Çoğu bağımlılığın kendine has bir kötülüğü vardır. Çünkü her şeyin aşırısı, değerini yitirmesine yol açar. Bunu en sade biçimde anlatan örneklerden biri, Subway Surfers adlı basit bir mobil oyundur. Oyunda, koşarken altınları toplaman gerekir; gözünü onlardan ayırmazsan kazanırsın, ama fazla…devamıÇoğu bağımlılığın kendine has bir kötülüğü vardır.
Çünkü her şeyin aşırısı, değerini yitirmesine yol açar.
Bunu en sade biçimde anlatan örneklerden biri, Subway Surfers adlı basit bir mobil oyundur.
Oyunda, koşarken altınları toplaman gerekir; gözünü onlardan ayırmazsan kazanırsın, ama fazla takılırsan kaybedersin.
Altınlara odaklandıkça görüşün daralır, engellere çarpar, tüm birikimini yitirirsin.
Hayat da böyle değil mi?
Madde bağımlılığı da aynı mekanizmayı kullanır: kişi kendini kaybettikçe maddeyi toplar, ama asıl oyunu yani gerçek hayatın kaybeder.
Bu aslında insan davranışının özünde yatan odak sapması paradoksudur.
Bir şeyi ne kadar çok arzularsan, o şey seni o kadar çabuk tüketir.
Arzu kendi nesnesini yer bitirir.
Madde bağımlılığı, bu paradoksun en somut hâlidir:
İnsan keyif ararken, sonunda keyif alma yetisini kaybeder.
Başlangıçta özgürleştiğini sanır, sonunda zincirini kendi eliyle örer.
Ama bağımlının düşüşünü hazırlayan asıl tuzak, madde değil, savunma mekanizmasıdır.
Bağımlı insan, içten içe hatalı olduğunu bilir.
Bu bilgiyle yaşamak ağır geldiğinde, zihni devreye girer ve gerçeği makyajlar:
“Zararlı değil.”
“Ben bağımlı değilim.”
“Herkes yapıyor.”
“İlham veriyor.”
Bu cümleler birer bahane değil, birer kendini koruma illüzyonudur.
İnsan, gerçekle yüzleşemediği yerde gerçeği yeniden yazar.
Ve her savunmada, biraz daha kendinden vazgeçer.
Madde yalnızca kimyasal bir tehdit değildir;
ailesel, toplumsal ve ruhsal bir çürüme katalizörüdür.
Bağımlı kişi, önce ailesinden, sonra arkadaşlarından, en sonunda kendinden kopar.
Maddeye yönelirken “anlam” arıyordu; ama madde sonunda onun dünya algısını yok eder.
“Bağımlı kişi dünyayı anlamak için maddeye yönelir, ama madde sonunda onun dünya algısını yok eder.”
İşte tam burada insanın trajedisi başlar:
Oyun başta bir kaçış gibidir, ama bir noktadan sonra kaçış bile anlamını yitirir.
Artık kişi kaçmaz çünkü nereye gideceğini unutmuştur.
Sadece koşar.
Tıpkı Subway Surfers’ta olduğu gibi: gözünü altınlardan ayırmadan, önündeki treni kaçırarak.
Ve geriye yalnızca bir sessizlik kalır.
Maddeye değil, kendini kandırmaya yenilmiş bir sessizlik.