Peyami Safa'nın ilk basımı 1930 yılında yapılan, en çok okunan ve en çok sevilen otobiyografik romanı. Cumhuriyet döneminde yazılmış olan eserde dönemin aydın kesiminin Fransızcayı benimsemesinin etkileri kısmen de olsa görülmektedir. Kitabı otobiyografik yapan erken yaşta babasını kaybeden Peyami Safa’nın…devamıPeyami Safa'nın ilk basımı 1930 yılında yapılan, en çok okunan ve en çok sevilen otobiyografik romanı. Cumhuriyet döneminde yazılmış olan eserde dönemin aydın kesiminin Fransızcayı benimsemesinin etkileri kısmen de olsa görülmektedir.
Kitabı otobiyografik yapan erken yaşta babasını kaybeden Peyami Safa’nın sağ kolunda kemik veremi olması ve bir çocuk gözü ile hastalıkla mücadelesidir.
Kitap, 15 yaşındaki hasta bir çocuğun 1915 yılında hastalığı ile mücadelesini, umutsuz aşkını ve hastanede yaşananları anlattığı bir hatıra defteri olarak özetlenebilir.
Yetişkin birinin bile kabullenmekte zorlanacağı hastalığı, bir çocuğun kabullenişi, kendi içinde duyguları ile verdiği savaşı, metanetli olma çabasını cümle cümle hissedebiliyorsunuz. Bunu en çok hissettiğim cümle;
“Büyük bir uzvun boşluğunu hissetmeye nasıl dayanacağımı anlamıyorum, bir diş çektirdikten sonra bile yerinde ağızdan daha büyük bir boşluk kaldığı zannedildiği halde, ayrılan bir bacağın yerinde kalan uçurumun baş dönmesine nasıl alışılır?” sorusunu sorduğu cümle oldu.
Ben dili ile sade bir anlatıma sahip olan kitapta tıbbi terimler ve Osmanlıca bazı kelimeler bulunmaktadır. Okuduğum Ötüken yayınlarının sonunda bu kelimeler için bir sözlük bulunmaktaydı. Yoğun betimlemeler yoktu. Düz bir zaman çizgisi vardı. Kitabın en güçlü yönü; hastalığın getirdiği fiziksel ve psikolojik gerilimi hastanın kendisi ve onun gibi hasta olanların anlayabiliyor olmasını içten bir şekilde yansıtmış olmasıydı. Zayıf yönü ise kitaba bir aşk hikayesi de ilave edilmek istenmiş ama yarım bırakılmış hissi vermesiydi bana göre. Olayların arasına aşkı karıştırmak çok da gerekli değilmiş gibi düşündüm .
Nazım Hikmet bu kitapla ilgili şöyle talihsiz bir açıklama yapmıştır
“Ben, Peyami'nin bu son romanını üç defa okudum. Otuz defa daha okuyabilirim ve okuyacağım... Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu, Çalıkuşu'na ağlayanların anlaması kabil değildir. “
Maalesef duygusal kişiliğim sebebi ile Nazım Hikmet'in sözlerini ciddiye alamıyorum. Kendisi hapishanedeyken şiirlerini karısı Piraye’ye yazdığını iddia etse de bir süre sonra kendisini hapishanede ziyarete gelen ve onun bu ziyaretlerinden heyecan duymaya başladığı kuzeni Münevver’e yazılmış olma ihtimalini göz ardı edemiyorum. Vera mevzusuna hiç girmiyorum zaten. Kaldı ki bu iki kitap kıyaslanabilecek pozisyonda değiller. Konular bambaşka, verdiği mesaj ve hisler bambaşka. Nazımla ilgili daha çok şey söylemek isterim ama yeri bu inceleme değil :) Çalıkuşu’na üzülen ben, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu‘nda da gayet insanı olarak üzüldüm ama üzüldüğüm konular birbirinden tamamen bağımsızdı.Her iki kitap da ayrı ayrı değerli eserler benim gözümde.