pessoanın hayata karşı çok ilginç ve bir o kadar da trajikomik bir duruşu var. safi yaşamın ağırlığına katlanamamanın bünyesinde bıraktığı dikkatsizlik; kendisinde eksik olanı anlamlandıramamış olmanın maskesi olan kırılgan egosu ve daimi bir paradoks hali. zaten kendisi de kitabını bir…devamıpessoanın hayata karşı çok ilginç ve bir o kadar da trajikomik bir duruşu var. safi yaşamın ağırlığına katlanamamanın bünyesinde bıraktığı dikkatsizlik; kendisinde eksik olanı anlamlandıramamış olmanın maskesi olan kırılgan egosu ve daimi bir paradoks hali. zaten kendisi de kitabını bir ruh hali tahlili diye tanımlıyor, bana kalırsa bu paradoksun ta kendisidir bahsettiği.
insan beyni boşluklardan ve hayatının orta yerinde duran cevapsız sorulardan hoşlanmaz asla ve o boşluk dolana kadar da üzerine düşünmeyi, o boşluğa uygun cevabı aramayı -gerekirse yaratmayı- sürdürür durur.
pessoanın paradoksu da yaşıyor olmasının kendisini ezmesini ve çevresindeki kimsede bu etkiyi oluşturmamış olmasını sorgulamasıyla başlıyor. hiçbir satırında açık açık "ben neden onlar gibi değilim" sorusunu sormamasına rağmen her cümlesinin aslında bu sorudan kaçmak için kurulduğunu görebiliyorsunuz. zaman geçtikçe ve pessoa bu soruyu düşündükçe o boşluk daha da büyüyor ve zamanla rahat ve özgür hissettiği tek yere dönüşüyor, her ne kadar mutsuz ve yalnız olsa da bu boşluk dışında bir şey bilmez oluyor.
aynı zamanda inanılmaz bir gözlemci olan pessoa hep dışarıya bakıyor; deneyimlemek istediği her şeyi yapmak yerine kendi boşluğunda hayaliyle simüle ediyor onu, sadece kendisi değil kendi yarattığı personalarla farklı farklı deneyimliyor her şeyi ve bunu özümsüyor. bağ kurma ihtiyacını bile kafasındakilerle gidermeye çalışıyor, öyle ki hayalcilik alanında uzman olduğunu ve akıllı olanın da kendisi gibi olması gerektiğini savunuyor.
bunca şeye rağmen kendi kurduğu camdan kafesinin arkasındaki dünyaya özlemle bakmaya devam ediyor, kendisi ne kadar uyumsuzluğunu zekasıyla tolere etse de her şeyin farkında ve en çok bu farkındalık öldürüyor onu. sürekli her şeye, kendisine dahil uzaktan bakmanın mahvettiği; başka insanlarlayken bile kendini onların gözüyle bakan ve asla bir şeyin içinde olamayan bir adama dönüşüyor.
(bu adamlık konusunda kafamı karıştıran birtakım ifadeleri var, kadınlık ve kadın konusunda inanılmaz korkak; bir yandan da "kendimi gerçekten anlayabildiğimde içimdeki kadını görüyorum." gibi cümleleri var. belki de pessoa içindeki kadınlıkla yüzleşmemek için dikkatini bu derece dağıtmıştır diye düşünmeden edemiyor insan. belki trans kadın olsa daha mutlu olacaktır? ya da günümüz incellerinden bir farkı yoktur? kendisi nedir bilmiyorum ama inanılmaz biri olduğu kesin. bu konu üzerine düşünmeye devam edeceğim.)
kendisi içinde bu kadar vakit geçiren bir insanın, kendisi hakkında her şeyi bileceğini de dolayı olarak söyleyebiliriz ama insan kendisini bu kadar manipüle ederken kendisini tanıyabilir mi?
bu soruyla pessoa da cebelleşiyor, ve hatta kitabını "yaşadım yaşayalı kendimi anlatıyorum, kendimle olan sıkıntıların en küçüğü bile, üzerine biraz eğilecek olsam, bir büyünün etkisiyle serpilip ezgili uçurumlarda açan renkli çiçeklere dönüyor hemen" cümlesiyle bitiriyor.
sonuç olarak kendisi depresiflik denince akla gelen isimlerden olmasına rağmen içinde kendi absürtlüğünü de barındıran mükemmel biri. kendi hüznünün saçmalığının ve diğer her şeyin de farkında oluşu insanı boğmaktan ziyade eğlendiriyor. okurken bir kaç yerde cidden kahkaha attığımı söyleyebilirim, kitabın ciddi bir ciddiyetsizliği var ve bu da insana pessoa ile paralel bir iç dünya sorgulaması fırsatı tanıyor.
bu kadardı, teşekkürler.