Spoiler içeriyor
"Yani demek istiyorum ki bizim ülkede her şey pamuk ipliğine bağlı. Belki de nice Mustafa İnan’lar damdan düştükten sonra bir daha kendilerine gelememişlerdir; belki de daha önceleri, doğum sırasında filan ölmüşlerdir.” Genç adama hafif alayla bakarak gülümsedi: “Belki nice Mustafa…devamı"Yani demek istiyorum ki bizim ülkede her şey pamuk ipliğine bağlı. Belki de nice Mustafa İnan’lar damdan düştükten sonra bir daha kendilerine gelememişlerdir; belki de daha önceleri, doğum sırasında filan ölmüşlerdir.” Genç adama hafif alayla bakarak gülümsedi: “Belki nice Mustafa İnan’lar da bütün görünmez ve görünür kazaları atlattıkları halde, ne yapacaklarını bilemedikleri için damdan düşmekten beter olmuşlardır. Ne dersin?”
"Biz ziyan olmuş bir nesle mensubuz."
Düşün, sorgula, biraz olsun, "Neden?" sorusuyla bir başbaşa kal.
Birçok bilim insanı ve bilim meraklısı gence ilham olan bu kitapta her insan kendiyle ilgili yol gösterecek, umut verecek veya kendini bulacak yolu bulabilir.
Oğuz Atay, hocası olan Mustafa İnan'ın hayatını biyografik roman türünde okuyucuya en güzel şekilde aktarmış. Atay'ın üslubu o kadar sadece ve içten ki, romanda profesör ile sohbet eden kendimmiş gibi hissettim.
Kitabı okurken umutlanmadan edemiyor insan. Mustafa İnan'a hayranlık duymamak elde değil. Atay'ın aktarmasıyla İnan'ın kişiliği; sakin, nazik, düşünceli, samimi. En çokta samimi.
Sürekli öğretmek ve üretmek için çabalayan İnan, sadece öğrencileri ve çevresi için değil vatanı için sürekli çalışan bir kişilikti. Birçok alana merak salıp, sürekli çabalayan İnan, sadece bilim'e daha çok değer verilip, üstüne düşülmesini istedi. Yaşamı boyunca ülkesine birçok şey katan İnan'ın erken ölümü, Türkiye'nin büyük kayıplarından biridir. Romanda İnan'ın hayatı ve iç dünyası dışında birçok alanda toplumu eleştirirken Atay, bilim'in önüne geçen ve bilimden daha değer gören dallara "Neden" sorusunu çokça sordurtuyor.
Oğuz Atay'ın bu romanını okuduktan sonra insan düşünmeden edemiyor;
İki Savaş gören bir halk çocuğu ve çok imkanı olmayan İnan, zamanında sıfırdan yükseldiyse, neden şimdiki gençlerden Mustafa İnan'lar çıkmıyor?
Sorunun cevabı yazının başındaki alıntıdadır.
Nice Mustafa İnan'lar heba ediliyor bu bir türlü ilerleyemediğimiz sistemin arasında. Öğremen artık o ilmini paylaşmaya hevesli öğreten değil, öğrenci artık öğrenmeye hevesli, heyecan dolu "genç" değil. Tarihte bu kadar çok ilerleyebilen bir ülkeyken şimdi sadece yerimizde saymamız içler acısı.
Her okulda okutulması gerektiğini düşünüyorum. Gençlerin biraz olsun umut görmeye ve sorgulamaya ihtiyacı var. Bilgiyi ezberlemekten çık dikkatini çektirip sevdirmek her zaman işe yarayan bir yöntemdir.
Son olarak şu alıntıyı bırakıyorum.
"Kış aylarında birden hastalandı Mustafa Hoca. Karlı bir günde, karısının ısrarlarına rağmen derse gitmiş ve vasıta bulamadığı için okula kadar yürümek zorunda kalmıştı. Onu yollamak istemeyen Jale Hanım'a, "Bu iş şakaya gelmez, demişti, "Bir mühendisi iyi yetiştirmezsek, sonra felâketlerle karşılaşırız; yapılar çöker, şakası yok bunun. Sonra hemen yatağa düştü. Önce, üşütmüşsün dedi doktorlar. Fakat ateş bir türlü düşmüyordu. Mustafa İnan, ben kalıbımın adamı değilim, bünyem de ne kadar zayıf diye üzülüyordu. Ben çocukluğumdan beri bir türlü düzelmedim doktor. Damdan düştükten sonra bir daha, dört yaşımdan beri tam olarak kendime gelemedim. Bugüne kadar bütün hayatım boyunca geçim sıkıntısı çektim sayılır. Borçtan çok korktuğum halde gün geldi asistanlarımdan bile borç aldım, bugün de borçluyum. İki kere dünya savaşı yaşadım, kara vagonlar içinde düşmandan kaçtım. Vagonun içinde serilen halıya oturup bacaklarımı vagonun kapısından sarkıtarak bütün Anadolu'yu böyle gezdim gardaş. Sık sık hastalandım, leylî mekteplerin soğuk yatakhanelerinde gençliğimi yaşadım. Bu çocuk adam olmaz sözleriyle büyüdüm, gene de adam olayım diye en çok şekeri benim çayıma koydular, tebdil hava için İstanbullara gönderdiler beni. Umumiyetle kara ekmek devirlerini yaşadım, kaloriferli evi kırk yaşımdan sonra gördüm. Oysa bazı bitkiler için başka toprak gerekir. Ben de zannederim böyle bir toprakta yetişseydim kuyumcu çıraklığı, eczacı çıraklığı yapmazdım, soba kurumları arasında ilk evlilik yıllarımı geçirmezdim, üniversiteye yıllarca aynı palto ve elbiseyle gidip gelmezdim, her gün yemeğimi evden getirip gaz ocağında ısıtmak zorunda kalmazdım, yurt dışına yaptığım ilk yolculuklarda karımla birlikte güverte yolcusu gibi seyahat etmezdim. Ben gene kendimi kurtardım doktor; binlerce Mustafa İnan damdan düştükten sonra öldü, binlerce Mustafa İnan hâlâ kuyumcu yanında, eczacı yanında çalışıyor, birçok Mustafa İnan da soğuk evlerde, sefertasıyla ısıtılan yemeklerde istediği tadı bulamadığı için bilimden ayrıldı. Bir profesör arkadaşımız, treni ilk defa ortaokul leylî meccanî imtihanına giderken görmüş. Böyle bir imtihanın olduğunu duymasaymış babası gibi kundura tamircisi olacakmış. Yukarıdakilere kaç defa yazdım: asistan olmuyorlar, doçentlerim kaçıyor, şu geçim zorluğunu kaldırın dedim. Her yerde herkese söyledim: Düşünmek çok enerji isteyen bir iştir. Düşünmek çok zor bir spordur. Futbolcuların 'kondisyonu için bu kadar para harcanırken, bizleri neden kötü kondisyona mahkûm ediyorsunuz? Bizim de kulüpler kurup başımızın çaresine bakmamız mı gerekiyor? Evet bu kadar amatör çalışmamız yeter; biz de artık profesyonelliğimizi ilân etmeliyiz, biz de orta yerde boy göstermeliyiz. Ben aylardır hastayım, üniversitedekilerin bile vaziyetimden haberi yok. Oysa bir futbolcunun bileği incinse gazetelere kocaman başlık oluyor bu haber. Anlaşılan, bizim ‘fizik kondisyona ihtiyacımız yok. Bizler bir çöl ya da kutup bitkisi gibi en zor şartlar altında bile yetişebiliyoruz anlaşılan. Her yerde boy verip yükseliyoruz. Oysa bizim de yalnız 'fizik kondisyona değil, daha nelere ihtiyacımız var: Bizim de sahaya, antrenöre, yabancı temasa ihtiyacımız var. Belki gazetelerde bize de tam bir sayfa ayrılmalı, bizim için de durmadan neşriyat yapılmalı; beynelmilel temaslardaki başarısızlığımızın sebepleri araştırılmalı. Ayrıca belki bizler, yani sizlerin tanımadığı bilim takımı, arada bir Macarları 3-1, Rusları 2-0 yeniyoruz da kimsenin haberi bile olmuyordur. Taçtan gelen topun ofsayt olmadığını bilen kalabalıklar biraz böyle şeyleri de öğrenmeli. Türk güreşi durmadan gerilerken, Türk bilimi durmadan ilerliyor, bunu duyurmalıyız herkese; yabancı sahalarda aldığımız göğüs kabartıcı sonuçları herkese iftiharla ilân etmeliyiz. Yabancı takımlarda oynayan bilim adamlarımızın dış ülkelerde yüzümüzü güldürdüğünü, benim öğrencilerimin en birinci üniversitelerde birinci takımlarda oynadığını insanlarımız artık duymalıdır. Benim gibi mahalli ligde oynayanların da belli etmeden ülkenin görünüşünü müsbet istikamette değiştirdiğinden de haberdar olmalı halkımız. Belli olmaz, bu reklâmlar sayesinde biz de halktan bilime esaslı transferler yapabiliriz. Şimdilik takımımız amatör olduğu için astronomik transfer ücretleri ödememiz mümkün değildir tabiî. Bizim takımda şimdilik yalnız renk aşkıyla oynayanlar tatmin olabilir. Ama hiç belli olmaz; ilerde bu sahaya da ilgi artabilir, belki bizim oyuncuların resimleri de yüz binlerce satan dergilerin orta sayfalarına dört renkli olarak basılabilir. Önce yabancı takımların resmi çıkar tabii: Mizah dergilerinde Gauss'un Newton'un fıkraları yayımlanır. Sonra da bize sıra gelmiş bakarsınız: Mustafa İnan'ın Maceraları tefrika ediliyor. Hiç belli olmaz."