmüş ihanetlerin, ve insan doğasının karanlık yüzlerinin, ikiyüzlülüğün bozkırda geçen bir otopsisi. Bu gerçekçilik, eleştirel derinlik ve sanatsal sinema dili, filmi benim için unutulmaz kılan temel unsurlar. Filmin çoğu noktada belirsiz bırakılması ise izleyiciye kendi vicdanı ile yorumlama fırsatı tanıyor. Nuri Bilge Ceylan, bu belirsizlik perdesi sayesinde, izleyiciyi pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp, adeta filmin bir parçası haline getirir. Olayları kendi vicdan süzgecinden geçirme, karakterleri kendi ahlaki değer yargılarıyla yorumlama fırsatı tanır. Bu durum, filmin bittikten sonra da izleyicinin zihninde yaşamaya devam etmesini ve her izleyicinin kendine özgü bir "Anadolu'da" hikayesi oluşturmasını sağlar. Bu yüzden "Bir Zamanlar Anadolu'da" sadece izlenip geçilen bir film değil, aynı zamanda kişisel bir vicdan sorgulamasına dönüşür.
Bu derin, katmanlı ve sarsıcı sinema deneyimini, kendi iç sorgulamasını yapmaktan çekinmeyen tüm filmseverlere şiddetle öneriyorum.