Spoiler içeriyor
Fransız Yeni Dalgası'nın öncülerinden François Truffaut'un ilk uzun metrajlı filmi olan 400 Darbe (Fransızca'da haylazlık yapmak anlamına gelen bir deyim), yönetmenin kendi hayatından esinlenerek oluşturduğu Antoine Doinel karakterinin çocukluğunu konu alan 1958 yapımı yarı-otobiyografik bir eser. Eleştirileri yüzünden 1958 yılında…devamıFransız Yeni Dalgası'nın öncülerinden François Truffaut'un ilk uzun metrajlı filmi olan 400 Darbe (Fransızca'da haylazlık yapmak anlamına gelen bir deyim), yönetmenin kendi hayatından esinlenerek oluşturduğu Antoine Doinel karakterinin çocukluğunu konu alan 1958 yapımı yarı-otobiyografik bir eser. Eleştirileri yüzünden 1958 yılında Cannes'dan kovulan Truffaut'un 1959 yılında en iyi yönetmen ödülünü kazanmasını sağlayacak kadar büyük bir etki yaratan 400 Darbe, aynı zamanda sinema tarihini yeniden şekillendirecek olan Fransız Yeni Dalgası'nın ilk eserlerinden birisi olarak tüm zamanların en iyi filmleri arasında gösteriliyor. Bu eserin ve temsil ettiği auter teorisinin, daha sonraları Scorsese, Coppola, Spielberg, Kubrick gibi isimleri etkileyerek bugün hala konuşuyor olduğumuz pek çok önemli eserin oluşmasına vesile olması bakımından, sadece tek başına bir film veya akım olarak değil, sinema tarihinin tümü açısından oldukça önemli olan bir gelişme olarak değerlendirilmesi daha mantıklı gibi görünüyor. Ancak incelemenin kapsamını genişletmemek ve haddimden fazlasıyla uğraşmamak için filmi daha çok kendi içinde incelemeye ve düşüncelerimi yazmaya karar verdim.
400 Darbe'nin kendine has, özel bir deneyimi var. İzlerken sadece izliyormuş gibi değil, tanıklık ediyormuş gibi hissettiren, hayatın oldukça içinden bir film. Bir giriş, gelişme veya sonuç yok. Karakterleri tanıtmak, filmi daha basit veya kompleks yapmak, hikaye anlatmak veya bir mesaj aktarmak için herhangi bir telaş da yok. Sadece bir Paris sabahında, ortaokul sırasındaki kadın broşürünü karalayan Antoine'in hayatını izlemeye başlıyoruz. Antoine biraz haylaz bir çocuk, ancak kimseye bir zararı yok. Çöpleri döken, sofrayı toplayan, ailesinin sözüne uyan veya en azından uymaya çalışan ortalama bir çocuk. Annesi biraz soğuk bir kadın, babasıyla araları iyi. İkisi de çalışıyor ve eve geç geliyorlar, birlikte yaptıkları tek aktivite akşam yemeği yemek. İlk bakıldığında Antoine'nin bazı haylazlıkları dışında bir sorun yok gibi görünüyor.
Sonrasında tanıklık ettiğimiz hayatın detaylarını öğrenmeye, öğrendikçe Antoine'in dünyasını onun gözünden görmeye ve karanlığını paylaşmaya başlıyoruz. Ailesinin tatillerde onu yalnız bırakması, annesinin babasını aldatması, babasının üvey babası olması, annesinin onu eski yaşamının bir parçası olarak görmesi, babasının onun için olan tahammülünün günden güne azalması gibi pek çok detay filmin doğal akışı boyunca bizlere aktarılıyor. Bu diğer pek çok filmdeki gibi dramatize edilerek, duygu yoğunluklu sahnelerle vs. değil, sanki önemsiz detaylarmış gibi diyalog aralarında yapılıyor. Filmin kontrastının bozulmamasını sağlayan, yani onu yaşayan bir film yapan ana etmenlerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Bir çocuğun acısını onun gözünden, yarattığı yıkımı anlayamadan, nedenini bile anlamlandıramadan hissedebilmek ve buna tanık olabilmek sanırım ancak bu şekilde sağlanabilirdi.
Nedenlerini zamanla anlayabildiğimiz Antoine'nin çarpık kişiliği, maalesef sadece izleyici olan bizler tarafından anlamlandırılabiliyor, çevresinde kendisine yol gösterecek bir otorite yok. Bu durum hayatının giderek daha karanlık olmasına vesile oluyor, tabi bir çocuk ne kadar karanlık olabilirse o kadar. Nihayetinde bir gün Antoine'in haylazlıklarından birinde, arkadaşıyla beraber üvey babasının daktilosunu çalması, hem ailesi hem de devlet için onu toplumun dışına itmeye yeterli bir neden olarak görülüyor ve onun ıslahevine kapatılmasına karar veriliyor. Halbuki kendisinin isteği, hep sığıntı ve bir fazlaymış gibi hissettiği bu çevreden kurtulmak, bunun için para bulup kendi işini kurmak ve kendisinin deyişiyle gerçek bir erkek olmak. Ancak çevresinde bunu fark edebilecek bir otorite yok. Savaştan yeni çıkmış bir ülke, başkasının çocuğunu büyüten bir üvey baba, kendi hayatının acısıyla gittikçe soğuk ve sert bir kişiliğe bürünmüş bir anne Antoine'e sadece bir fazlalık olarak bakabiliyor. Onun çocukluğuna yer verilmiyor, bir çocuktan çocuk olmaması bekleniyor. Bu yüzden Antoine'in hep yaşından büyük davrandığını, okul okumak istemediğini, para kazanıp kendi hayatını kurmak istediğini görüyoruz. Antoine çevresindeki kimseye sinirlenmiyor bile, sorun olarak kendini görüyor ve aslında yaptığı tüm haylazlıklar bu soruna çözüm bulma mücadelesinden ibaret. Bu yüzden Antoine pek duygusal, kendisine acıyan, üzüntüsünü gösteren, dertlerini başkalarına anlatan birisi değil; sorunun kaynağını kendisi olarak görüyor, çünkü ona hep bu şekilde anlatılmış. Ancak bu bir sahnede kırılıyor. Antoine'in arabanın arkasında ıslahevine götürülmesi esnasında, anılarının geçtiği Paris sokaklarını izlerken ağladığını görüyoruz. Hayatın rastgele rüzgarları arasında öylece savrulan Antoine'in ilk defa kendi acısının farkında olması, içindeki hüznün birkaç damla yaş ile gözlerinden süzülmesi ve asla bir parçası olamadığı hayata son bir kez özlemle bakması kalp kırıcı olduğu kadar güzeldi. Bu sahne belki de tüm sinema tarihinin en üzücü sahnelerinden birisi.
Filmin son kısımlarının geçtiği ıslahevinde ise pek bir değişiklik olmuyor, ne ıslahevi çalışanları ne de psikologlar Antoine için ailesinde bile hissedemediği o yuva hissini sağlayamıyor. Antoine oraya da sığamıyor, aklı hep dışarıda bir yerlerde hayal ettiği o idealde, sigarası eşliğinde düşlediği uzak şehirlerde. Ailesinin ve psikologların onu ıslahevinden çıkmaya uygun görmemesi sonucunda tamamen tek başına kalan Antoine, filmin sonunda ıslahevinden kaçmaya karar veriyor ve futbol oynadıkları bir esnada tellerin altından geçerek koşmaya başlıyor. Sonraki dakikalarda, sadece Antoine'in koşuşunu izliyoruz, nereye gittiğini bilmeden, muhtemelen kendisinin de bilmediğini düşünerek. Hiç durmaksızın koşuyor, engellerin altından geçiyor, sanki bir hedefi varmış gibi ısrarla ilerliyor. Nihayet bir tepenin başına geliyor ve bir süre manzaraya bakıyor, sonrasında koşmaya devam ediyor. Bir sahil boyunca ilerlemeye başlıyor, ancak hala nereye gittiğini göremiyoruz. Sonra kamera açısı değişiyor, nihayet onu arkasından görüyoruz, nereye gittiğini, yönünün ne olduğunu anlıyoruz. Israrla ilerlediği yer hep görmek istediği ancak göremediği, çocukluk düşlerini süsleyen deniz. Kamera denizi gösterdiği an ne hissettiğimi açıklayamam, tüm o kaosun içinde, tüm dertlerinin arasında denizin özlemi peşinde olması, bunu düşlemesindeki çocukluk masumiyeti, suya ilk değdiğindeki merakı sadece güzeldi, göz yaşartacak kadar güzeldi; daha fazlasını söylemek aşırı olur. Onun için denizin ne anlama geldiğini açıklamak, metaforları yorumlamaya çalışmak, filmin sonu için anlamlı bir kılıf bulmak bu noktada anlamsız diye düşünüyorum. Evet belki deniz onun için hiç hissedemediği anne sevgisi olabilir ki anne ile deniz kelimelerinin okunuşu Fransızca'da aynı, belki onun için kurtuluşu temsil ediyordu ve asıl özlem duyduğu çocukluğun özgürlüğüydü, belki deniz onun için ait olmak anlamına geliyordu, belki sadece denizi seviyordu kim bilir, nihayetinde bir çocuktan bahsediyoruz. Ancak bunların bir anlamı yok, çünkü filmin bu tür bir anlam aktarma telaşı yok, sadece tanık olmamızı istiyor. Bu anlamsızlığı ve kaybolmuşluğu, son sahnede karakterin kameraya baktığındaki yüz ifadesinde de görebiliyoruz. Bu ifade bizlere bir kavuşmayı ve sonu değil, sonu gelmeyen bir arayışı, ait olamamayı, bozuk bir gerçekliği ve her şeye rağmen en çok çocukluk masumiyetini gösteriyor; bizi çocukluğumuzun kaybolmuş anılarına götürüyor ve bizler için bir ayna oluyor. 400 Darbe filminin ve Antoine'in bu kadar sevilmesinin nedeni de bu zaten, bizlere kendimizi hatırlatıyor ve birden çocukluğumuzun buğulu sabahlarına geri götürüyor, tam anlamıyla bir şaheser.
Antoine Doinel'in hikayesi bu filmle sınırlı kalmıyor. Truffaut, Antoine karakterini kendi hayatını perdeye aktarmak için işlemeye devam ediyor. 400 Darbe'den sonra yirmi sene içerisinde Antoine ile alakalı dört film daha çekiyor. Kronolojik olarak her bir filmde hayatının farklı bir dönemini ele alıyor. Bu filmler sırasıyla Antoine ve Colette, Çalınan Buseler, Ev Hali ve Kaçak Aşk. 400 Darbe'den sonraki filmlerde Antoine'in aşk hayatı üzerinden anlatım yapılıyor, bu bakımdan 400 Darbe'ye göre biraz daha farklı filmler. Ancak 400 Darbe'de izlediğimiz çocuğun yavaş yavaş büyümesi, ilk aşkını yaşaması, ne kadar büyürse büyüsün hep o savruk ve bağımsız çocuk olması, hiç ailesi olmamasından ötürü özellikle iyi ailelere sahip kızlara aşık olması, sevdiği kadınlarda sadece bir partner değil bir anne, abla, kız kardeş, yani bir yuva araması vs. bu filmleri birer aşk hikayesinden ziyade aşkla yaşamak durumunda olan Antoine'in gelişimini ifade eden filmler olarak görmek için yeterli diye düşünüyorum. Sadece, Truffaut kafayı biraz aşkla bozmuş bir adam, filmleri çoğunlukla aşk üzerine, hepsi bu. Bu bakımdan Antoine Doinel karakteri için 400 Darbe sonrasında yukarıdaki dört film de izlenebilir, izlemeye değer.
Tabi Antoine Doinel ve François Truffaut deyince Jean-Pierre Léaud'dan bahsetmezsek olmaz. 400 Darbe'nin ve sonrasındaki dört filmin ana karakteri olan Antoine'yi canlandıran oyuncu Jean-Pierre Léaud övülmeyi sonuna kadar hak eden usta bir oyuncu. Zamanında 400 Darbe için Truffaut'a başvuru mektubu gönderen binlerce çocuktan biri olan Léaud, isyankar tavırlarıyla, zorluk yaşadığı hayatıyla ve özellikle kamera karşısındaki rahat tavırlarıyla beraber (videosu Youtube'de var) Truffaut'u oldukça etkilemiş, bunun sonucunda başrol için seçilmiş. Seçmelerde 12, film çekiminde sadece 14 yaşında olan Léaud o kadar güzel bir performans sergilemiş ki Truffaut sonraki yirmi sene boyunca pek çok filminde ona başrol rolü vermiş ve Antoine Doinel karakterini yaşatmaya devam etmiş. Sinema tarihinde hem aynı karakter hem de aynı oyuncuyla, çocukluktan erişkinliğe bu denli uzun ve kaliteli bir yönetmen-oyuncu birlikteliğinin bir benzeri daha yok. Bu birliktelik sayesinde yaratılan tüm eserleri başta Truffaut'a, sonrasında Léaud'a borçluyuz.