Değer bilmemek, kıymet bilememek çağımızın en büyük sorunu belki de. Aslında tüm hüznümüzün bir türlü mutlu olamayışımızı söylememizin ısrarla, sebebi kıymet bilmemek. Hayatımın dönemlerine dönüp baktığımda sanırım en güzel yılım 2024’tü. Sebebinden bahsedeyim biraz. 2023’de deprem yaşadık, üniversite zamanlarım zaten…devamıDeğer bilmemek, kıymet bilememek çağımızın en büyük sorunu belki de. Aslında tüm hüznümüzün bir türlü mutlu olamayışımızı söylememizin ısrarla, sebebi kıymet bilmemek. Hayatımın dönemlerine dönüp baktığımda sanırım en güzel yılım 2024’tü. Sebebinden bahsedeyim biraz. 2023’de deprem yaşadık, üniversite zamanlarım zaten hayallerimin ötesindeydi. Deprem olduğunda her şeyi kaybettiğimi düşündüm. Yaşadıklarım o kadar güzeldi ki sanki hiç yaşamamıştım ve tüm şansımı kaybetmiştim bir daha dönemeyecektim.. Bu hissiyat tabi ki bende elhamdülillah eski zamanlarıma dönme fırsatını rabbim tekrar nasip ettiğinde müthiş bir şükretme isteği ortaya çıkardı. Hayat toz pembeydi. Her şey olabileceği en güzel şekildeydi. Her anıma sonsuz şükrediyordum hatta defalarca mutluluktan ağladım. 2025’te ise değişen bir şey yoktu aslında, aynı şeyleri aynı şekilde yaşamayı devam ediyordum. Rutin olarak yani. Sonra artık bu bana eskisi kadar lezzet vermemeye başladı. Çünkü insanoğlu bu kadar nankör. Hemen alışmıştım ve yine daha fazlasını istiyordum. Daha yaşadıklarımı bile hazmedemeden belki de ama sıkılmaya başlamıştım bile.
Bu sebeple çok çok üzülerek kendimi başroldeki Liz’e benzettim.
Hemen her şeyden sıkılmak. İçinde bulunduğumuz an en yüksek mutluluğu verdiğinde ortam değiştirmek istemek. Hep mutluluğu başka diyarlarda aramak. Anın kıymetini pekte fazla bilememek. Sürekli yeni şeyler denemek istemek eskilerden çabucak sıkılmak… Birinin kendisi hakkında her şeyi bildikten sonra hala seveceğinden emin olamamak mesela.. Anın heyecanına kapılmak. Sürüklenmek oradan oraya..
Bunu neden “üzülerek” söylediğimi de söyleyim. Kendimden çok sıkıldım. Özellikle bugünlerde. Her şeyi anlamlandırmaya çalışmaktan da herkesi bir kefeye koymaya çalışmaktan da dünyayı sevememekten de çok yoruldum. Kendinden kaçıp gidemiyor insan. Ah şu büyümek hastalığını bir türlü kapamadım! Şu kendini sevmezsen dünyayı sevemezsin zırvalığından da sıkıldım. Neyse ki buranın terapist koltuğu olmadığının farkındayım (neyse ki) Filmde böyle insanlara bir isim verildiğini öğrendim: antevasin hiçbir yere ait hissedememe durumu.. Niyeyse bunun bir tanımı yapılması beni hiç rahatlatmadı. Şımarık bir güruha dahilmişim gibi hissettim.
Her neyse biraz filmden bahsedeyim. Öncelikle baştaki arayış sahnesi çok yerindeydi. Oradan bir alıntı yapmak istiyorum. “Bu hayatın yaratılışının her dakikasına aktif olarak katılmıştım. Peki neden kendimi bunun içerisinde göremiyordum.” Ama genel olarak film gereksiz uzundu, mesela şu zorla evlendirilen hintli kızı neden izledik biz. Amerikalı olarak hintliyi ülkene kaçırmayacaksan yani. Kız mesela ona dua edeceğini öğrendiğinde neden bu kadar gözleri parladı. Ne saçma bi sahneydi ya. Film hakkında yorumlara baktığımda birisi boşanma propagandası yapılan bir film olduğundan bahsetti. Kesinlikle katılıyorum bu arada. Yani şayet filmde kadın üç adam değiştirmeseydi belki filmi daha çok sevebilirdim. ilk adamdan kendini evliliğin içinde hissedemediği için boşandı mesela birde güzellemek için adamı da kötü gösterdiniz eyvallah ama sanıyor musunuz ki sondaki adamla da mutlu olacak bu kadın, bence hayır. Eminim kocasıyla da ilk ayları böyledir. Yine şöyle bir tezatlık var ilk kocası diyor ki konuşalım sorunu çözelim kadın da diyor ki bazen konuşmak istemezsin cart curt sonraki sevgilisi sorunu konuşmak istemeyince bu sefer kendisi oturalım konuşalım sorunu çözelim diyor. Niye hep bunu ilişikiler üzerinden izledik ki kadın adam akıllı iyileşemedi bile. Mesela italyadaki sahnelere bayıldım. Çok güzeldi. Haneme bir kelime eklendi: Dolce far niente: Hiçbir şey yapmamanın tatlılığı. Ve şiddetli bir şekilde İtalya’ya gitmek istedim. Tabaklarca makarna yemek… ”Belki sen dünyasını arayan bir kadınsındır” Hindistandaki sahneleri x2 de izledim yine de o sahnelerden bi alıntı yapacağım: “Her gün kıyafetlerini seçtiğin gibi düşüncelerini de seçmeyi öğrenmen gerek. Bu senin geliştirebileceğin bir güç.”
Tabi şunu da öğrendim İtalya: Ye Hindistan:Dua et Bali:Sev demekmiş. Bali’deki Ketut gerçekten bence en çok şey katan insandı Liz’e ama şunu düşünmeden de edemedim. Bu Ketut böyle dediği için mi kocasından boşandı yoksa kocasından boşanacağı için mi Ketut bunu söyledi. Bilmiyorum..
“Olsun, kalbinin kırılması bir şeyleri denediğini gösterir.” “Bazen aşk için dengeyi kaybetmek dengeli hayatın bir parçasıdır.” tabi Felipe abimiz de güzel söyledi: “Denge, kimsenin seni senden daha az sevmesine izin vermemektir.” “Hayatının bütün güzel olasılıklarından kaçıyorsun.” İnşallah ben kaçmıyorumdur ya.
Yaşamayı hiçbir sebep olmasa bile sevmek ne büyük bir erdem. Çünkü bunu isteyen Allah. Bu dünyaya katacak bir şeylerimiz var demek ki buradayız. Evet sonsuza kadar değiliz ama sonsuzluğun anahtarı da burada. Allah’ın dediklerini yerine getirsek zaten dünya bu kadar çekilmez bir yer olmazdı. Mesela dün Miraç Kandiliydi. Hüzün yılından sonra efendimiz (as) Miraç’a yükseltiliyor onca, acıyı, elemi, kederi çektikten sonra cennete giriyor. Cenabı Allah’ı görüyor ve ümmeti için dünyaya geri dönüyor. Ne kadar tefekkür etsem de bunun büyüklüğünü kavrayamam zira ben umreye gittiğimde bile geri dönmek istememiştim…
Bi yerden başlamalı değişmek için ama nereden ah bir bulsam..