🌬Cem Karaca'nın "Kerkük'ün zindanı" türküsünü dinlerken neden içimin sızladığını, "ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz" dendiğinde neden hüzünlendiğimi, sanki Musul bendenmiş gibi hissettiğimi, Farsça şarkıları duyduğumda geçmişten unuttuğum anıların kulağıma çalındığını, Srebrenista katliamını bizzat yaşamışım gibi nasıl da kalbimin…devamı🌬Cem Karaca'nın "Kerkük'ün zindanı" türküsünü dinlerken neden içimin sızladığını, "ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz" dendiğinde neden hüzünlendiğimi, sanki Musul bendenmiş gibi hissettiğimi, Farsça şarkıları duyduğumda geçmişten unuttuğum anıların kulağıma çalındığını, Srebrenista katliamını bizzat yaşamışım gibi nasıl da kalbimin kırıldığını anladım. Tüm bunları anlattı bu kısacık kitap bana.
Ara ara düşündüklerimi, aklıma gelince kendi kendime sinirlenip hüzünlendiğim meseleleri tatmin edici bir dille ele almış.
Adeta iki ucu keskin bir kılıçla "islamcıları" ve batıyı eleştirmiş.
Düşüncelerini tarihe, gündeme dayandırmış.
Türkiye için temennilerinden başka verecek bir şeyi olmayanlar, Amerika'nın karşısında olabilirler, ama Türkiye'nin yanında değiller. Zamanında da Sırpların karşısındaydılar, ama Boşnakların yanında değillerdi.
Mollalara karşı çıkan herkesi laik, alınterinden bahseden herkesi solcu zannedenlere tebessüm etmeyelim de
ne edelim?
İstanbul tekrar kuşatılırsa kendisini iyi savunabilsin ve ele geçirilmesin diye "taşı toprağı altın" denilerek İstanbul'a göç teşvik edildi. Ama her şey kontrolden çıktı ve bugünlere geldik.
İstanbul, özellikle Saraybosna ve Bağdat'taki yazma eserler yanıp kül olurken kılını kıpırdatmayan, gerekli önlemleri almayan, Mostar Köprüsü'nün göz göre göre yerle bir edilmesini seyreden UNESCO'nun "paspas" olduğunu ifş etmekte hiç ama hiç zorlanmaz!
Yüzünü güneşe dönersen, gölgen seni takip eder. Sırtını güneşe dönersen, sen gölgeni takip edersin.
Pazar sabahları Türkiye'ye Klasik Batı Müziği dinleterek milleti köylülükten kurtaracağını zanneden "köylüler" Klasik Türk Müziği'ni yasaklamasalardı, onun sayesinde Klasik Batı Müziği gibi diğer iyi müziklerin de kıymeti bilinebilecekti. Türkiye Gazali'nin sadece ismini değil de sorularını/dertlerini bilseydi, Heidegger'in sorularını da bilecekti.. Türkiye Muhyiddin-i Arabiyi bilmediği için Spinoza'yı "derin" sanıyor. Türkiye Şeyh Galip'in ne dediğini bilmediği için Goethe'yi önemli biri sanıyor...
Tembel olduğu iddia edilen bir millet, Batılıların kısa yoldan çok para kazanmayı sağlayan sömürge düzenini niçin kendine örnek almadı?
İlginç değil mi, tembel olduğu söylenen bu millet ezanlarda çok dakiktir. Ezanlarda bu kadar titiz olan bu millet, ne ilginçtir ki namazları ise geniş bir vakte yayarak kılar.
Kurtuluş Savaşı günlerinde gazete ve dergilerde bu milletin verdiği savaşın adı "Milli Mücahede" olarak geçerken, nasıl oldu da bu "Milli Mücahede" "Milli Mücadele" halini aldı? (Mücahede cihad ile, mücadele cedel ile aynı köktendir.)
Osmanlı son döneminde inşa ettiği bu şatafatlı sarayları yapmasını kimden ögrendi? Batılılardan. Bu saraylarin İslam mimarisiyle bir ilgisi var mı? Topkapı ile Dolmabahçe Sarayı arasında bir "ilgi" olmadığımı anlamak için meraklı bir çift göz yeter.
Türk başbakanının bile başörtülü kızlarını Türkiye'de başı örtülü olarak okutamadığı hatırlanırsa; bu ortamda başörtülü insanları takiyye yapmaktan alıkoyan nedir? Belki içlerinde kimileri bunu düşünemeyecek kadar saf olabilir. Ama tartışmasız çoğu bunu düşünüp de reddedecek kadar saf. Ve saf kalmakta da ısrar ediyorlar.
Kudüs Yeruşalim iken barış yurdu değildi. Tarihçiler sokaklarından günlerce kan aktığını, ceset kokusundan yaşanamaz hale geldiğini yazıyorlar. Kudüs 1948`de tekrar "Jerusalem" (Yeruşalim) yapıldığı günden beri kan ve şiddet yine sokakları ele geçirdi. istanbul Konstantinopolis iken çokseslilik ve çokrenklilik yoktu.
Saraybosna'yı savunmak istanbul'u, İstanbul'u savunmak Türkiye'yi savunmaktır.
Türkiye'nin bahtsızlığı Türkiye'de insanların haritasız oluşlarıdır: Türkiye'nin seçkinleri Türkiye'yi batıda sanıyor, Türkiye'nin dünyanın merkezi ve bir "Ortadoğu" ülkesi olduğunu kabullenemiyorlar.
Laik olan devlettir, Türkiye değil. Laiklik iddia edildiği gibi bir yaşam tarzı olsaydı, bu "laik tarz"in eserlerini yaşamın her alanında görmemiz gerekirdi. Başta gül ve bülbül sembolleriyle her daim Son Peygamber'i anan, sürekli "aman" (Ebced hesabıyla Allah) diyerek Allah'a yakaran Türk Müziği; Safranbolu ve Ohri'deki dünyaca meşhur "Türk evleri"nde çok net görülebileceği üzere, haremlik-selamlık üstüne kurulu olan, teknik imkanlarına sahip olmasına rağmen camiden yüksek binaya müsaade etmeyen Türk mimarisi: İslam'ın hukukla eş anlamlı olduğu, hukuk dışı her şeye, bu yüzden, gayri meşru diyen Türkçe; İslam'ın "hilâl", O'nun peygamberinin "yıldız" olduğu Türk bayrağı; merkeze camiyi ve mezarlığı koyan, bütün yolları camiye çıkartan, her meydana çeşme yerleştiren Türk şehirciliği; harama yer vermeyen Türk mutfaği ve benzerleri müslümanlığin ve müslümanların eseridirler.
"Dar-ul islam" olan bu topraklar İslam toprağı olmaya devam etsin diye savaşıldı.
Türkiye'de kültür felsefileşmiş kültürdür ve bu felsefileşmiş kültürün hamuru İslam'dır. Dünyada halk müziği ve edebiyatının örneklerine bakıldığında; konuların ve kullanılan dilin genelde basit olduğu, argonun epey yer tuttuğu görülür. Bira içerken geleneksel Alman sarkıları söyleyen Almanların ağzından Kant, Goethe veya Rilke kokan hikmetli, şiirsel cümleler duyamayız. Amerikalı kovboyların ağzından derin ve hikmetli sözler çıkabileceğini düşünecek kadar hayal gücü geniş olan var mı? Dünyada çok az milletin kültürü, felsefileşmiş kültür basamağına çıkmıştır. Bugün türküleri dinlerken bile "çok derin sözler" duymamızın nedeni tekkeler vasıtasıyla halka irfan taşınmış olmasından başka bir şey değildir. Mahallelerde bir nevi konservatuar işlevi de gören tekkeler, musiki eğitimi verilen, seslerin de terbiye edildiği yerlerdi.
Ay-yıldızlı bayrak asırlardır müslüman toplumların bayrağıdır; Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ortaya çıkmamıştır. İslam'ın sembollerine, değerlerine, işaretlerine ve kavramlarına yabancılaşmak, sizi "bu topraklarda yabancı" yapar. O zaman da Anadolu'yu size çok görürler. Onlarca yıldır size nereden (Orta Asya) geldiğinizi niçin hatırlatıyorlar sanıyorsunuz?
"Süleymaniye'nin çevresindeki evlerin pencereleri Süleymaniye'yi daha büyük göstermek için şehrin vasatî pencere ölçeğinden daha küçük olarak imal edilmişti. Üsküdar Mihrimah Sultan Camii'nin arkasındaki sadrazam konaklarında pencere ölçüleri 90 cm yerine 75 cm olarak imal edilmişti, camii daha büyük göstermek gayesiyle. Edirne Selimiye Camii'nin çevresindeki evlerin tavan yükseklikleri -ki bir grup ev Sinan tarafindan inşa edilmişti, Edirne'nin Selimiye ile değişen siluetini tamamlamak için- 2.22-2.30 metre olarak inşa edilerek Selimiye'nin yüceltilmesi amaçlanıyordu."
Irkı bahane ederek araya sınır koymaya çalışmak, israil işgalinin de dayanağıydı.
O söylemeden önce de bu topraklarda in- sanlar, yürümenin bir "mucize" olduğunu biliyorlardı. Çocukları, tek başlarına ilk adımlarını attıklarında mucize görmüş gibi seviniyorlardı. Geç kaldıkları iftara talebesiyle koşar adım yetişmeye çalışırken, keramet göstermesini, uçurtarak yolculuk yaptırmasını bekleyen talebesine "Yürüyoruz ya!" diyen bir şeyhten başkası değildi.
Bazen doğruluğun kendisi bir bela mıknatısı olur. Selçuklu-Osmanlı çizgisine ve onun cisimleşmiş hali demek olan İstanbul'un temsil ettiği birikime uzak olanların, Bağdat'ı "Irak" sanmasının nedeni de bu değil mi? İstanbul için Bağdat "Irak" değildi, zaten İs- tanbullular için Bağdat hiçbir zaman "Irak" olmamıştı.
Bütün dünta, CNN'den, hem de hiç ceset görmeden, sadece, geceleri gökyüzünü aydınlatan bombaları, havai fişek gibi seyretti bir kez daha...
İngiltere dünyanın öteki ucundaki Falkland Adaları'nda bile hak iddia etme cesareti bulurken, asırlarca yönettiğiniz, kız alıp kız verdiğiniz, beraber şarkı söylediğiniz, aynı sudan içtiğiniz, aynı yöne döndüğünüz insanların yaşadığı Bağdat'ta hak/söz sahibi olduğunuzu söylemekten sizi alıkoyan nedir?
Kâbe'nin etrafına saçmanın taş kesilmiş hali demek olan o büyük otelleri diken Arap modernleşmesinin bir değeri mi var? İslam mimarisinin en önemli eserlerinden biri olan Kâbe, hacıların içinde kaldığı o büyük saçmalıkların değersizliğini bizatihi varlığıyla gösteriyor, mimariden nasibi olanlara. Kendilerini İstanbul'un değil de Endülüs'ün devamı olarak görenler, Endülüs'ün devamı olamadılar. Endülüs'ü taklit etmekten bile aciz olduklarını, Kâbe'nin temsil ettiği medeniyet perspektifine sahip olamadıklarını görmek ve söylemek için, başka hangi felaketlerin olması gerekiyor?
Hz. Adem (a.s) bile hiçbir şeye sıfırdan başlamamıştı.
Washington'un, Londra'nın, Paris'in, Berlin'in, Moskova'nın ve Pekin'in: hepsinin ve her birinin İstanbul'un yerini dolduramadığının en son şahidi değildir Saraybosna. Bağdat, Kerkük ve Musul yeni şahitler olarak sıradaki yerlerini almışlardır...